Ad

BİR TÜMEVARIM OLARAK KÜRATÖRLÜK

92675

Antik döneme kadar uzanan bu tanımın barındırdığı anlamlar, sanat kavramından çok daha öncelerine dayanıyor. Buradaki sanat kavramı söylemi, günümüz sanatından ayrılır. İlk kez Roma imparatorluğunda karşılaştığımız bu yönetimsel sürecin adımlarını, yasal sistemlerin, düzenlerin refakatçisi olarak adlandırabiliriz. Küratörler belirli bir rolü üstlenmiş kamu hizmetlileriydi. Kendi işlerinin idaresini sağlayamayan insanların yanlarına tayin edilirlerdi. Bunlara reşit olmayalar, akıl hastaları, bedensel engeli var olan kimseler, hatta para idaresini sağlayamayan ya da başka bir deyişle muhakemesini sağlayamayan kişiler de dâhil edilebilir.

Ortaçağ’a doğru gelindiğinde ise “Küratörlük” rolünün; olasılıkla kiliseye doğru kaydığı düşünülmektedir. Hristiyan Katolik Kilisesi’nin hiyerarşisinde curate “bir cemaatin başında bulunan, bir bölge papazına ya da bir mahalle papazına yardımcı olan” ya da “cemaattekilerin ruhlarının koruma yahut iyileştirme (cure/cura) sorumluluğunun verildiği din görevlisi” olarak tanımlanmıştı.

Sanatın Evrimsel süreci dâhilinde halihazırda gerçekleştirdiğimiz tarifler etrafında, bazı önemli şahsiyetlerin yaşamları sınırlarında da “Küratör” tarifine bizi yaklaştıran pek çok detayla karşılaşıyoruz.

Ludwig von Beethoven, 1770 yılında Köln civarındaki Bonn’da fakir bir evin sefil köşesinde dünyaya gelmişti. 11 yaşında Tiyatro Orkestrasına girmiş ve on üçünde org çalmaya başlamıştı. On yedi yaşında taparcasına sevdiği annesini kaybetti. Bonn’un “Breuningler” ailesi nezdinde ömrü boyunca şefkatli bir destek buldu. Yine, Wagner’in nefretle yâd ettiği uçarı ve monden ruhlu Viyana şehri Beethowen’e de bir müzik dehası olduğu yıllarda sempatik görünmemişti. 1808 yılında Westfalya Kralı Jerom Bonapart’ın Sarayına gelmek üzere, Avusturya’dan ayrılmayı ciddi olarak düşünmüştü. Romain Rolland’ın, 1944 tarihli kitabındaki ifadelerine göre; Viyana’da musikiye ait vasıtalar pek boldu ve şunun da hakkını teslim etmek gerekirdi ki, orada daima Beethowen’in büyüklüğünü duyup onu kaybetmek hicabından vatanlarını kurtaran çok asil ruhlu müzik heveslileri vardı. 1809 da Viyana’nın en zengin üç asilzadesi, Beethowen’in talebesi olan Arşidük Radolf, Prens Lobkovitz, Prens Kinsky, Avusturya’yı terk etmemesi şartiyle, ona her sene 4000 florenlik bir pansiyon ödemeyi taahhüt etmişlerdi. Buradan da görüldüğü üzere bir dehanın varlığını sürdürebilmesi ve gelişimi içerisindeki süreci sorunsuz aşabilmesi için sürecin tümünde küratöryel aldığı destek ve istemli istemsiz beraberlik dikkate değer farklar yaratmaktadır.

Yine bir başka deha “Van Gogh” (1853 – 1890), yaşamı öylesine kemiklerine kadar dürüst ve samimi şekilde yaşamaktaydı ki, sanatsal ve yaşamsal yolculuğunda ki bazı süreçler kendi iradesi ve benliğiyle ayakta kalmasına olanak sağlamıyordu. Yaşamı boyunca ona bir ağabey sıcaklığını esirgemeyen, her derdinde onun yanına koşan kardeşi Theo, aslında Van Gogh’un bir nevi gönüllü küratörüdür. Onu yaşamının belli kısmında evinde ağırlar. Resimlerini satmaya ve onu Paristeki resim piyasasına tanıtmaya gayret eder. Yaşamları boyunca paylaştıkları mektupları ile yakınında ve uzağında Van Gogh’un ruhunu ayakta tutmaktadır. En kritik anlarda Theo, kardeşinden maddi desteği de esirgememektedir. İlk resmini de Theo satmıştır. Resim camiasındaki çevresinde artık eleştiriler dahi almaya başlasa, Theo, Van Gogh’un yaşam içindeki dürüstlüğüne ve kendiyle mücadelesine inancıyla, bir kardeşin ötesinde ona madden ve manen sonsuz bir kredi açmış ve inancının hakikat payını da sanat tarihi herkese göstermiştir. Theo’nun Van Gogh’a verdiği küratöryel destek ve ağabey şefkati ve entelektüel bilinçli inancı, 15 Eylül 1956 yapım tarihli “Van Gogh: Yaşam Arzusu” isimli Hollywood yapımında Van Gogh’u canlandıran efsane aktör Kirk Douglas ve Theo’yu canlandıran James Donald arasında devleşen oyunculuklarla gözler önüne serilmektedir.

Aynı yaşam öyküsü dâhilinde yolları kesişen iki farklı üsluptaki ressamlar Van Gogh ve Paul Gauguin de, bir dönem iki ressamın birbirlerini besleyen küratöryel desteğine örnek teşkil etmektedir. Burada fakir ve yolsuz ressamların arasındaki harcı yine gizli kahraman “Theo” atmıştır. Fakat; bu ilişki sanatçılar arasındaki küratöryel desteğin pamuk ipliğine bağlı bir noktada cereyan ettiğini de gösteren bir örnek teşkil eder.

Benzer bir ilişki; taban tabana zıt kimliklere sahip ressamlar Modigliani (1884 – 1920) ve Picasso (1881 – 1973) arasında yaşanır. La Bateau –Lavoir Sanatsal Camiasındaki karşıt kimlikleri ile karşılaşmaları ve atışmaları, 1906 yılı dolaylarında Pariste iki sanatçının birbirini zıtlıklarla bu camia içinde tetiklemesi ile küratöryel kimliğine bürünür. Bu örnekte de, iki sanatçı – bir mekan bağlamında birbirlerine karşı gelişen tavırlarıyla, içlerinde bulunduğu camiada çekişme, ihtiras ve popülarite yaratır ve aslında bir neviyle zaten tartışılmaz sanatlarını daha da görünür kılar. Bu noktada, sanatçıların karşılıklı ilişkilerinin beslediği küratöryel ilişki ile mekanın küratöryel etkisi ve desteği ve sosyolojik cemiyet etkisi iç içe geçmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, çetrefilli, ama bir o kadar da ilgi çekici iletişim de, 2004 yapımı MickDavis yönetmenliğindeki, Andy Garcia’nın başarılı aktörlüğüyle gözler önüne serilmektedir.

Mekan’ın sanatçıya verdiği küratöryel desteğe bir diğer ilgi çekici örnek ise 1864 – 1901 yıllarında yaşamış olan ressam “ToulouseLautrec”’in yaşamının ayrıntılarında karşımıza çıkmaktadır. Zengin bir ailenin, kalıtsal hastalığa sahip bir oğlu olan Lautrec, sanatında fiziksel sorunlarının getirdiği dezavantajlar ile yüzleşmek, ya da zengin ailesinin maddi manevi desteğinden faydalanarak avantajlarından istifade etmenin ötesinde, sanatında başka fırsatları başarı öyküsüne çevirmeyi başarabilmiştir. Moulin Rouge kabaresi açıldığında, Toulouse Lautrec’ten bir dizi poster resmetmesi istenmiştir. Annesi’nin Paristen ayrılmasına ve ailesinden düzenli bir geliri olmasına karşın, resmettiği posterler sayesinde de yaşamını istediği şekilde yönlendirmiştir. Diğer sanatçılar onun sanatına yukarıdan baksalar da, o onları önemsememiştir. Kabare, onun için bir yer ayırmış ve resimlerini sergilemiştir. En bilinen işleri arasında, Moulin Rouge ve diğer Parizyen Gece Kulüpleri için ithaflı çalışmaları yer almaktadır. Bu noktada da, sanatçının fiziksel dezavantajları ve maddi avantajlarının ötesinde mekânın, ortamın sosyolojisinin ve ilgiye değerliğinin içinde harmanlanmış, sanatçının şahsi özgüveni ile desteklenmiş bir kürasyonun, nasıl bir başarı öyküsüne dönüşeceği, avantajların ötesinde imkânlar yaratacağı, hatta dezavantajları fırsata dönüştüreceğine dair bir örnek görülmektedir.

Bugüne dek evrilerek gelen bu alanın görev tanımı değişmeye devam etmiş, Vesna Madzoski “Küratörlük: Koruma ve Kapatmanın Diyalektiği” kitabında bu bağlamı şu sözleri ile açıklamıştır;

  1. Dünya Savaşı’ndan önce sergilerin organizasyonu, “Müze Küratörü” diye adlandırılan kişilerin göreviydi; bu ünvan, sağlam ve kalıcı bir kuruma bağlılığı ve kalıcı bir koleksiyonun inşasını ve korumasını ima ediyordu. Bu görev,“Curare” kelimesinin etimolojik kökenlerinin ve “korumanın ima ettiği gibi, esas olarak sanatın yorumlanması ve sanat eserlerinin korunmasıyla ilişkiliydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda bu tip “Müze Küratöründen”, “Zamanlı Sergi Yazarı”na (Müellifine) bir kayış gerçekleşti, yani bugün anladığımız şekliyle “Küratör”ün rolü tarif edilmeye başlandı.(…) Bir “Küratör”ün ne olduğu ve ne yaptığı ile ilgili bu kayma ve tartışma gerçek anlamda 1960’lı yıllarda başladı.(…) Zaman içinde, Küratörün işinin, sanatın korunması anlamında, bakımından sorumlu olmaktan ziyade, daha az tanınmış sanatçıların, akımların ve sahnelerin “keşfedilmesi”hakkında olduğu ortaya çıktı.

Gelişim sürecine baktığımızda, “Küratörlük” kavramıyla karşılaşmamızın, Türkiye’de Vasıf Kortun ile başlatıldığı ifade edilmektedir. Kortun; Robert Kolejindeki öğreniminden sonra Üniversitede “Sanat Tarihi” eğitimi almış, bu eğitiminin hemen sonrasında ise küratörlüğe başlamıştır. Neden bu yolu seçtiğini ‘Sanat tarihi eğitimi aldıktan sonra yazarak ve çizerek sanatı ifade etmek hoşuma gitmedi. O nedenle araştırma ve organizasyon işine yöneldim‘‘ ifadeleriyle açıklamaktadır. Sanat Tarihi eğitimi aldığı kente, New York’a döndüğünde ise, New York Resimler Müzesi’ni yönetmiş ve Müzenin “KüratörAraştırma Merkezi”’ni kurmuştur. Güncel sanatta birçok iyi sanatçı bulunduğunun altını çizerek,aslında yaptığının, bu potansiyeli ortaya çıkarmak olduğunu dile getirmektedir: Bu hususu ‘‘Benim yaptığım biraz ortalığı karıştırmaktı. Sanatçıları bir araya getirdim. Var olan sistemi düzene soktum. Birçok Türk sanatçıyı dünya platformuna taşıdım. Yurtdışında bulunan sanatçıları da Türkiye’yle tanıştırdım.‘‘ sözleriyle açıklığa kavuşturur.

1987 senesine gelindiğinde ise “Beral Madra” ismi karşımıza çıkmaktadır. Türk Sanat Eleştirmeni, Yazar ve Çağdaş Sanat Küratörü olan Madra; Alman Lisesi’nden mezun olmasının ardından İstanbul Üniversitesinde Arkeoloji eğitimi almıştır. “I. ve II. İstanbul Bienallerinin Koordinatörlüğünü üstlenmiş, 43., 45., 49., 50. ve 51. Venedik Bienali’nin Türkiye Sergilerinin Küratörlüğünü üstlenmiştir.

2003 yılında “Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği”nin (AICA -AssociationInternationaledesCritiquesd’Art) Türkiye Şubesini kurmuştur.

Türkiye’de, “Küratörlük” alanındaki bu referans isimlerin ardından, bir diğer Küratör “Çelenk Bafra” ile karşılaşıyor, onun sanat cümlelerinin içinde yoğruluyoruz.

Eğitimini Beyoğlu Anadolu Lisesi’nden sonra, Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde devam ettiren Bafra,UniversitéAixMarseille’de Sanatın Kültürel Ara buluculuğu ve Kültürel,Entelektüel Tarih alanında Lisansüstü öğrenimini görmüştür. Türkiye’nin yanı sıra Almanya, Birleşik Krallık, Hollanda ve Fransa’da ki Sanat Kurumlarında Sergi Küratörlüğü yapmış olan Bafra,İstanbul Modern’de Sergiler ve Programlar Direktörü ve Küratör olarak çalışmış,İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) bünyesinde İstanbul Bienali Direktörü, Fransa’da Türkiye Mevsimi Artistik Koordinatörü, Paris’teki “CitédesArts” Türkiye Atölyesi Kurucu Direktörü ve Venedik Bienali Türkiye Pavyonu Danışmanı gibi muhtelif görevlerde yer almıştır.

Mart, 2019 yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde gerçekleştirilen “Küratörün Çalışma Alanları ve bir Projenin Hazırlanma Süreci” adlı söyleşisinde Bafra; birçok tanımı, soruyu ve cevabı bir arada aktarıyor sanatseverlere. Bir serginin ya da projenin fikri oluşum sürecinden başlayarak, serginin neyi amaçladığı, ana düşüncesinin hâkim olduğu konuyu anlatan ve anlatılanı kavrama sürecini detaylandırıyor ve bunların birbirini takip eden süreçler olduğunu aktarıyor.

Bu bağlamda; birbirinden farklı sanat disiplinlerinin, pratiklerinin nasıl bir araya geldiği, zihnimde oluşan parçadan bütüne giderek ulaşılmış hissiyatını veren tümevarım hali; kendi benliğini koruyarak, nesne-özne ilişkisi içerisinde, soyutlaşma sürecinde edindiği kimliği gözler önüne seriyor. Bu oluşum evresinde sergi temasının, sanatçı seçimlerinin ne gibi sorulara yanıt bularak ulaşıldığı, güvenilirlik esası içinde; bahsedilen kişi ve kişileri, hem de fikri sanatını korumayı amaçladığını görüyoruz. Kimlere ulaşılacağının cevabını ararken, işin ne denli tarif edileceği ve edilmek istendiği, kavramsal metin veya bir tanıtım aracı ile ne kadar gerçekleştirilmek istendiği sorularının, her cevabın yeni sorusunu oluşturduğu hali ile karşılaşıyoruz.

Farklılığın ve farkındalığın çoğaldığı noktada, anlamların çoğalması ile etki alanının ve etkin olunacak alanın genişlemesi, yönetim düzeyindeki karmaşanın seyrini değiştiriyor. Bafra bir röportajında, söyleşideki anlatılan ve sorulan birçok sorunun cevabını; güncel sanatın anlaşılır olma hali, anlaşılır olamama hali üzerinden birkaç kelime ile şöyle ifade ediyor; “Sanat takdir edilebilir”. Sanatın arkasındaki kuramsal yapıyı, kavramsal alt metni, teknik yeterliliği bilme halinin, bir sanat eserinin anlaşılacağı anlamına gelmediği gibi, anlaşılıyor olunması gerekmediğini, kendilerinin de bu bilgiler dâhilin de her nesneyi anlamaya, benimsemeye yol açmayacağını söylüyor. Lakin anlaşılmıyor olmasının, ondan haz alınmayacağı anlamını çıkarmamakla beraber, mühim olanın, sonrasındaki süreçte düşünmeye sevk ediyor olması hali olduğunu da ifade ediyor. Böylelikle iyi bir sanatında, herkes tarafından bir şekilde anlaşılabileceğine inanıyor.

Bilinen tanımları arasında, tanımdan bağımsız olarak gerçekleştirilen bir sanat kurgusunun, tek bir fikir altında toplanmış gözüken kavramın içinde bulundurduğu çoklu kavram, düşünce, amaç ve eserlerin bir arada tutulduğu, maddesel mekân algısının izleyici üzerindeki etkisi de, bu sürecin hâkimiyetini etkili kılıyor, kimi zaman tema, kimi zaman ise sunulmak istenilenin görülebilir ve görünmez etkisinin iddiasını da beraberinde sunuyor. Burada küratörün kişisel gözüken seçiminin ardından birleştirebilir olma gücü, fikrin devam etme halinin varoluşsal evrimini devam ettirmesini de sağlıyor.

Bu düşünceler eşliğinde, Bafra’nın söylemlerine kulak verdiğimizde de, bağımsızlığı benimsediğini ve bunu destekleyici bir oluşum içinde bulunan, SAHA Derneği Direktörlüğünü yürütmekte olduğunu, bir Müze, kurum veya kuruluşuna bağlı kalmadan, çağdaş sanat alanında faaliyet gösteren Sanatçı Küratör, Sanat Tarihçisi ve Eleştirmenlerin eğitim, üretim ortamlarını Uluslararası birlikteliklerle gerçekleştirdiğini görmekteyiz.Bu Derneğin, aynı zamanda proje ve sergiler süresince sanatçılarla yayın hazırlayarak, kalıcı hale gelmesini sağlamanın yanı sıra, sanatsal bir üretimin sürekliliğinin, bilgi ve estetik akışının devamlılığını paylaştığı görülmektedir.

Güncel olanın çağdaş kabul edilip edilmediği hususunu ayırt etme gerçeğini bizlere seren bu alanın varlığı, sadece bir meslek adı olarak kalmayacak, ne de bunu bu şekilde tanımlamak doğru olacaktır. Ancak estetik bir düşünce barındıran, nitelendirilmiş fikrin, sanatın biricikliği kavramı dışına taşıp, birlikteliğini de bizlere göstermektedir. Her bir nesne-özne ilişkisi için ayrıklıkları tek başına barındırırken, bir bütün halinde sunan bu mücadeleyi barındıran birey, yetkinliğini kanıtlamaktadır. Anlamların içindeki sis perdesini kaldıran ya da daha fazla kaplayarak, sorgulama gücünü bizlere aşılayan bu alanın, değişim sürecine zaman içinde tanıklık etmeye devam edeceğimiz aşikârdır.

Başak İlhan

basakilhan14@gmail.com

http://pieceofart.news/bir-tumevarim-olarak-kuratorluk/

 

Ad

Yorum Yaz