MERAKIN KADINCASI III: KİMLİK, BEDEN, FARKLILIK

Kadının kimliği değişiyor. Beauvoir’dan bell hooks’a, Butler’dan dijital çağa… Feminizm artık sadece eşitlik değil, kapsayıcılık, farklılık ve kendi dilini kurabilme cesaretiyle yeniden tanımlanıyor.

MERAKIN KADINCASI III: KİMLİK, BEDEN, FARKLILIK

Kadın dediğimizde kimi kastediyoruz?

Sokakta yürüyen işçi kadını mı, CEO koltuğundakini mi, göçmen kadını mı, queer kadını mı?

Yoksa hâlâ “aynı kadını” mı?

İkinci dalgada Simone de Beauvoir “Kadın doğulmaz, olunur” dediğinde, dünyanın ezberi bozulmuştu. Üçüncü dalga ise, biraz muzip bir yerden, o ezberi yeniden yazdı: “Hangi kadın olunur?”

Feminizm bir kimlik hareketiydi, ama kimliğin kendisi çoğalmaya başladığında mesele  “kadın ve erkek eşitliği”nin ötesinde kadınların birbirine bile benzemediğini fark edebilmeye dönüştü.

Kadının hikâyesi kimin dilinden anlatılacaktı?

Ve daha da önemlisi: Kadın, kendi dilini kurabilir miydi?

* Önce Küçük Harflerle Büyük Bir Ses: bell hooks

1952’de Kentucky’de siyah bir işçi ailesinin kızı olarak dünyaya geldi Gloria Jean Watkins. Ama biz onu küçük harflerle tanıdık: bell hooks. Anneannesinin adını aldı, ama harflerini bilerek küçülttü.

Çünkü onun için mesele kim olduğunu göstermek değil, ne söylediğini büyütmekti: “Benim adım değil, söylediklerim büyüsün.

Feminizmin herkes için olduğunu söylediğinde, onayladığımızı düşündüğümüz herkes aynı mı diye tekrar sormakta fayda olabilir. bell hooks’un herkesi içinde fabrika vardiyasında çalışan kadınlar, göçmen kadınlar, queer kadınlar da var…

Feminizmin vicdanı olan bu ses, belki de farkında olunmadan kurulan bir hiyerarşiyi devirir. Merakın en cesur haliyle bize “Gerçekten herkesi kapsıyor muyuz?” diye sorar. Herkesin eşit olduğunu iddia eden birileri varsa ve bu ses pozisyon olarak geniş bir etki alanından geliyorsa, farklılıklara ne kadar alan açtığımızı sorgulayarak başlayabiliriz. Belki de herkesin farklı görüşünü söylediği bir ortam yerine, herkesin sorgulamadan uyum gösterdiği bir aynılık peşinde koşuyoruz.

Kapsayamadıklarımızı fark etmeye ruhumuz ne kadar hazır?

* Judith Butler: Cinsiyetin Belası

1956’da Ohio’da doğan Butler, daha çocukken hahamlara “Tanrı neden erkek?” diye sormuştu.

Bu cümleyle felsefe sahnesine çıkışını da yapmıştı aslında. Yıllar sonra Gender Trouble’ı yazdığında (1990), artık sahne tamamen karışmıştı. Butler’a göre toplumsal cinsiyet doğuştan gelen bir hakikat değil, her gün tekrar ettiğimiz bir performanstı. Yani kadınlık, erkeklik, zarafet, güç, şefkat, sertlik… Hepsi öğrenilmiş, tekrarlanmış, oynanmış rollerdi.

Cinsiyet, aslında orijinali olmayan bir taklittir. (Gender is a kind of imitation for which there is no original.) Judith Butler

Bu cümleyle birlikte kadının kimliği sabit bir tanım yerine, her gün yeniden yazılan bir senaryoya dönüştü. Günün sonunda farklı dünyalarda hepimiz bir şekilde rollerimizi oynuyorsak, ironik bir tatta kendi oyunumuzun yönetmeni/ senaristi de olabiliriz.

Yönetim Kuruluna Üçüncü Dalga Lensinden Notlar

Kadını da personalara sıkıştırmayalım kısmında yakın bir yerlerdeysek, birkaç daveti masaya getirebilirim.

*1. Çeşitliliği dinleyerek başlayabiliriz.

“Diversity dashboard”lar üst yönetim sunumlarında ilgi çekici olsa da, kadın çalışan oranı beyaz yakalı sessizlik oranından daha hızla yükseliyorsa gerçek hikayeleri duymak için harekete geçebiliriz. Kurumlar diyaloglardan oluşuyorsa, dilimizi nasıl seçtiğimizle yolculuk başlıyor. Ve baskının sesi/ sessizliği yüksek çıktığında ne yaptığımız/ ne yapmadığımız kültürümüzü şekillendirecektir.

Tüm dönüşümler sancısıyla gelecek olsa da kollektif duruşumuzla birbirimize iyi gelebiliriz. Meselelerimiz çünkü sadece rakamlarla çözülemeyecek kadar karmaşık, o farklı seslere, otoritesi olmayan renklere hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var.

*2. Kadınların ‘oyunu’ oynaması değil, oyunu yeniden yazmasıyla değişeceğiz.

Kadınların erkeklerin kurduğu sahnede “daha erkeksi” davranarak yükseldiği kurumlar, kendi mitolojilerini finanse ederler. Eğer bir kadın güçlü görünmek için daha az empatik, daha çok kontrolcü olmak zorundaysa, oyunun kuralı hâlâ erkekçe yazılmış demektir.

*3. Farklılıklarımızla kalabiliyorsak iyi bir yerdeyiz.

Bir kurumda ortak değerler ve farklı sesler arasındaki denge hayatın içindeki diyaloglara yansımadıysa, eşitlik de anlamını yitirmiş olabilir.  Beauvoir, hooks, Butler — hepsi aslında aynı şeyi söylüyordu: Eşitlik, farklılığı koruyabildiğinde anlamlıdır. Buradan da psikolojik güvenliğe doğru geliyoruz, teori ve pratik arasındaki boşluğu tamamlayabilme niyetiyle…

Kadını sadece “var olan” değil, “var eden” olarak da görebilmeye ruhumuzun olduğu yerde kurumun kültürü, her diyalog ile yeniden kurulacaktır. “Çalışan anne”,  “Çalışan kadın”, “Kadın Lider” derken kimin zihniyetinden konuştuğumuzu tekrar küçük bir es vererek hatırlayabiliriz, ya da birbirimize hatırlatabiliriz.

Küçük Bir Selam: Dördüncü Dalga Ufukta

Kimliğin çoğul olabileceğini kabul ettiysek, şimdi sorunun başka bir perdesindeyiz: Kadının bedeni, sesi, arzusu dijital evrende kimin mülkiyetinde? Belki dördüncü dalga bir dalga da olmayacak… Önümüzdeki hafta kadının temsiliyetini değil, algoritmaların kadınlığı nasıl kurguladığını sormaya çalışacağız, daha çok bugünü ve gelecek öngörümüzü masaya getirerek…

Çalındığına inandığımız dikkatimizin yanına mahremiyetimizi de ekleyebilir miyiz? Sadece kadınlığın değil, insanlığın da yeniden tanımlandığı bir dönemdeyiz.

Evet sancılı ve evet umudumuz var  Çünkü hayattayız 

Mine, Urla

Mine Kobal Ok

Curious Thinker I Reimagining Leadership I Reshaping Culture