BİR MERAK ELEŞTİRİSİ
Merakın masumiyetine yönelik eleştirel bakış, tarihsel, felsefi ve kurumsal örneklerle tartışılıyor. Merakın iktidar, tüketim ve kontrol aracı haline gelebileceği vurgulanıyor.
Bugün iğne ve çuvaldızı hiç sakınmadan batırıyorum.
Merak yaşama sevinciyse, merak çocuksu öğrenme iştahıysa, merak ettikçe genç de kalabiliyorsak merakı güzellemekte haksız değiliz. Farklı perspektiflerden filozofları davet ederek, kurumsal dünyaya “biraz daha merak” taşımak da doğal olarak cazip bir düşünce alanı. Ancak burada merakı güzellerken düşebileceğimiz bir tuzak da var: Merakı en son ne zaman eleştirdik?
Geçen haftalarda zihniyetin boşluğunu konuşmuştuk; sub-stantia’dan, Zen’in boşluğuna ve Deleuze’ün oluşuna uzanan bir çizgi çizmeye çalışmıştık. Zihniyeti dönüştürürken sabit bir çerçeveden çıkarırsak ne olur sorusu etrafında dolanımıştık. Bu hafta için davetim ise “merak” için benzer bir yaklaşımla ilerlemeyi denemeye yönelik. Çocuksu, eğlenceli, içinde macera tadı olan biraz da gizemli bu kavramın karanlık yanını tartışalım.
Merak da bir maske olabilir mi?
Merak çoğu zaman masum bir sözcük gibi gelir kulağa. Çocuğun gözlemleyen bakışı, bilim insanının sorusu, kaşifin yolculuğu, ya da bir kurumda yeni bir fikrin ilk filizlenişi… “Merak etmek, öğrenmek, keşfetmek” – neredeyse sorgulanamaz bir değer.
Levinas’ın uyarısını hatırladığımızda “Her büyük fikir kendi Stalinizm’inin tehdidi altındadır”; merakı burada merkeze alabilir miyiz? Öğrenme yerine/ ya da öğrenmeyle birlikte hakimiyetin kapısını aralayabilir mi?
Dünya haritalarını Avrupa’nın merakından doğru okumayı, ne kadar doğallaştırdıysak bu döngüyü kırmak da o kadar zor olacaktır. Orta Doğu veya Uzak Doğu yerine başka bir tanım düşünemiyorsak, Uzak Batı kovboy filmlerinden öte bir çağrışım yapamıyorsa, Batının dünyasını birlikte yaşıyoruz. Meraklısına Edward Said’in Oryantalizmini not olarak bırakıp, Ursula K. Le Guin’in fantastik hikayelerinden örneklemeye geçelim: “Bir şeye adını verdiğinde, ona bir dünya kurarsın.” Ad koymak, sahiplenmek ve hükmetmektir. Hiç yumuşatmadan çıkarım yaparsak, Batı’nın tarih boyunca Doğu’ya duyduğu “merak” çocuksu bir öğrenme iştahı değil; yönetmek için açılan bir kredi, bugün bedelini hâlâ ödediğimiz bir tarih olarak da yorumlanabilir.
Michel Foucault’nun sözüyle: “Bilgi, iktidardan ayrı düşünülemez.” Dolayısıyla bilgiye giden her merakın da iktidarla ilgisi vardır.
Dogmanın karşısına yerleştirdiğimiz merak da politiktir.
Politik olduğu için de bir bedeli vardır.
Grileşmenin Anatomisi
Merakı eleştirmediğimizde başka bir şey oluyor: Grileşiyoruz.
“Mış gibi” meraklarla oyalanıyoruz. Yeni kavramları paketleyip parlak kutulara koyuyoruz ama kimin bedel ödediğini sormuyoruz. “Müşteriyi daha iyi anlayalım” diyoruz ama aslında müşteriyi daha yönetilebilir hale getiriyoruz. “Çalışan bağlılığı” anketleri yapıyoruz ama çoğu zaman çalışanın özgürlüğünü değil, ölçülebilirliğini artırıyoruz.
Daha çok veriyi, daha çok içgörü diye kutsuyoruz ama dünyayı hammaddeye, insanı algoritmaya çeviriyoruz. Byung-Chul Han bu durumu “Yorgunluk Toplumu”olarak tanımlarken; bitmeyen üretimi, durmaksızın kendini optimize etme çağrılarını sürekli bitkin halimizin nedeni olarak alır. Hatta yıllar öncesinden Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çağrısından sonraki sistem ön görüsünü hiç de boşa çıkartmadan: En iyi versiyonumuzla, sürekli genç kalmaya ve en güzel olmaya çabalamamız tesadüf olmasa gerek… Var oluş sancımızı dindirebilmek için de sosyal medyada paylaştığımız birer doz tüketim sahneleri, merakımızı da paketlenmiş pırıltılı bir bağımlılığa dönüştürüyor.
Sistem, kendisini şikayet edebileceğimiz bir yer de sunmadığında yine her serzenişimiz de sistemi beslemeye devam ediyor. Bu kısır döngüyle ilk kez karşılaşmıyoruz, sadece daha yerel mitolojik öyküler olarak tanıyoruz…
İştah, Yapay Zekâ ve Sisifos’un Taşı
Yuval Noah Harari’nin sık hatırlattığı gibi, insanın iştahının sonu yok. Bu iştahımız, hayatta kalmamızı sağlarken, diğer taraftan doğaya, ötekine ve geleceğe verdiğimiz zararların da kaynağı oldu. Daha fazla bilgiyi, daha fazla verimliliği, daha fazla hızı “Medeniyet” diye adlandırdık ama maliyeti ise kırık dökük bir dünya oldu.
Albert Camus’nün Sisifos Söyleni tam da buraya oturuyor. Tepeye çıkarmaya çalıştığımız taş bizim merakımızsa, mesele sadece taşı yukarı çıkarabilmek değil. Çünkü taş yine yuvarlanacak. Mesele, taşı nasıl taşıdığımız, hangi soruları hangi merakla beslediğimizdir.
Buraya kadar Yapay Zekadan bahsetmesem de hikayenin devamında nasıl bir sahnesi olacağını hepimiz merak ediyoruz. Yine “merak” dedim Hiç yorulmadan, dinlenmeden üreten bir zeka formuna muhakeme becerimizi teslim ettikçe, iştahımız daha da artıyor ve hiç fark etmeden mahremiyetimizi de masaya koyuyoruz. Güç dengeleri, gelir dağılımı Yapay Zekanın piyasalara girdiği bir dünyada yakalayabileceğimizden daha hızlı değişiyorsa tüketim zincirinin yeni halkası da kendimiz oluyoruz.
Yönetim Kuruluna Bir Davet
Noam Chomsky sorulmayan soruları sormayı aydınların sorumluluğu olarak görüyorsa, kurumsal dünyaya doğru devam edebiliriz. Cevapları bilmek değil, doğru soruları canlı tutmak.
Bu hafta merakımızın ardındaki niyeti sorgulayabilir miyiz?
Merakımız, gerçekten merak mı — yoksa sadece tüketim ve kontrolün bahanesi mi?
Küçük bir egzersiz önerisiyle de davetimi biraz daha netleştirebilirim:
* “Daha çok veri lazım.” yerine → “Bu verinin bedeli kime yansıyacak?”
* “Müşteri içgörüsünü artırmalıyız.” yerine → “Müşteri bu süreçte nasıl nesneleşiyor?”
* “Çalışan bağlılığını ölçelim.” yerine → “Çalışanın özgürlüğünü nasıl artırabiliriz?”
Ez cümle; merakı öldürmüyorum. Sadece merakın ardındaki niyeti de sorgulamaya çağırıyorum. Çünkü merakın eleştirisi, merakı daha özgür kılar. Özgür iradeyi burada cümle içinde kullanmasak da olur, ya da bu hafta burada duralım.
Çünkü kendi küçük çatlağımızı yarattığımızda, biliyoruz ki çatlaklar bulaşıcıdır.
Belki de özgürleşmek, kendi küçük çatlağımızı yaratmakla başlar. Çatlaklar bulaşıcıdır.
Yeter ki grileşmeyelim.
Mine, Urla













