MESELE FARKINDA OLMAK, BİLMEK, HATTA CESUR OLMAK DA DEĞİLSE…

Yönetim kurullarında farkındalık artarken, sistem dışı düşünme kapasitesi tartışılıyor; uzmanlara göre asıl mesele alternatifleri zihinsel olarak kurabilmek.

MESELE FARKINDA OLMAK, BİLMEK, HATTA CESUR OLMAK DA DEĞİLSE…

Yönetim Kurulu masasının etrafında haftaya başlıyoruz. Rakamlar var, analizler var, içgörüler var. Deneyimden beslenen dolu dolu cümleler de hazır. Nelerin çalıştığını, nelerin çalışmadığını, nerede zorlandığımızı herkes biliyor. Sürdürülebilirlik odağıyla baktığımızda ise sistemlerin açığının bir yere kadar insan emeğiyle kapatılabildiğinin de farkındayız.

Yani meselemiz farkında olmamak değil.

Şimdi biraz sürrealist bir tona geçebiliriz. Çünkü herkes farkında olmasına rağmen, konuşulanların arasında gerçekten başka bir olasılığı ortaya koyan bir yaklaşım pek çıkmıyor. Hepimiz önümüzdeki duvarı görüyoruz. Ona ne kadar uzak olduğumuza dair farklı yorumlarımız olabilir, ama bu hızla gidersek bir noktada çarpacağımız da neredeyse somut bir veri gibi. Peki kimse o duvarın aslında bir kapı olabileceğini düşünmüyor olabilir mi?

Çünkü bazen mesele yeterince cesur olmamak da değil. Hatta belki bilgi de değil.

Kişisel gelişim dünyasının büyük bir ticari beceriyle pazarladığı farkındalık, cesaret ve bilgi… Hepsi bir yere kadar işe yarıyor olabilir mi?

Bu hafta Yönetim Kurulu’nu davet etmek istediğim soru şu: Başka türlü düşünebilmeye ne kadar yakınız?

Bunu biraz açmam gerekirse, kastettiğim şey düşünmemek ya da otomatik pilotta kalmak değil. Daha farklı bir yerden bakabilmek. Bu tartışmaya Mark Fisher’ı davet etmek istiyorum aslında. Ama onun düşünce dünyasına yaklaşmak için birkaç ön referans bizi hazırlayabilir.

Önce daha tanıdık bir isimle başlayalım: Michel Foucault ve konu yine güç.

Foucault bize gücün çoğu zaman hayal ettiğimiz gibi yukarıdan aşağıya inmediğini söyler. Daha çok gündelik hayatın içine dağılmıştır. Dilimizde, normlarımızda, hatta “normal” dediğimiz şeyin kendisinde. (Küçük bir iç ses notu: Bir ara “yeni normal” diyorduk, şimdi onu da bıraktık ) Bu yüzden bizi yöneten şey çoğu zaman kararlar değil, sorgulamadan kabul ettiklerimizdir.

Bir Yönetim Kurulu toplantısında “bu böyle” diye başlayan bir cümle, sadece bir gözlem değildir. Düşünmenin sınırını çizildiğinde, artık o sınırın ötesi “gerçekçi” de olmayacaktır. Özellikle de o cümle yüksek bir unvandan geliyorsa.

Bir adım daha atalım ve Antonio Gramsci’ye de ses verelim.

Gramsci bize bu sınırın neden bu kadar sağlam kaldığını açıklar: Çünkü onun lensinde sistemler zorla değil, rızayla çalışır. İnsanlar sadece içinde yaşadıkları düzeni sürdürmez, her gün, her etkileşimde onu yeniden üretir. Bu nedenle de “zaten böyle” dediğimiz her cümle, sadece bir tespit değil, aynı zamanda başka türlü olma ihtimallerinin sesini kısan bir çıkış da olur.

Ve tam bu noktada (Postmoderinizmden tanıdığımız) Fredric Jameson’ın o rahatsız edici tespitiyle karşılaşırız. İçinde yaşadığımız çağda sadece davranışlarımız değil, hayal gücümüz de belirli sınırlar içinde çalışır. Bu yüzden “gelecek” tanımımız çoğu zaman bugünün daha hızlı, daha teknolojik ama temelde aynı versiyonu olmanın ötesine geçemez. Jameson’a göre radikal bir farklılık değil, sadece iyi paketlenmiş bir devamlılık olur.

Tüm bu isimlerden sonra sahneye Mark Fisher’ı davet etmek için iyi bir noktadayız.

Bu isimle ilk kez karşılaşıyorsanız, küçük bir çerçeve iyi gelebilir. Fisher İngiliz bir kültür teorisyeni ve akademik dünyanın içinde yer alsa da esas etkisini blogları ve popüler kültür üzerinden kurduğu dil ile yarattığını söyleyebiliriz. 1968 doğumlu ve 2017 yılında, henüz 48 yaşındayken hayatını kaybeder; ölümü kayıtlara intihar olarak geçer. Uzun süre depresyonla mücadele etmiş olması, yazdıklarına doğal olarak ayrı bir katman ekler. Çünkü bugün Fisher büyük teoriler kurmaktan çok, hepimizin tanıdığı ama adını koymakta zorlandığı bir hissi tarif etmeye çalışan bir isim olarak anılır.

2009’da yayımlanan “Capitalist Realism: Is There No Alternative?” kitabında, içinde yaşadığımız dünyanın nasıl tek mümkün gerçeklik gibi algılandığını anlatırken, hâlâ rahatsız edici olan o cümleyi hatırlatır: “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay.”

Evet, İlk anda hepimize muhtemelen abartılı gelir, ancak sonra yavaş yavaş tanıdıklaşır. Çünkü gündelik hayatın içinde bunun karşılığını sürekli görürüz.

Sistemi eleştiririz, ama terk edemeyiz. Hızdan şikâyet ederiz, ama daha hızlı çözümler ararız. Performansı sorgularız, ama yine performans göstergeleriyle konuşuruz.

(Hatta bu yazıyı da burada yazıyor olmamı da ekleyebiliriz.)

Hepimiz sistemin ne kadar yüzeysel olduğunu, ne kadar tekrar ürettiğini, ne kadar tüketimle beslendiğini biliyoruz.  Bir şeyleri görmenin, adını koymanın, hatta anlatmanın verdiği tatmin, çoğu zaman onu değiştirme ihtiyacının önüne de geçebiliyor. Hem de hiç çaktırmadan, görmek neredeyse güvenli ve yeterli bir eyleme dönüşebiliyor. Anlamlandırabildiğimizi düşündüğümüz anda entelelektüel bir konfora alanı yaratıyoruz.

Fisher’ın can acıtan yeri tam da burası.

Sorun sistemin varlığı değil. Sorun, onu tek alternatif olarak kabullenmemiz.

Alternatiflerin sadece pratikte değil, zihinsel olarak da silikleşmesi.

Ve böylece hep birlikte duvara doğru ilerliyoruz. Hızla.

Herkesin konuştuğu, herkesin analiz yaptığı, herkesin farkında olduğu bir dünyada… Ama yine de çok az şeyin değiştiği ve hepimizin birbirine benzediği bir yerde.

Bu bir kriz değil belki. Daha çok bir donma hali, ya da bir tür kolektif düşünsel hareketsizlik.

Belki de bu hafta Yönetim Kurulu’nda sorumuzu değiştirmeyi deneyebiliriz.

“Sistemin dışında bir dünya mümkün mü?” gibi uzak ve teorik bir sorudan ziyade, daha yakın bir soruya:

Bu sistemin içinde başka türlü yaşayabilir miyiz?

Büyük cevaplardan özellikle kaçsak… Küçük ama uygulanabilir kaymalar denesek… Sonuçta sistem de biziz.

Kısacık bir yüksek sesle düşünme denemesi bırakıyorum:

*Aynı hedeflerle çalışıp, onları farklı anlamlandırabilir miyiz? * Aynı zamanı ayırdığımız toplantılarda gerçekten birlikte düşünmeyi deneyebilir miyiz? * Aynı performans sistemi içinde, gerçekten geliştiren bir değer üretebilir miyiz?

Sizin sorularınız muhtemelen çok daha güçlü olacaktır.

Ama davetim şu: Ne tamamen sistemin içinde kaybolmak, ne de tamamen dışına çıkmaya çalışmak. İkisinin arasında, daha zor ama daha gerçek bir yerde durmayı denemek.

Sistemi terk edemiyorsak, içinde küçük çatlaklar yaratabiliriz.

Belki de ilk adım, kendimizi sistemin dışında da tanımlayabilecek bir cümle kurmaktır. 

Yazıda geçmeyen ve tüm davetim aslında kolektif bir meraka alan açmak 

Mine, Göktürk

Mine Kobal Ok

minekobalok.com (Kişisel)

mct.com.tr (Şirket)