Papağanların Şehir Lehçesi ve Guy d’Arezzo’nun Meydanı
Brüksel’de şehirle birlikte evrim geçiren papağan kolonileri, hem doğanın hafızasını hem de müziğin tarihini aynı meydanda buluşturuyo
TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ / BRÜKSEL
Brüksel’e geldim, yerleştim ve ilk enteresan hikâyemi yakaladım. Sizinle de paylaşmak isterim.
1970’lerde, şehrin kuzeyinde yer alan bir hayvanat bahçesi ve eğlence parkından birkaç düzine yeşil papağan kaçar veya bilinçli olarak doğaya bırakılır. Nasıl yayıldıkları tam olarak bilinemese de, bilinen şudur: Aradan geçen yıllar içinde bu kuşlar, Brüksel’in birçok parkına, mahallesine hatta civar şehirlere yerleşerek kalabalık koloniler kurarlar.
İlginç olan ise, papağanların ses örüntülerinin yaşadıkları bölgeye göre farklılık içerdiğinin tespit edilmesidir.
Araştırmalara göre, her papağan kolonisi çevresinden duyduğu insan seslerini, yerel dili ve hatta şehir seslerini taklit ederek adeta kendisine ait bir “şehir lehçesi” oluşturmuştur.
*
Bu noktada ilgimi çeken bir bilgi daha var… Daha doğrusu, belki de “hoş bulduğum bir tesadüf” demeliyim. Bahsettiğim papağan kolonilerinin en yoğun yaşadığı yerlerden biri Guy d’Arezzo Meydanı.
Meydanın adını aldığı kişi ise Ortaçağ’da yaşamış bir müzik teorisyeni. Bugün kullandığımız do–re–mi nota sisteminin ve beş çizgili müzik notasyonunun öncülüğünü yapan, müzik tarihinde sesin ilk kez sistematik biçimde kaydedilmesini sağlayan kişi.
Müziğin ilk nasıl ortaya çıktığı insanlık tarihinin en gizemli sorularından biri olsa da, kuşların ötüşünün, suyun sesinin, rüzgarın uğultusunun yani doğa taklidinin müziğin başlangıç noktası olabileceği düşünülüyor.
Dolayısıyla, insan seslerini taklit ederek yaşadığı çevrenin akustik hafızasını taşıyan papağanlarla, sesleri ilk kez yazıya dökerek müziği zamansızlaştıran Guy d’Arezzo’nun aynı meydanda buluşması bana sembolik bir karşılaşmaymış gibi geliyor.
*
Birkaç söyleşisini dinlediğim, doğa, insan, dil üzerine araştırmalar yapan İngiliz yazar Robert Macfarlane’in bir tespiti vardı. Diyordu ki:
Doğayı anlamamız, onun seslerini, kokusunu, dokusunu dilimizde taşıyabilmemize bağlıdır. Biz eğer doğayı betimleyen yerel kelimelerin unutulup gitmesine izin verirsek onunla ilişkili deneyimlerimiz de silikleşecektir.
Düşünürseniz, haklı.
Papağanlar duydukları sesleri taklit ederek çevresiyle nasıl bağ kuruyorlarsa, bizler de doğayla olan ilişkimizi bir bakıma müzikle ve de dilimizdeki kelimelerle sürdürüyoruz.
İngiliz yazar Macfarlane bunun için kendi dilinde; İngilizceden örnekler veriyordu.
Ben de kendi dilimizdeki örnekleri düşündüm ve aklıma ilk etapta suyun şırıl şırıl akması, yaprakların hışırdaması, yağmurun çiselemesi ve özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde öğle saatlerini çağrıştıran "cırcır" böceklerinin sesi geldi.
Bu kelimeleri yazarken, hatta sadece okurken bile insana bir ferahlık, bir tanıdıklık hissi geliyor. Değil mi?
Sizin aklınıza hangi kelimeler geliyor diye sorayım ve az önce yorumlara sevgili Esra K. bir Japon filminde geçen bir alıntıyı eklemişti.
Hoşuma gitti, onunla bitireyim:
"Bu dünyadaki her şeyin kendi dili olduğuna inanıyorum. Duymayı bilirseniz her şeyin anlatacak bir öyküsü vardır."









