MERAKIN TARİHİ: ROMANTİK SAPMA
Merakın tarihini Aydınlanma’dan Romantizm’e, Mary Shelley’den Goethe’ye uzanan bir yolculukla inceliyoruz.
“Aklın aydınlattığı yerde, ruhun gölgeleri kalmaz mı?”
Merakın tarihini konuşurken, geniş bir zaman düzleminde merakı anlamaya çalışırken, işlevsel bir misyonla karşı karşıya kalırız. Bilinmeyeni görünür kılmak, karmaşık olanı sadeleştirmek, yeni yerler keşfetmek ve dünyayı anlamak için bizi harekete geçiren içsel bir dürtü olarak “merakı” görebiliriz. Yanlış bir bakış açısı diyemesek de, “her merak gerçekten bilmek için mi var” diye sorabiliriz belki. Sadece merak etmek için, sadece “olmak” için merak edebilir miyiz?
Biraz ikircikli bir tanım olsa da, “neden olmasın?” diye sorduysanız o zaman Jean-Jacques Rousseau’nun yalnızlığını paylaşabilirsiniz…
Aydınlanma’ya İçeriden Bir İtiraz
Rousseau, Aydınlanma’nın parlak fikir dünyasında yetişmiş olsa da, onun kalbi bu ışığın hiç dokunmadığı bir yerde atıyordu. Newton’un evreni mekanikleştiren açıklamaları, Descartes’ın her şeyi kuşkuya yer bırakmadan çözümleyen dualizmi, Kant’ın aklın sınırları içindeki özgürlük anlayışı… Aydınlanma düşüncesi, merakı araçsallaştırmıştı, merak artık salt epistemolojik bir faaliyet haline gelmişti. Bilmek için merak etmek, bilgi ile de yönetebilmek…
Rousseau tüm bu çabayı insanı doğadan, kendiden uzaklaştıran bir yabancılaşma olarak görmenin devamında bambaşka bir düşünce güzergah önerdi. Ona göre insan, doğası gereği iyi idi; ama toplum, düzen ve özellikle de aklın tahakkümü, insanın içindeki bu doğal iyiliği bastırmıştı.
“Doğaya dön!” derken, bir geri çekiliş değil, bir arınma çağrısında bulunuyordu.
Merak, Rousseau’nun dünyasında bilmek için değil, hissetmek ve uyum sağlamak için vardı. Teleskoplarla gökyüzünü parçalamaya gerek yoktu; yıldızlara bakmak yeterdi.
Bu yoldan sapış, sonrasında romantik hareketin mayası olacaktı. Çünkü çok iyi biliyoruz ki her sistem bir karşı sistemi oluşturur, her ışığın gölgesini yanında taşıması gibi…
Romantik Merak: Aklın Kısa Kaldığı Yerde Ruhun Sesi
Romantik düşünce katı rasyonelimize karşı bir direniş olmuştu. Bilgiye duyulan sonsuz iştahın, insanın iç dünyasını yok sayması ruhun sesini yükseltmesi için bir fırsat yaratmıştı. Bilemediklerimizle barışmanın, belirsizlikle uyum içinde var olabilmenin yolu duygulardan geçiyordu.
Novalis “Dünyaya büyü geri verilmeli” derken çözülemeyen sırlarla yaşamanın bir yolunu arıyordu. Bilinmezliğin büyüsü, her taşın kaldırılmadığı bir dünyada, anlam arayışı da kendini yetirmemiş olabilirdi.
Schiller’e doğru dönersek, estetik eğitiminin gerekliliğini tartışmaya açabiliriz. Ya da oyun oynayan insanın tam olarak insan olduğunu “oyun güzellemelerinde” referans olarak verebiliriz. Bugün inovasyon atölye çalışmalarında oyunu “ciddi bir iş” olarak ajandalara dahil ediyorsak, yaratıcılık ve doğaçlama arasındaki ilişkinin altını çiziyoruz. Oyun ve merak güzel bir ikili, daha sık buluşabilecekleri alan yaratabilir miyiz? sorusunu geldiği gibi yazıp, olduğu gibi de bırakabilirim
Emerson’u da romantik başlığında ziyaret edersek, merakın iktidar aracı olmak yerine, bir teslimiyet biçimi olduğunu savunabiliriz. Evrene hükmetme çabası yerine, uyumla birlikte var olmayı denemek belki çok daha anlamlı olabilir. Böyle bir romantizm girişinden sonra merakın trajik bedelini tartışabiliriz…
Mary Shelley ve İsimsiz Yaratığı
Ve romantizmin en sarsıcı, en karanlık, en öğretici figürü: Mary Shelley.
18 yaşında, o zamana kadar çoğunlukla erkeklerin elinde olan bilimsel merak ve bilgi fetişizmine karşı, kadın bir yazar olarak, tarihin en güçlü merak eleştirilerinden birini yazar: Frankenstein.
Victor Frankenstein, aklın kudretine inanan bir Aydınlanma prototipidir. Doğayı çözmek, ölümün sırrını açığa çıkarmak ve Tanrı’nın yerini almak ister. Ama işte burada, Shelley’nin dehası devreye girer: Frankenstein bir yaratıcıdır ama bir baba değildir.
Yaratır, ama sevmez.
İnşa eder, ama anlamaz.
Ve yarattığı varlığa bir isim bile vermez.
İsimsizlik, dışlanmışlığın en saf biçimidir.
Frankenstein’ın “canavarı” aslında sadece bir bedendir. Ruhunu kendisi inşa etmek ister. Konuşur, öğrenir, sever – ama her gördüğü yüz, ona korkuyla bakar. Peki bilmediği bir dünyaya fırlatılan, bir ismi bile olmayan bu varlığa “canavar “diyebilir miyiz? Yoksa canavarlaştırıldığını mı iddia edebiliriz?
Shelley böylece merakı etik bir mesele olarak ortaya koyar. Merak yalnızca bilmek değildir; merak aynı zamanda sorumluluktur. Ve merak, sevgiden koparsa, sonunda karanlıkta kaybolur. Transhümanizme geldiğimizde Shelley’nin kulaklarını yeniden çınlatırız muhtemelen.
Goethe’nin Faust’u: Bilginin Bedeli
Mary Shelley’nin çağdaşı olan Johann Wolfgang von Goethe, romantik merakın diğer büyük trajedisini yazar: Faust. Faust her şeyi bilmek ister. Evrenin sırları yetmez, Tanrı’yla yarışmak ister. Ve bunun için ruhunu bile satar.
“Dur, ne güzelsin!” der, zamanı durdurmak isterken. Ama zaman, tıpkı merak gibi, durmaz. Çünkü merak doğası gereği sonu olmayan bir açlıktır.
Bugün insan yerine yaşamı merkeze almaya çalıştığımız dünyada Yönetim Kurulunda romantik bir merak mümkün mü?
Mary Shelley, bugün bir yönetim kuruluna katılsaydı, insanı merkeze koyan o bakışa kuşkuyla bakardı. Çünkü onun hikâyesinde, insan kendini merkeze koyduğunda doğa sarsılır, yaşam acı çeker, merak tehlikeye dönüşür.
Belki şöyle başlardı:
“İnsanı merkezden çıkardınız mı hiç?”
Sözde değil, gerçekten. Stratejilerinizde, inovasyon projelerinizde, kaynak yönetiminde… İnsanın dışında kalan yaşam formlarını, doğayı, geleceği merkeze koydunuz mu?
Shelley, merakı sadece insan için bir araç olarak görmezdi. Ona göre merak, doğanın, yaşamın, tüm varoluşun bir parçası olma arzusu olmalıydı. Merak ettiğimizde, sadece kendimizi değil, diğer her şeyi de dönüştürürüz.
“Bu kurum sadece insanlar için mi var, yoksa yaşam için mi?”
Bugün biz “yaşam merkezli” olmaktan söz ederiz. Ama Mary Shelley, bunu bir etik çağrı olarak önümüze koyardı. Yaşamı güzelleştirmek, merakı sadece yenilik değil, sorumlulukla da donatmak demektir.
Ve Shelley’nin bakışı, geleceğe dönük olurdu. Transhümanizm çağının eşiğindeyiz: İnsan, kendi sınırlarını aşmak istiyor. Ölümsüzlük, kusursuzluk, sonsuz bilgi… Ama Shelley fısıldar:
“İnsanın sonu, insanın kendisinden ibaret olmaya devam etmesidir.”
Merakı bilginin kibrinden uzaklaştırıp, hayretin alçakgönüllülüğüne ne kadar yaklaştırabiliyoruz?
Mary Shelley’nin Soruları:
“Bu projede yaşamın hangi yönünü güzelleştiriyorsunuz?”
“İnsan dışında kalan kim ya da ne, bu kararınızdan etkilenecek?”
“Yarattığınız sistemler hangi duygularla var oluyor?”
“Merakınız, güce mi, yoksa sevgiye mi dayanıyor?”
“Sonsuzluğu nerede arıyorsunuz? İnsan bedeninde mi, yoksa yaşamın sürekliliğinde mi?”
Ve Bir Çağrı:
İnsanın ölümsüzlüğünün peşinde koşmak yerine, yaşamın bütünselliğini korumak için çaba harcasak, merakı yaşamı merkeze alarak büyütsek ne güzel olurdu…
Merakın Tarihinde haftaya Frankfurt Okulunun eleştirel lensiyle buluşacağız, belki oradan Paris sokaklarına geçer Sartre ve Camus’nün izlerini süreriz.
Ve bu haftanın Romantik Merak Egzersizi: İsimsiz Düşünceler
Son dönemde kafanızı kurcalayan bir konu seçebilirsiniz.
Bu konuyu, çözmek için değil, sadece var olsun diye düşünün
Ona bir isim vermeyin
Sadece onunla oturun, bakın, hissedin.
Belki de, bazı düşünceler, isimsizken anlamlıdır.
Mine, Urla













