Böyle yerlerin aşinası sayılırım...
Buralar nasıl çalışır, müşteri nasıl söğüşlenir bilirim.
Mekanlara nasıl girilir, nasıl oturulur, nasıl davranılır ezberimdedir.
Konsomatrislerin beylik numaralarına yabancı sayılmam.
Deneyim sahibiyimdir.
Her şeyi gözlemleyerek, yaşayarak öğrenmişimdir.
*
Ankara pavyonlarında, batakhanelerinde çok yaşanmışlıklarım vardır. Yumruklu, bıçaklı, silahlı kavgaların içerisinde kalmışımdır.
Çok olayların tanığıyımdır.
Nezarethanelerin tahta sıraları defalarca döşeğim olmuştur.
*
Gençlik yıllarımızda; Maltepe'de, Çankırı Caddesi'nde bileğimizle, yüreğimizle, terbiyemizle birçok mekanın itibarlı müdavimi olduk.
"Hacıağaların" donuna kadar soyulduğu ortamlarda; renkli, maceralı, sevdalı nice geceleri sabahlara bağladık.
*
Hatırımız sayılırdı...
Kendimizi hiç bozmadık, kimselere bozdurmadık.
Bulunduğumuz yerde, it kopuk yanlış yapamazdı.
Patronlar, çalışanlar tarafından el üstünde tutulurduk.
Çok, çok uzun yıllar önceydi.
Şimdi o yaşananlar, gençlik anılarımız olarak geçmişte kaldı.
Eski gönül yaralarımız kalın kabuklar bağladı.
*
Bir müddet, konuşmadan oturduk.
Karşılıklı kadeh kaldırarak sustuk.
Göz ucuyla, rahatsızlık vermeden kadını süzüyorum.
Ellili yaşlarda olmalı; belki biraz az, belki biraz fazla.
Ortadan uzunca boylu, hafiften kilolu... Koyu siyaha boyanmış saçları düz taranmış, ortadan ayrılmış. Saçlar omuz hizasında... İnce, kavisli kara kaşlarının altında, makyajla daha da belirginleşen, büyük yuvarlak ela gözleri var. Elmacık kemikleri çıkık... Dolgun dudaklarına cart kırmızı ruj sürmüş. İncecik çeneli, gerçekten güzel bir kadın... Koyu mavi, omuzdan askılı bir elbise giymiş. Beyaz iri boncuklu uzun boynuna tam oturan bir kolye yakıştırmış; kulaklarına aynı renk küçük boncuk küpeler takmış... Elleri bakımlı, parmakları uzun, ince ve kırmızı ojeli.
*
Onun da beni merak ettiğinin, kaçamak nazarlarla ara ara bana baktığının farkındayım.
Beni alışılmış müşterilerden değişik gördüğünü, nasıl davranacağına bir türlü karar veremediğini hissediyorum.
Daha fazla böyle susup oturmak olmazdı.
Gül Hanım'ın sıkılmaması gerekiyordu.
Lafın ucundan tutmalıydım.
*
"İşler nasıl Gül Hanım, görebildiğim kadarıyla pek durgun."
Sessizliğin bozulmasına sevindiğini belli edercesine, hevesle konuştu:
"Gördüğünüz gibi işte... Dükkan iş yapmıyor... Belki üç gündür, belki de dört gündür kimsenin masasına oturmadım, kış aylarında çok daha iyiydi."
"Eviniz yakın mı bari, hangi semtte kalıyorsunuz?"
"Buraya çok yakın... Hemen arka sokaktaki aparmanın bodrum katında, küçücük bir dairede arkadaşımla birlikte kalıyoruz. O da burada çalışıyor."
Sözü ustalıkla kendisinden çevirdi, bana getirdi:
"Siz nerede oturuyorsunuz?"
İstanbul'da misafir olduğumu söyledim.
Akşam yaşadıklarımı, kendisine verdiğim güllerin hikayesini esprilerle süsleyerek anlattım.
Çok, ama çok hoşuna gitti.
"Ay sahi mi, ay sahi mi?" diye katıla katıla gülüyordu.
Öyle dümenden değil, candan gülüyordu...
*
"Böyle, sizli bizli konuşmayalım olur mu? Sohbetimiz daha samimi olsun... Birbirimize isimlerimizle hitap edelim, tamam mı Gül?" dedim.
Birden elimi tuttu.
"Ay çok yaşayın... Öyle ciddi bir haliniz var ki, size nasıl hitap edeceğimi bilemiyordum."
Karşımdan kalktı, yanıma oturdu.
Elimi tuttu, eğilip kulağıma fısıldadı:
"Sahi diyorum, çok anlayışlısın Mehmet... İyi ki geldin, iyi ki beni çağırdın, çok teşekkür ederim."
Kadın leylak kokuyordu...
*
Vakit gece yarısına akmıştı.
Mekanda müşteriler çoğalmıştı.
Sahneyi şimdi de genç bir kız almıştı.
Masalardan istekler gidiyor, türkücü kız istek yapılan türküleri söylüyordu.
*
"Dinlemek istediğin bir türkü var mı?" diye sordum.
İşaret ederek, garsonu yanına çağırdı.
Bana duyurmadan bir şeyler söyledi.
Fısıldaşmalarının arasına daldım:
"Gül Hanım'ın isteği olan türkü söylensin... Masamız eskidi, servisler yenilensin... Hanımefendinin şerefine, şöyle masamızı bir donatın bakayım."
Bir miktar para uzatıp:
"Bunu da sazcılara ver, kendilerini beğendiğimi söyle" dedim.
*
Gül yanıma iyice sokuldu.
Elimi, iki eli ile kavradı.
Bir ara bakışlarımız birleşti.
Gözlerinde minnet kıvılcımları.
*
Böyle mekanlarda, birlikte oturduğun kadını; kadının arkadaşlarına, mekanın çalışanlarına karşı yüceltmek gerekir, doğrusu budur.
Dilediği kadar kalması, istediğini içmesi, garsonların bol bahşişle sevindirilmesi; sanatçılara içki ikram edilmesi, sazcılara para saçılması, sahneye çiçek gönderilmesi adettendir.
Sizin saygınlığınızla, delikanlılığınızla ilgilidir.
*
Masaya davet ettiğiniz kadınla, el kol teması yapmayacaksınız.
Saygılı davranacaksınız.
Edepli olacaksınız.
İşin raconu böyledir.
Racona riayet ölçüsünde saygı görürsünüz.
İtibarınız olur.
*
Neşem yerindeydi, param çoktu.
Biliyorum; hesap hayli yüklü gelecekti.
"Varsın gelsin" diye içimden geçirdim.
*
Ödeyeceğim paranın muhtemelen yarısı, Gül'e aktarılacaktı, usul böyleydi.
Konsomatrisler böyle kazanırlardı. Mekana kazandırdıkları ölçüde kazanırlardı.
Bu gece paradan çok daha değerliydi.
Oldum olası para biriktirmek gibi bir huyum olmamıştır.
Para hayatımın ilk önceliği değildi.
*
"Holostik" düşünürüm.
Bugün yaşadıklarım, bu gece yaşayacaklarım; mutlaka birilerinin hayatına dokunacaktı.
Birilerinin hayatlarını değiştirecekti.
Hep öyle olmuştur.
Bakalım bu defa neler olacaktı?
Keyifle gülümsedim.
Bedenimi sarmalayan rahatlıktan memnundum.
*
Türkücü kız eliyle masamızı işaret etti, hafifçe eğilerek selamladı.
"Bu türkü Gül Hanım'dan Mehmet Bey için gelsin. Ben ve saz arkadaşlarım çok teşekkür ediyoruz. İyi eğlenceler diliyoruz" diyerek türküyü söylemeye başladı.
Kul Himmet'ten söylüyordu.
"Kahpe felek sana nettim neyledim,
Attın gurbet ele parelerimi.
En sonunda beni sılamdan ettin,
Yıktın mümkünümü çareleri mi."
*
Kızın genizden gelen buğulu bir sesi vardı.
Makama uygun okuyordu.
Bir ara Gül'le baktım; gözleri dolu dolu.
Belime sarıldı, başını göğsüme yasladı.
Şefkatle saçlarını okşadım:
"Sarhoş olmak yok Gül, sabaha daha çok var" dedim.
*
Vücut temasımızın kesilmesi gerekiyordu.
Kadehime uzandım.
Mahcup ses tonuyla tane tane konuştu:
"İlk defa böyle oluyorum, inan bana... Lütfen beni yanlış anlama... Ne olur hemen gitme, ne olur biraz daha kal" dedi.
Kadehlerimizi tokuşturduk.
"Daha buradayım, hadi iyiliğine içelim... Ne olacaksa olsun bakalım."
Toparlandı, manalı manalı baktı:
"Sen ne dilersen, o olsun Mehmet" dedi.
*
Yanlış anlamasından çekindim.
Beni serkeş pavyon müşterilerinden birisi sanmasını istemezdim.
"Ne olacaksa olsun" lafıma, farklı anlamlar yüklememeliydi.
"Dileğim, senin iyiliğindir Gül, başka ne olabilir ki... Sana gerçekten teşekkür ederim. Sayende unutulmaz vakitler geçiriyorum, sağ olasın."
*
Biraz sonra, kısa boylu kıvırcık saçlı, siyah takım elbiseli, kırmızı kravatlı, şişman bir adam masamıza yanaştı.
Kırklı yaşlarda görünüyordu.
Saygılı bir ifade ile kendini tanıttı:
"Abi adım Yakup. Mekanın sahibiyim. Hoş geldiniz" dedi.
Karşılık verdim:
"Hoş bulduk, teşekkür ederim Yakup Bey."
İçtenlikle sordu:
"Gül ablamız baş tacıdır. Nasıl iyi vakit geçiriyor musunuz?"
Aynı içtenlikle yanıtladım:
"Yakup Bey, bana değil Gül ablana sor" dedim.
"Eyvallah" dedi.
*
Masaya otuz beşlik bir rakı, meyve tabağı ve mezeler sıralandı.
Yakup oldukça samimi:
"Yanlış anlama abi, ikram bizdendir... Afiyet olsun. Bir emriniz varsa başım üstünedir. Söylemeniz yeterlidir" dedi
Yerimden hafif doğrulup:
"Eyvallah Yakup can! Ömrün var olsun, mekandan da hizmetten de şimdilik memnunum" diye karşılık verdim.
Adam ayrıldı.
*
Gül ile baş başa kaldık.
Keyfim yerindeydi; son günlerin bezdirici sıkıntısını üzerimden atmıştım.
*
Daha sabaha yıllar vardı.
*
Devam edecek.