SAMİMİYETİ MERAK ETMEK

Gerçekmiş gibi yaşamanın çağında içten kalmak mümkün mü? Samimiyetin gösteriye dönüştüğü çağda felsefi bir sorgulama. Urla, Türkiye

SAMİMİYETİ MERAK ETMEK

Marina Abramovic Rhythm 0 (1974)*

Gerçekmiş gibi yaşamanın çağında, içten kalabilmek ne kadar mümkün?

Bol iğne ve çuvaldızla birlikte yeni yazı dizisiyle karşınızdayım. Bu kez davetim, “samimiyeti” tartışmak. Cümle içinde kullanıldığında ve öznesi “ben” olduğunda tüm sihrini kaybeden bir kavramımız var. Tüm suçu da kendimizde bulmuyorum; çağın hepimize hediyesi olduğunu kabul ederek başlıyorum.

Bugün neredeyse hepimiz “samimi” görünmeye çalışıyoruz, ama belki de içtenliğin estetik kısmını daha çok parlatıyoruz. Kendime sorduğum soruyla başlıyorum, bana eşlik etmek isterseniz:

“Ben ne kadar samimiyim?”

Belki Yönetim Kurulu’nda Felsefe’yi ChatGPT henüz yokken yazdığım için biraz şımarabilirim. Bugün paylaştığımız bir düşüncenin ne kadarı bana ait, bilemiyorum. Peki, sınırların bulanıklaştığı, niyetlerin karıştığı bir dönemde samimiyeti merak edebilmek ne kadar mümkün?

Belki hakkında konuştukça kendisi daha da silikleşecek olsa da hepimiz için iyi bir düşünce durağı olabilir. Kurumsal dünyaya ya da liderliğe taşımak için özel bir çabaya gerek yok, kısacık bir bakış, devrilen bir göz, bir omuz hareketi zaten anlatacak.

“Gerçekten samimi miyiz, yoksa sadece samimi görünmek mi istiyoruz?”

Bu soruya cevap veremeyeceğim; hatta tam aksine, cevapsızlığın içinde dolanacağım. Belki bu belirsizlik samimiyeti davet eder, kısmet * Fonda filozoflardan referans alarak düşünmek biraz daha içi dolu bir tartışma zemini yaratabilir niyetiyle başlıyorum.

İlk meraklı sorum: Ne Oldu da Samimiyet Bir Gösteri Biçimine Dönüştü?

Bir zamanlar insanlar birbirlerine mektup yazardı. Jung ve Freud’un, Arendt ve Heidegger’in, Rilke ve Salomé’nin mektupları… Muhtemelen bir duyguyu hemen paylaşmak için değil, anlamak için yazıyorlardı. Cevabın haftalar sonra geleceğini bilerek, sabırla bekleyebiliyorlardı. Mektup yazarak aslında daha yavaş, daha sindirerek düşünüyorlardı.

Bugünse birine iletmek istediğimiz mesajımız varsa, bir özlü sözü, selfimizle ve uygun bir müzikle eşleştirerek hikâyemizde paylaşabiliyoruz.  Sonra gelen etkileşimi sayarak iyileşiyoruz. Keşfetmek ve anlamak için gösterdiğimiz çabadan çok daha fazlasını, şekilsel olarak nasıl paylaşacağımıza harcıyoruz.

Guy Debord  “Gerçek yaşam bir gösteriye dönüştü.” derken, yaşadıklarımızın, onları nasıl anlattığımızla değer kazandığını söylüyordu. Neoliberalizmin bir hediyesi olarak, bugünse içtenlik de pazarlanabilir bir kavrama dönüşerek nasibini aldı.

“Herkesin konuştuğu bir çağda, samimiyeti hâlâ duyabileceğimiz bir sessizlik mümkün mü?” sorusunun bir başlangıç noktası var mı?  Çok zorlama bir yerden ilerlemeye çaba koymazsak, spesifik bir tarih veremeyiz. Ancak internetin yaygınlaşması ve sosyal medya ile “an” kutsallaştıkça, hız samimiyetin önüne geçti.

Postmodernizmle birlikte “hakikat” yerine “yorum”a alan açıldıkça, inandırıcılık içtenliği silikleştirdi. Ve psikolojik lensle, her “kendimi ifade ediyorum” paylaşımı, bir noktada “beni görün ve beğenin” talebine dönüştü.

Sıkıştığımız paradoks ise ortak;  “hem otantik olalım” hem de “bu anı paylaşılabilir bir imaja dönüştürelim”…

O zaman Nietzsche’yi anmak için güzel bir yere geldik. “Tanrı Öldü” derken bizleri uyarmıştı. Yanlış anlaşılsa da

Tanrının yerini yeni putların alacağını söylemişti, “kusursuzluk” hali de o putlardan biri olsa gerek.

·       En iyi halimiz/ versiyonumuz

·       Sağlıklı ve üretken olma baskısı

·       Ve pozitif düşünmenin erdemleri

Nesi kötü ki diye sormadan, yeni kutsalları kendi isteğimizle yarattığımızı kabul edebiliriz. Ve bu inançla birlikte samimiyeti de bir performans ölçütüne dönüştürdük. Ölçemeyince yönetemiyoruz ya *

Fakat;

Samimiyet kusurludur; çelişkileri, kararsızlıkları vardır.

Belki biraz da çirkindir.

Ama bugün o çirkinliği görmek istemiyoruz.

Hep pozitif olmak, güçlü görünmek ve genç kalmak istiyoruz.

Kusursuzluk arzusu ise hepimizi birbirine benzetti. Mükemmel hissetmeye çalışırken, kendimizi hissetmeyi unuttuk.

Nietzsche belki bugün yaşasaydı “samimiyetin kaybını, kusurun ölümü” olarak açıklardı.

Bir Davet Olarak Samimiyet

Ne zaman “iyi görünmek”, “iyi olmaktan” daha önemli hale geldi?

Belki de samimiyet kaybolmadı, biz sadece duyamayacak kadar gürültü çıkarıyoruz.

Bu dizide iğne, çuvaldız bol bol kendime de batırmak üzere, biraz arkeolojik kazı tadında düşünmeye davet ediyorum (Michel Foucault’a selamla *

Fonda Marina Abramović’in sessiz dayanıklılığıyla, hep birlikte hoş geldiniz *

Mine, Urla

Mine Kobal Ok

Curious Thinker I Reimagining Leadership I Reshaping Culture

*“Sizce ben ne kadar dayanabilirim?”

Abramović, bir galeride altı saat boyunca tamamen hareketsiz durur. Masaya 72 nesne koyar: bir tüy, bir gül, bir çekiç, bir tabanca, bir kurşun… Ziyaretçilere “Bunlarla bana istediğinizi yapabilirsiniz” der. Başta insanlar naziktir, sonra yavaş yavaş şiddet artar. Sonunda biri tabancayı eline alıp tetiğe dokunur. Performans, “samimiyetin sınırı” değil, insanlığın sahneye dönüşüdür.

Meraklısına: https://www.imdb.com/title/tt11324260/?ref_=mv_close