BEN YARINI DÜŞÜNÜRÜM

Yağan karın beyaz salınışları beklentilerden daha hızlı koşuyor gözümün önünde.Sağa sola savrulurken hep birlikte beyaz pamukçuklar özgürce, anaforlar teslim alıyor aniden

BEN YARINI DÜŞÜNÜRÜM
BEN YARINI DÜŞÜNÜRÜM
Yağan karın beyaz salınışları beklentilerden daha hızlı koşuyor gözümün önünde.Sağa sola savrulurken hep birlikte beyaz pamukçuklar özgürce, anaforlar teslim alıyor aniden.Beyaz bir lületaşına dönüşerek uzuyor yukarılara ve ters esen poyraz dağıtıyor sinirli eliyle her şeyi. Bıkmadan yağan karın masum beyazlığına kaptırıp kendini hüzünlere gark oluyor insan. Yalnızlığın karanlık esintisini duyuyorum savrulan kar tanelerinde.En zorudur derdi babam kalabalık içinde yalnız olmak. Ruhsal yalnızlığın derinliğinde karanlık bir geceden yağar kar her zaman. Allak bullak bir gecede kızıl bir aydan doğar nefesi insanın. Yıkılacak gibi duran dünyada bulutlar gam yükünü boşaltmak için hazır bekler. Yağsa sanki Nuh tufanı ortalık...
Ben göğsüme bastırıp dindiriyorum yalnızlığın gözyaşlarını.Sıcak bir nefesle soğuk ve riyakar çevresinden kurtarıyorum . Kıskançlık çemberinde dönen zavallı tekelerin boynuzlarından çekip alıyorum onu.Ele geçirecekleri tek makam dünya olduğundan yapışkanı bol insanların yalnızlığından evladır diyorum kulağına. Fısıltılarım bir kar şölenine dönüyor. Döne döne inen tanecikler ayaklarıma kapanıyor. Rüzgar hepimizi taşıyacak güçte esiyor uzaklardan.
Uzaklarda kar yağıyor düşlerin ve sevgilerin üstüne.
Utangaç bir selam geçiyor boş sokaklardan. Buz sarkıtlarından bıçak gibi saplanıyor soğuk ciğerlerimize. Bir sokak kedisi sırnaşıyor mantomun eteklerine. Diken diken sırtında yalnızlık selam sarkıtıyor. Baharda yasemin kokan sokakları hatırlatırcasına sıcak dilini çıkarıp yalıyor ellerimi. Yaseminler açıyor yanı başımızda. Sıcak bir tende ıslak bir sevgi...
"o günler geçip gitti.
o karlı suskun günler,
camın arkasından,sıcak odada,
her an dışarıya dalardım
benim olan temiz kar,yumuşacık yün gibi
usulca yağardı
köhne ahşap merdivenlere
gevşek çamaşır ipine
yaşlı çamların saçlarına
ve ben yarını düşünürdüm,ah,
yarın"*
Bir zamanlar yarın sözcüğünün büyüsü uzak,ulaşılmaz kahramanlık öyküleriydi. Bugün artık yarın olunca kahramanların mezar taşları sessiz bir dinleyici sanki.
Yarınların bağrında taşıdığı aşklar cilveli sesleriyle oyalardı o zamanlar. Yarın umuttan ve aşktan bir destandı.Aşk'ın mucizesi şiiri doğurur en sancılı günlerinde. Şimdi yalnızlık doğuruyor zaman. Kocaman kentlerin ve evlerin içinde yapayalnız insanlar. Bir de övülüyor yalnızlık medyada. Birçok gazetede ya da ekinde yalnızlığın övüldüğünü rahatlıkla okumuşsunuzdur.
“Yalnızlar ve mutlular” başlığının mesajı bizim tüm sorunlarımızın kaynağının kalabalık aile içinde olmamız sanki. Özendirilen yalnızlık içinde yazarlar, mankenler, mimarlar gibi çeşitli meslek grupları var. Ortak özellikleri ise “bütün dünya ve insanlar kirli, biz temiz” olduğumuzdan kendi pırıl mekanımızda yaşamak istiyoruz tek başına! “İstediğim zaman istediğimi yaparım, istediğim gibi oturur kalkarım, istediğim zaman eve girer çıkarım” en temel argümanları. Yalnızlığı savunanlar hiçbir disipline, kurala, geleneğe uymadan başıbozuk derecesinde yaşanan bir hayatı özendirirken dışarıdaki hayatı da kendi istedikleri biçimde olmadığı için eleştiriyorlar.
Kendi hayallerindeki dünya ve yaşam tarzının teorik kısmı çok basma kalıp “sevgi ve saygı dolu insanlar”. Bu doğru ise başka insanlara karşı müsamaha olması gerekir. Tam tersine dışlarındaki dünyaya tahammülsüzlük ve de küçümseme var sözlerinde. Bunu sınırsız özgürlük diye tanımlayanlar bile hastalandığında yanında biri olmasını ya da annesini özlediğini itiraf ediyor. Yani yaşlandıkça Allah’a yaklaşma metodu. Ne zaman dardasın yakınlarını, aileni özle, değilsen telefon et kurtul! Bir arkadaşım da devamlı “insan yalnız doğar, yalnız ölür” der dururdu.
Bütün çocukluğu yatılı okulda geçen ve anne-baba sıcaklığına özlemle yanarak yetişkinliğe adım atan bu erkek, sonraları çok mutsuz bir evlilik sürdürdü. Dediği gibi çok yalnızdı. Bugün İstanbul yalnız yaşayanların çoğunlukta olduğu bir kent. Her 16 evden 1’i yalnızmış…
Yabancılaşmanın en üst düzeyde olduğu büyük kentlerdeki yaşam tarzını Batı edebiyatından yoğun şekilde öğrendik. Biliyoruz. Kendinden başka kimseye tahammül edemeyen, kuralların her an bekçiliğini yaparak yalnızlığının öfkesini “öteki”lerden çıkaranlar toplumu. Yalnızlıkla yabancılaşma bu denli el ele olunca mı duyarsızlaşıyor insan?
Bireyin, bilincin şizofrenik parçalanması kurgulanmış ideolojik dünyaların çöküşüyle sürat teknesi gibi dalgalandırdı yaşamı.Kurgulanmış, hayali dünyalar, mite dönüştürülmüş kimlikler ve kahramanlar saf değiştirdi. Bir kısmı anlamsız bir dosya yığınına döndü. Hayali dünyaların zengin ütopyaları kolektif bilincin derinliklerinde yer buldu. Tozlu topraklı bodrum katımızda hiçbir şey gerçekle karşılaştırılmaz. Heterojen zihinsel blokların çatışması,çakışması kocaman yarıklar oluşturmuştur zihinsel yapılarımızda.
Foucault üç alana önem verir araştırmalarında;hayat,emek,dil;yani insanın biyolojik, sosyo-ekonomik ve kültürel boyutları.kapalı ekonomi,kapalı yaşam,geleneksel kapalılık ve içe dönüklükten korkulu bir açıklığa geçiş. Modernlik denince gelenekselin tam zıddı ve en berbat ne varsa tüm simgelerin doluşturulduğu alanı anlamak. Anlatmak durmadan.
Kafası karışık okumuşların kafa karıştırma tokmaklarını ;yani kaba güçlerini, siyasi güçlerini ve tüm araçlarını kullanmaları.Korku sosuna bulanmış hayatların üzerine itaat ekmeğini banarak yeme mecburiyeti her alanda.Derinliğine değil,sürekli yüzeyde tutunma çabası .
Deli Dumrul geliyor insanın aklına. Hani kurumuş bir çayın üstüne bir köprü kurarak gelenden geçenden para isteyen ve de isterken ne kadar büyük adam olduğunu naralanarak anlatan Dede Korkut hikayelerinden en anlamlısı. Geçmişimizin,ortak bilincimizin kahramanı bugünü görse acaba narsist ,kibirli ve kendini beğenmiş kişiliğini abartısız bulur muydu?
Altından sular geçse de bugün de herkes köprülerden para vererek, hem de zam denen uygulamayı kabullenerek geçmekte. Siyasetçilerin, akademisyenlerin ya da bürokratların etiketi bol olan bir çoğunda kendini beğenmişlikte Deli Dumrul yayan kalır.
Altından çay akmayan,yani bir fikir ırmağı yaratamamış ve de fikir ,teori geliştirmemiş , dünyamızda iki farklı yaka,yani dünyalar arasında, köprü atmamız mümkün olmuyor. Yine de köprü kurmakta ki ısrarımız ayağımızın birini yapamadığımız eylemler dünyası Batı’ya,diğerini içselleştiremediğimiz ve de hafıza kaybına uğradığımız yitik Doğu’ya dayayarak düşmeden durmaya çalışıyoruz. Bacaklarımız ayrıldıkça ayrılıyor, cart diye kopacak korkusu da çekiyoruz. Bütün geleneksel içerikler modernlik iddiası taşıyan her şeye,her alt yapıya sızmakta ve modernlik öncesi değerlere, geleneksel eylemlere yeniden yorum getirmektedir. Bu yorumlar ya nihilistçi,ya kıyametçi. Asla denge içermiyor. Eleştiri eleğinden yoksun dünyamız her türlü yargılama hatasını bünyesinde taşımakta.
Elek olmadan taşlardan,çöplerden kurtulmak mümkün değildir. Bizim zihinsel kalıplarımız çalı,çırpıyla dolu. Kimlerin doldurduğu önemli değil. Her gelene fırsat verilmiş.
Balkonumda bir kez kumruların yuva yapmaya çalıştığını görmüştüm. Henüz çok az malzeme içeren bu yuvayı hemen güzelce kurmaya karar verdim.İçindeki minicik yumurtayı değmeden kenarda tutarak kadifelerle döşedim,çalı çırpı yerleştirdim. Yuvaya dönen dişi kuş bunları görünce cin çarpmışa döndü ve hepsini alıp tek tek aşağıya attı. Yumurtayı da atması gerekirdi dediler,neyse onu kabullendi. Yeniden didinerek yuvasını yaptı ve ikinci yumurtayla yuva şenlendi. Elimin değdiği yumurtadan cılız bir yavru, diğerinden sağlıklı bir yavru çıktı. Tek yavru hayatta kaldı tabii…
Zihinsel haritalarımızda bu hikaye ile benzeşen çok yön var bence. Başkalarının döşediği yuvaya rahatlık uğruna oturursak hiç yumurta olmayacak,yani gelecek. Başkalarının döşediği dil,yaşam,emek üstünde tüneyerek zihinsel yeni yorumları üreteceğimiz boşuna bir beklenti. Oradan çıksa çıksa kendini beğenmişlik zuhur eder.Öleceğini bilemeyen, Azrail’e kafa tutan Deli Dumrullarla dolar ortalık. Hayat bir bütün değildir bu kurgulanmış yapılarda. İnsanın bir tek huyunu ele alıp kişilik testi yapmak, olguların tek boyutlu değerlendirmesiyle iştahlanan önyargılar zincirini taze tutmak bu şizofrenik yapının temelidir. Bütünü görülemeyen hayatın paramparça hücreleriyle oyalanan narsist ,tek odaklı insanları bir süre sonra ruhun peşine düşer. Aradıkları ruhtur, her ne kadar isim koyamasalar. Bir doğu felsefesinin peşine takılırlar, bir hızlı arabanın, bir gücün derdine düşerler, bir hafıza kaybından muzdarip inlerler.Sorunu anlama ve teşhis koyma gücü yoktur.Soru yoktur, cevaplar eleştiri istemez.
“paramparça düşünceleri,aktardıkları kültürün bir suretidir:Avazı çıktığınca bağıran ama sağlam hiçbir şey yaratmayan,sağ sola çarpan ama kök salacağı bir yer bulamayan bir sahte-kültür”.*
Balkonlara bakın çiçek falan yok, içimizde biriktirdiğimiz nefret ve korkular gibi yığılmış eski püskü eşyalar var. Benim çocukluğumun İzmir’inde her evden, camdan çiçekler sarkardı, renkler kokuların ardında gizlenirdi. Yaseminler yağardı başımıza bahçelere dalınca. Akşam sefaları uğurlardı evlerimize hepimizi. Uzak ve tılsımlı bahçelerde acılarımızı dindiren bir sükunet, serin sular vardı. Kalabalıktı ortalık ama gürültülü değildi. Elbette, madalyonun diğer yüzü de var.
Kültürümüzde kalabalık yaşam başkalarının hayatına her an burnunu sokma haliyle karıştırılıyor. Aileler en temel seçme hakkımız olan eş seçiminden palto seçmemize kadar her şeye karışarak gençleri evden kaçırıyor. Karşı tarafın bireysel seçimlerine ve duygularına önem vermeyen sürü psikolojisiyle bir yere varamayız. Kalabalık aile olmak ya da kalabalıklar içinde durabilmek insanları sevmekle, hoşgörüyle dengelenen bir tutum ve davranış olmalıdır. Varlığımızı boğan davranışlar değil beklenen. Herkesin herkese ihtiyacı var. Yaşlı-genç, zengin-fakir değil burada konu. Biz kültürümüzdeki yardımlaşma, birlikte yaşama özelliğini yaşatabilmek için kendimizi sevdiğimiz kadar başkalarını da sevmeliyiz. Kendimize karışılmasını istediğimiz kadar başkalarının hayatına burnumuzu sokmalıyız. Apartmanların kutu kadar mekanlarına sıkışmış ruhlarınızı bayramda bırakın özgürce gezsin ve sevsin insanları. Nefretlerinizi ıslak bir tülbentin kuruyacağı zamana bırakın. Uçup gitsin.
“ Ummana çıkar burada bugün beklediğin yol/At kalbini girdaba açıl engine ruh ol!”
Yalnızlık güzel değildir.
2000 tarihli yazım
*Furuğ Ferruhzad
Nevval Sevindi