BİR ZAMANLAR İZMİR FUARI VARDI

İzmir Fuarı’ndan yola çıkan nostaljik bir anı, modern çağın iletişim ve kimlik sorunlarını “sinyal alma/verme” metaforu üzerinden anlatıyor.

BİR ZAMANLAR İZMİR FUARI VARDI

İzmir Fuarını bilirsiniz; altmışlar yetmişlerden ikibinlerin başına kadar ülkemizin en gözde, en canlı organizasyonlarından birisiydi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gruplar gelir, açtıkları stantlarda –pavyon denilirdi- kendi kültürlerini tanıtır, ürünlerini satardı vs. Fuar zamanı alanın içi hınca hınç dolu olurdu. İğne atsan yere düşmez. Birçok girişimci de on beş günlük sezon için mekânlar açardı. İşte doksanların başı ya da ortalarında bir fuar akşamı, elimde bir tost yiye yiye o dükkan senin bu dükkan benim gezinip duruyordum. Bir oyuncakçı dükkânı gördüm. Hani şu joystickli oyun kutuları, uzaktan kumandalı arabalar falan off deli şeyler var. Daldım hemen içeri ama dükkân kapıya kadar insan seli. Giremiyorum ki. O dönemlerde daha henüz öyle güvenlik kameraları falan çok yaygınlaşmamış. Dükkân sahibi de millet araklıyor mu ne yapıyor diye tedirgin. Kasanın başında bir yandan para alıp veriyor bir yandan da “Sayın müşteriler rica ederim kurallara uyalım, sinyaller alıyorum,” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Herif, daha doksanların başında entegre olmayı başarmıştı.

Ben hala daha sinyaller alamıyorum. Etrafımdaki kalabalıkları evet yorumluyorum, gözlerinden bakışlarından sözlerinden anlamlar çıkarıp birleştiriyorum, kendimce analizler yapıp yolumu bulmaya çalışıyorum ama tökezleyip yanıldığım o kadar çok ki. Hep en doğrulukla, hiç şaşmadan muhataplarımı tanımak istiyorum. Kime tutundumsa elimde kalıyor. Falaaddin’i de içeri aldılar, hepten boşluğa düştüm. Evet, düşüyorum, sonra “düştümse sana bakarken düştüm,” diyorum; şiirsel romantik hallerimle tutunamayışlarımı bile karizmatik kılmaya çabalıyorum ama ı ıh, olmuyor. Sonra duruşumu düzeltiyorum, ağaç yıkılmazsa yeri belli olmazmış diyorum, daha filozof daha kallavi laflarla şahlanan bir aygır gibi takılıyorum, sonra puf… Uçup gidiyor. Hep bir vestiyer var hep, bir mekân var, kapıda içeri girmeden evvel bana giymem gerekenleri sunan, davranışlarımın nasıl olacağına dair bir yönergeyi sunan. Hep bir vestiyer, hep o kruvaze ceketli adam.

Sonra bir gün yemişim senin ceketini, eldivenini, rugan ayakkabını deyip; soyunup çırılçıplak kaldım kapıda. Tam güvenlikler yetişeceklerdi ki anadan üryan daldım dünyalarına. Kimseyi anlamak zorunda değildim artık, kimseden mânalar çıkarmaya gerek kalmadı. Artık tüm gözler üzerimdeydi. Onlar düşünüyordu.

Evet, belki sinyaller alamıyorum, ama daha güzelini buldum; sinyaller veriyorum.

tevfik can küçükşahin

www.turkiyegunlugu.net