COVİD-19

Çorumluları yeterince bilmeyenlere söyleyeyim; bizim Çorum ahalisi çok inatçıdır. İnadına da kavidir.

COVİD-19
(Ne kadar da çabuk unuttuk değil mi? Halbuki aradan sadece bir kaç yıl geçti. Covit salgını tüm dünyayı sarsıp salladığı zamanlarda, bizleri de korkutmuş, evlerimize hapsetmişti. Çok insanımızı kaybetmiştik... Salgının başladığı günlerde, aşağıdaki kurgu hikayeyi yazıp paylaşmıştım... Ülkemizin yaşadığı şu sıkıntılı günlerde, belki bir kişinin tebessümüne sebep olur diye, tekrar paylaşıyorum. Mutlu yıllar diliyorum...)
COVİD-19
Çorum'un önde gelen imalatçıları, leblebinin daha lezzetli olması maksadıyla araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) çalışması başlattılar.
Bu konuda, dünyanın ilk beş üniversitesi arasında yer alan, bilim yuvası Hitit Üniversite'sinden bilimsel destek aldılar.
Özellikle, Hitit Üniversitesi Kimya Fakültesi dekanı, Hadis alimi, İlahiyat Profesörü Sadullah Bey'den büyük yardım gördüler.
Nihayet:
Üç yıl süren titiz çalışmalar neticesinde, bir katkı maddesi elde ettiler.
Bu maddeye:
"Çorum vitamin Diyarı” adını verdiler.
Arkasına Çorum'un plakasını ekleyip:
Kısaca Çovid-19 dediler.
*
Bu marka ile dünyaya açılmak isteyen imalatçılar, İngilizcede (ç) harfi bulunmadığı için, maddenin ve patentin adını:
"Covid-19" olarak, Amerika Patent Enstitüsü'ne(United States Patent and Trademark Office) tescil ettirdiler.
Buraya kadar her şey tamamdı.
*
İyi de:
Covid-19'un içerisindeki maddeler, tedariki zor, çok pahalı maddelerdi.
Leblebiye katıldığında, leblebi maliyeti neredeyse Antep Fıstığı fiyatını geçiyordu.
Hatta daha pahalıya mal oluyordu.
Covid-19'lu, leblebi pek lezzetli oluyordu.
On sene geçse bile tazeliğini koruyabiliyordu, ama bu fiyattan leblebiyi kim alacaktı, kim yiyecekti?
Sorun çok büyüktü.
Mutlaka çözülmeliydi...
*
Leblebiciler, ilkin Ankara'nın yolunu tuttular.
Bakanlık bakanlık gezdiler.
Günlerce Ankara'da, İtfaiye Meydanındaki otellerde yatıp kalktılar.
Ankara'yı mesken tuttular.
*
Gündüzleri, Hacı Bayram'da dua edip, namazlarını eda eylediler.
Dualarını ettiler, adaklar adadılar.
Hayır lokması döktürdüler, güvercinlere yem serptiler.
Hatim zinciri için para harcadılar.
*
Geceleri, Ankara pavyonlarında sabahlara kadar efkâr dağıttılar.
Rakının, şarabın, viskinin dibine dibine vurdular.
Oluk oluk para harcadılar.
Konsomatrislerden dost tutanlar oldu.
Çankırı Caddesindeki mekânlara ortak olanlar oldu.
İsmi lazım değil, yaşlıca birisi, türkücü bir kadına imam nikâhını bastırıp, Çorum'da ev açtı.
Taze gelin, iki aya varmadan, komşu delikanlıyla işi pişirip memleketten kaçtı.
Kaçarken de Hacı efendinin üzerine yaptığı daireyi satıp, bi bavul altını kucaklayıp öyle kaçtı...
*
Bu duruma en çok Hacı efendinin yeni yetme oğlu üzüldü.
Yataklara düştü.
Doktorlar çare bulamadılar, nefesi kuvvetli hocaların duaları, muskaları bi işe yaramadı.
İnce hastalığa yakalandı dediler.
Oğlan iğne ipliğe döndü, sararıp soldu.
Ölümlerden döndü.
Üstüne üstlük, psikolojisi bozuldu.
Samsun Ruh sağlığı hastanesinde, epey bir zaman tedavi gördü.
*
Neyse, lafı fazla uzatmayayım...
Ankara'da, çalmadıkları kapı, uğramadıkları makam kalmadı.
Her deliğe girip, çıktılar.
Adamını bulup, Külliye'ye dahi ulaştılar.
Fakat nafile:
Dertlerine çare bulamadılar.
Sonunda:
"Bu iş olmuyo heeri " deyip, Ankara'yı boşladılar.
Kapılarında randevu için bekleştikleri, önlerinde el pençe divan durdukları siyasetçilere, bürokratlara ana avrat söverek, Çorum'un yolunu tuttular.
*
Çorumluları yeterince bilmeyenlere söyleyeyim; bizim Çorum ahalisi çok inatçıdır.
İnadına da kavidir.
Aklına bir şey koyduysa, ölür de ondan vazgeçmez.
İnadından asla dönmez.
Nuh da demez, peygamber de demez.
*
Misal mi istiyorsunuz?
Aha da Tekkeli Halil Tekkeşin Hoca.
Yenge iftarda mantı pişirmiş, Halil Hoca’nın canı o gün sıkkınmış, her nasılsa bi kere "Yemem" demiş.
Ağzında "Yemem" kelimesi fırlayıvermiş.
Deyiş o deyiş:
Halil Hoca, tam kırk senedir mantıya kaşık çalmıyor.
O derece yani.
*
Kısaca:
Siyasilerden, devletten umudu kesen leblebiciler, çözümü Müslümanlıkta aradılar.
Kerebigazi türbesine yüz sürdüler.
Bun Dede'ye mum diktiler.
Abuzak Sultan'a çaput bağladılar.
Akmanın Sait Efendi'nin ruhuna hatim okuttular.
Arap Bacı'ya fal açtırdılar.
Bahri Hoca'ya remil attırdılar.
Hacı, hoca; cinci, muskacı koymadılar.
Kapı kapı dolaştılar.
*
Doktor Deli Şükrü'ye gittiler:
Küfrü yiyip geri döndüler...
*
Adnan Türkoğlu'na vardılar:
Bol bol nasihat dinlediler...
*
Avukat Fahri'ye ulaştılar:
Beş saat dinlediler, ne dediğini bir türlü anlayamadılar...
*
Ahlatçı' ya koştular:
Donlarını zor kurtardılar...
*
En sonunda, Sakallı İsmail'e gitmeyi uygun buldular.
Ona danışmaya karar verdiler.
O günlerde:
Dünyanın başı belaya girmek üzereydi.
Bela ki ne bela; meşhur Covid-19 belası...
*
Sakallı İsmail'i, Orta Kapaklı'da, İpiçürüğün bağında yakaladılar.
Çaylar içildi, sigaralar tüttürüldü, leblebiciler olan biteni bir bir Sakallı İsmail'e anlattılar.
"Aman Ismayıl efendi, başımızı vurmadık daş galmadı. Çalmadık gapı bırakmadık. İrezil malamat olduk. Gamyon dolusu para harcadık. Durumumuz gayeten fena. Sevabına şu işe bi el at. Bi akıl ver. Ne varsa sende var, böyük bildik sana geldik. Bu bizim Covid-19 müşgülümüzü anca sen feraha çıharırsın" gibi laflar edip, sırayla konuştular.
Yalvar yakar oldular.
Lafı tamamladılar.
*
Sakallı İsmail hayli düşündü...
Sakalını sıvazladı. Atkuyruğu şeklinde uzattığı saçını çözdü, yeniden bağladı.
Çözdü bir daha bağladı.
Nihayet, lafı eline aldı:
"La gobeller, eyi çamur çığnamışınız, emme boşa çığnamışınız. Niye başdan bana gelmediniz. Siz heç Çini maçini eşitmediniz mi? Size golaylık varsa, ancak orda vardır... Varın gedin Çin gurbetine, derdinizin dermanı ordadır" diye aklındakini konuşturdu.
Leblebiciler kalakaldılar.
Düşünceye daldılar...
*
Şişman kısa boylu, kocaman göbekli Metin:
"Eyi söylüyon da Ismayıl abi. Biz nası gedeceek?.. Yol bilmek, iz bilmek. Dil bilmek, diş bilmek... İş paraya galsa golay mı golay... Emme Çin'e nası vasıl olacaaak?.. Mesarif heç umurumuzda daaal. Velakin oralarda telef oluruk. Mehmandarsız heç olmaz... Acap bi golayı var mıdır ki?" diye soracak oldu.
Sakallı İsmail çıkıştı:
"Onu da düşündük heralde yavrum Metinim!.. Vatan Partisinin başganı Doğu Bey benim eyi ehbabım olur. Hatırımı heç gırmaz. Gırabilemez... İstanbul'da, İstiklal caddesi var. Bildiniz daal mi? Hah iş de orda odagule binasının yanında, deva çıkmazı bulunur. Doğu Bey'i orda bulursunuz..."
Leblebiciler, birbirlerine baktılar. Başlarını öne eğdiler. Bir zaman sükût ettiler.
Sakallı İsmail güldü:
"Şaşırdınız mı lan dürzüler?.. Doğu Perinçek deyince siz ne belliyonuz?.. Tamam, aldığı rey aha bu bahçeyi doldurmaz emme, Çin'de etibarı çok yüksekdir. Çin'in gomünis partisinin en saydığı gişidir. Ve de Mao denen herifin gangardaşı olur. Şimdi size bi mektup yazacaam. İstanbul'da Doğu Bey'i bulun, selamımı iledip, mekdubumu ulaştırın... Gerisine, ötesine berisine, inciine boncuuna garışmayın" diye sözünü bağladı.
Çabucak bir mektup yazıp:
"Alın la gobeller" diye leblebicilerin eline tutuşturdu.
Adamlar ses çıkarmadılar; boyun büküp, teşekkür edip ayrıldılar.
*
Sakallı İsmail arkalarından:
"Heleee, heleee; hele goduklarıma hele" diye söylendi.
"Sizin de Covid'inizin de" diye küfrü bastı.
Keyiflendi.
İpiçürükle bir hayli gülüştüler.
*
Akşam inmiş, hava ayaza çekmişti.
Kandil Kaya tarafından acı bir yel kopmuştu.
Sobaya odun atıp, üzerine çaydanlığı sürdüler.
Sakallı İsmail, özenle sigarasını sardı, ateşledi.
Uzaklarda bir yerlerde, köpekler ürüyordu.
Kendi alemlerine daldılar...
*
Leblebicilerden birisi, Halil anlatıyor…
La arhadaş, ilkin Sakallı'ya heç inanasımız gelmedi. Biziminen aleniyo sandık. Emme naçarlıktan mecbur olduk. Üç arhadaş, Sakallı'nın mekdubunu kucaklayıp İstanbul'a vardık. Adreseyi bulduk. Galemi mahsusa mamırına mekdubu verdik. Anında bizi, Doğu Bey'in huzuruna çıkardılar. Hedaya leblebilerimizi verdik... Çaylarımız geldi. Doğu bey mekdubu ohudu. “Siz heç merak edmeyin Çorumlular. Ben icabını yaparım. Sakallı Ismayıl nası, eyi mi?“ deyiverdi. Össaat iraatladık... Goltuklarımız gabardı. Bi gırışdık, bi gırışdık ki sorma getsin... İçimden, “Ulan helal olsun sana Ismayıl abi, etibarınla çok yaşa” dedim. Doğu bey paşaportlarımızı sordu, olduğunu söyledik... Zile bastı, gençten bi gobel içeri girdi: “Çorumluları Çin gonsolosuna götürün. İşlerini golaylaşdırıp vizelerini versinler” talimatını bastı... “ Çin'e vardığınızda sizi garşılayacaklar, zor işinizi golay gılacaklar. Siz orasını heç düşünmeyin, adınızı Çin hökumetine bildirecaam... Varın yolunuz açık ola” deyi ilave eddi. Hep berabar galkdık. Eline varıp, teşekkür ettik. Doğu Bey: “Sakallı Ismayıl’a selam söyleyin. Gendisine gücendiğimi deyin. Ne arıyo, ne soruyo” diyerekden bizi yolculadı. Yanımızdaki genç gobelinen Çin gonsolosluğuna vardık. Paşaportlarımızı verdik. Lan daggasında vizeyi aldık ya... Şaşırdık galdık arhadaş! Sakallı Ismayıl abiye duayı sallıyok ki, arasına arpa denesi sıımaz. Uzatmayım, Çorum'a döndük... Teyyare bilatlarını kestirdik. Haftasına, gısmet olursa, üç arhadaş Çin diyarına uçacaaak. Biz bu Covid-19 yoluna kelleyi basmaya hazırık... Ölürük de dönmek. İnadımız sağ olsun!.. Bunca para harcadık. Varsın inceldii yerden gobsun heeeri..."
*
Leblebiciler memlekete döndüklerinde, Sakallı İsmail'i, müdavimi olduğu kahvehanede bulup, Doğu Perinçek'in selamını ilettiler.
"Ismayıl abi, Çorum Çorum olalı senin gibi esaslı bi adam daha görmedi. Allah senden razı olsun" gibi övgü dolu sözlerle teşekkür üstüne teşekkür ettiler.
Sakallı İsmail:
"Hele bi gedin gelin de öyle gonuşuruk. Heç merak edmeyin. Doğu Bey, zabahleyin telefon eddi. Sizi orda garşılayacaklar. Gedeceniz günü bana deyin. Doğu Beye iletiyim. Haydi, yolunuz açık olsun " diye adamları, başından savdı.
Konuşmaları merakla dinleyen Sinanların Mehmet sordu:
"Ne iş?"
Sakallı omuz silkip yanıtladı:
"Yok bi şey la... Gobeller Çine gediyolar da, öylesine uğramışlar."
Az sonra:
“Hele hele! Hele dürzülere hele” diye, ellerini dizlerine vura vura kahkahalarla gülmeye başladı.
Sinanların Mehmet, yanındaki adama eğilip:
“Sakallı gine dellendi, civatayı sıyırdı... Hadi hayırlısı” dedi...
*
Leblecici esnafından Salih, Metin ve Halil, akşamüzeri Çine gitmek için İstanbul'dan uçağa bindiler.
Uçağa binmeden bir gün önce Sakallı İsmail’e telefon açıp haber vermişlerdi.
Tarih, Dokuz Ocak 2020.
Dünya, Covid-19 belasına adım adım yaklaşıyordu…
*
Uçakta yan yana oturuyorlardı.
Salih sıkıntılı bir şekilde:
"Acap gaç saat soona varırık ola?"
Metin kaygılı:
"Birine sorduydum da yedi sekiz saat sürer dediydi emme bilemiyom."
Salih:
"Essah mı diyon la? Ulaaa!.. Bunca vakit geçer mi heeri... Yandık arhadaş!.. Vallaha yandık ki, yandık.”
Pencere kenarında oturan Halil, kara sakalını sıvazlayıp, lafa girdi:
"Gorhuyonuz mu la yoosam?"
Metin Çıkıştı:
"Niye gorhalım oolum? Teyyareye yeni mi biniyok?"
*
Aslında üçü de tedirgindi.
Kaygılıydı.
Çin onlar için bilinmez bir diyardı.
Konuşmayı kestiler.
Önlerindeki mecmuaları sıkıntılı sıkıntılı karıştırmaya başladılar.
Her birinin aklı başka yerlerdeydi...
*
En zenginleri Salih'ti...
Söz ondan biterdi, ona uyarlardı.
Diğerlerine belli etmiyordu ama Salih’in canı çok sıkılıyordu.
"Ulan Ismayıl, ulan sakalı bitli, eddin bize edeceeni. Ulan ocaaan bata. Ne işimiz var bizim Çin ellerinde? Allem eddi gallem eddi, gendimizi aha da teyyarede bulduk" diye kendi kendine söylendi.
Kafası karma karışıktı.
"Ya bizi orda bi garşılayan olmasa ne yaparık, ne ederik" diye düşünceye daldı.
Sonra kendini:
"Paramız var, pulumuz var. Çok şükür. Olmadı, geri döner gelirik" diye teselli etmeyi başardı.
Doların yeniden yükseldiği aklına düştü:
"Ulan durnayı bu sefer gozünden vurduk, vurduk ki, tam vurduk anasını satayım, bu sefer gamyonunan para gazandık" diye söylenip, gülümsedi.
Gamı, kasaveti dağıldı.
Aklına:
Ankara'daki sevgilisi Hülya geldi.
Hülya'nın yeni yetme bacısı Sevda geldi.
Mis kokulu tomurcuk Sevda.
Sevda’nın:
“Enişteciğiiim!” diye kollarına atılmaları, boynuna sarılmaları geldi.
Şakalaşma bahanesiyle, minicik memelerine dokunmaları geldi.
Tomurcuk Sevda'nın, manalı manalı bakışları geldi.
Kıbrıs'a gitmeleri, Ankara barlarını dolaşmaları geldi.
Acaba şimdi Hülya ne yapıyordu?
Tomurcuk Sevda onu özlemiş olabilir miydi?
"Ah keşke" diye iç çekti...
Düşüncesi bile hoştu.
Hazla gerindi...
Ferahlamıştı.
*
Uzandı, Metin'i dürttü:
"Uyudun mu la dürzü?"
Metin:
"Yok heeri Salih Ağa... Ne uyuması? Ecicik dalmışım, o gadar."
"Dönüşde gıbrısa gidek mi emmoğlu?"
"Gedelim la! Anasını satayım."
Halil hemen lafa girdi:
"Gidek de gine gumarda soyulak öyle mi?.."
Salih öfkeli:
"Olum sen gumara dalınca gozünü gan bürüyo... Oturdu mu galkmayı bilmiyon... Bilekcek de neymiş? Utuluyon işte... Sana kaç yo dedim, makinelerde ufak ufak oyna deyi. Laf dinemiyon ki geyik!"
Halil bozulur gibi olsa da cevap vermedi...
*
Metin gerginliği gidermek maksadıyla, lafı değiştirdi:
"Girne'de gece gulübündeki garılar nasıydı daal mi? Bağlara da garı getittiriyok emme, bunlar bi başkaydı heeri... Mosgova’da bile böylelerine rastlamadıydık daaal mi Salih ağa? Hele zenci garılara ne demeli aboooo! "
Salih hevesle:
"Ne diyonuz la gidek mi gobeller?"
Diğerleri istekle:
"Gidek, gidek" dediler.
Salih, Halil'e bakıp:
“Emmevelakin, gumar benim dediim gibi oynanacak. Söz mü la? "
Halil yarım ağız:
"Eyi, tamam, anadık gardaşım, anadık Salih Ağa" dedi.
*
İçinden, Salih'in yedi sülalesine saydırdı...
Aklına Salih'in dul bacısı Tombul Hatice düştü, Tombul Hatice ile gizli gizli yaşadıkları düştü.
Tombul Hatice'nin cilveleri düştü.
Çırılçıplak halleri düştü...
İçi bi hoş oldu.
Gülüverdi.
Salih:
"Ne gülüyon la godoş?.."
Halil toparlandı:
"Aklıma bi şey düşdüydü de ona güldüydüm heeri... Niye hemen azarlıyon ki Salih Ağa?"
*
Bir ara, uçak sallanmaya başladı.
Korkuyla birbirlerine baktılar.
Sonra, kıpır kıpır bir şeyler okuyup, ellerini yüzlerine sürdüler.
*
Salih, Metin ve Halil, kırklı yaşlardaydılar. Üçüncü göbekten esnaftılar. Ortaokuldan sonra, babalarının yanında tezgâha geçmişler, babalarından sonra da kasaya oturmuşlardı. Hali vakti yerinde; evli barklı, çevrelerinde namuslu ve dürüst esnaf olarak bilinen adamlardı... Ortak çok iş yapmışlardı. Daha otuzlu yaşlarında hacı olmuşlardı. Namazında niyazında kimselerdi...
Çorum onları öyle tanırdı. Halbuki asıl kazançları faizdi. Kendileri ortada görünmezlerdi. Çorum kuyumcularından birisi, onların namına paralarını işletirdi. Darda kalan zavallıların evlerini, tarlalarını, bağlarını yok pahasına satın alırlardı, yok pahasına kapatırlardı...
*
Bir müddet sessiz kaldılar.
Salih:
"Bu yol bitmez ehbab. İçek mi la" diye sordu.
İçmeye karar verdiler.
Hostesi çağırıp, en kalitelisinden viski söylediler.
İçtikçe neşelendiler.
Neşelenip, daha da içtiler.
Kaygılarını unuttular.
Sohbete daldılar.
Akıllarında ne Covid-19 kaldı, ne gidecekleri yer kaldı.
Sonunda...
Sızıp kaldılar.
*
Metin anlatıyor...
Sarsıntıynan uyandım. Bi ara nerdeyim fehmedemedim... Soona aklım başıma geldi. Teyyare indi heralde dedim. Bakdım, Halil ilen Salih hala uyuyolar. ”La galhın dürzüler geldik” deyi kakıştırdım. Zor gücele uyandılar. Ulan teyyarede emme içmişik... Kafam İsgilip sepeti gibi bomboş... Teyyare nihayet vardı, körüğe yaslanıp durdu... Neyse, el bagajlarımızı yüklenip, sallanı sallanı körükden çıkdık. Paşaportlarımızı damgaladıp yörüdük. Yörüdük ki gardaşım, bi insan seli havsala durur. Herifler bi havaalanı yapmışlar içine Çorum sığar; hadda artar bile... Afalladık galdık… Elimizde bavullar öyle mal mal, sağa sola bahınıyok. Ya biri gelip garşılamazsa deyi, gorhudan dokuz doğuruyok… La çok sürmedi, yanımızda birden bi çocuk peydah oldu. Elinde adlarımız yazılı bi levha... Gülerekden "Hoş geldiniz, benim adım Çoi, sizin rehberiniz ben olacaam" deyip, eğilmez mi?.. Lan işde o dakka dünyalar bizim oldu... Femferah kesildik. Çocuk dediysem bildiğimiz çekik gozlü çinli adamı. Türkçe gonuşuyo ki sular seller gibi... Türkçe gonuşuyo dediysem, tabii bizim gibi daael. Ecik gonuşması tutuk, Tosyalıları andırıyo... Bozukca. Oluversin. Herkez bizim gibi eyi gonuşacak daalye?.. Velhasıl, alandan dışarı çıkdık. Çoi bizi, şapgalı şofürlü böyük bi hususi arabaya bindirdi. O öne oturdu biz arhaya kurulduk, yola revan olduk... Lakin get get yol bitmiyo. Get get yol tükenmiyo. Etrafa seyre daldık. Vay babam vay!.. O caddeler, o binalar, o galabalıklar… .Anladmaya lisan yetmez, dil dönmez... Say ki mahşer yeri... Nihayet, gabısında polislerin bekledii yuusek bir binanın ouünde indik. La polisler bize selama durmasınlar mı? Şaşırıp şapşala döndük. Çoi bizi asansöre bindirdi. Hele bilmem gaçıncı katta bize bi daire açtı ki görmelere mahsus, de ki saray yavrusu, de ki Çorum valimizin makam dayresi... "Şimdi siz ecik istiraat edin. Ben aşada bekliyom" dedi, getti...
Yıkandık, bi eyice yunduk. Zerhoşlukdan gendimizi epeyice bi sıyırdık... Çamaşır deeştirdik. Sakallı Ismayılı, Doğu Beyi bi hayli övdük. Gendimize güvenimiz geldi ki tam geldi. Moralmanımız şahlandı. "La acap çinli garılar nasıl ki, Çoi'ye bi sorsak mı?" deyip, gülüştük bile... Soona aşşaa endik. Endik ki Çoi Efendi garşımızda gulerekden duruyo. Ulan şu Coi'ye bi ganımız ısındı ki sorma getsin... Vallaha eyi bi bahşişi hak eddi dürzü... Her şey tıkırında.
Bi de şu Covid-19 işimiz olursa var ya, Gıral da biz oluruk vallaha, padişah da biz oluruk billaha...
*
Halil, yanındaki Salih'e eğildi:
"La Salih Ağa, La emmoğlu, teyyareye bindik gece, aha şimdi gine akşam oluyo... Açlıkdan ölüyom gardaşlık naapsak ki?.."
Metin lafa girdi:
"Ben de acıkdım. dooru dürüs gursamızdan bi şey geçmedi. Teyyarede yediimiz iki sokum bi şey... Vallaha gozüm gararıyor arhadaş... Coi gardaşa desek mi ola?"
Halil kaygılı:
"La bunlar, kedi medi, yılan mulan, böcük möcük her bişeyi yiyolarımış. Öyle duyduydum."
Metin telaşlı:
"Essah mı diyon la... O zaman pisküüt falan aldırak. Ekmek mekmek bulak. Napalım acı zulum yerik."
Salih, karşısında oturan Coi'ye:
"Coi bey, içimiz gıyıldı. Bi logantaya getsek mi?.. Bi çorba filan içsek mi ki?.."
Coi güldü:
"Ne yemek istersiniz? Sizi Türk lokantasına götüreyim mi?"
Halil heyecanlı:
"Amanı biloyon mu Coi gardaşım amanı!.. Hemi deTürk lokantası öyle mi?.. La sen var ya sen! Vallaha da billaha da adamın gıralısın. Allasen bi yolunu bul da Çorum'a bi iniver. Seni guş südüyle beslemezsek adam daalik. Mesarifi, müsarifi sen heç merak etme. Teyyare bilatlarını heç düşünme. Parasından gorgma gardaşım... Neyse biz öderik. Öyle dael mi Salih ağa?"
Salih yalvarırcasına:
"Vallaha çok eyi olur Coi Bey. Buyur Çorum’a hele bi gel... Evvela şu garnımızın bi çaresine bahalım da gerisi golay. İçimiz gıyıldı. Logantanın hesabı bizden. Sen heç orasını, parasını neyi düşünme."
Metin onayladı:
"Helbet canıım. Para itin olur Coi gardaşım!"
Halil pekiştirdi:
"Parasına goyum!.. Garnımız doysun da."
Coi gülümsedi. Ayağa kalktı:
"Hadi buyurun gidelim o zaman" dedi.
Çin Dışişleri Bakanlığı konuk evinden çıktılar.
*
Salih anlatıyor...
Epeyi bi gettik. Her yer ışım ışım ışıldıyo. Gocaman gocaman binalar ki, gormelere mahsus. Her birisi farglı farglı ışıklarınan süslenmiş. Bazı binaların cephesine, rengli rengli, ışıglı ışıglı şahmeran ecdarhası tasvirleri yanıyo... Galdırımlarda insanlar yörüyo ki, ne yörümesi?.. İnsanlar sel olmuş karşılıglı akıyolar. Ben Rusun mosgovasına da geddim emme buranın yanında heç galır. İstanbul mistanbul hekaye... O nası caddeler öyle?.. Gepgeniş, tertemiz. Sonunda arabamız, vardı vardı bi binanın ooünde durdu… Şabgalı şifer, selama geçip, gapımızı açdı. Anaaaa!.. Logantanın gabısında vallaha da billaha da Çanakkale yazıyoo ya la. La gardaşım, ossaat gozüm yaşardı. İçeri bi girdi ki ışıl ışıl gosgoca bi salon. Depeleme insan dolu, İçinde top dep oyna. O gadar geniş... Bembeyaz esvaplı ve de eldivanli bi garson, bizi pencere ooünde geniş bi masaya buyur eddi... Besbelli, bizim Coi gardaşımızı, burda eyi tanıyolar. Yok, arhadaş! Bu Coi, gendine rehber dedi emme, elllaaam rehberden öte bi kişi. İki de bi "inşallah" diyo..."Gısmet" diyo... Bu Coi var ya bu Coi, garanti Müslüman ve de din gardaşımız... Şart olsun Müslüman olub olmadıını soracaaam... Yuvarlag Masaya yerleşdik... Garson, heç çinlilere benzemiyo. Oümüze yemek listesi olan defderlerden goydu... Türkçe, "Hoş geldiniz Coi Bey" demesin mi arhadaş; şaşkınlıkdan dilim duduldu; lal oldum galdım...
*
Metin heyecanla ayağa fırladı:
"Vay gardaşııım! La sen Türk müsün yoosam! Ula Seni yaradana gurban olurum... Nerelisin emmoğlu la?.. Senin adın neydi ehbab?"
Salih, Metin'in ceketinden çekerek, yerine oturttu.
"La dürzü bi sakin ol la!" diye azarladı.
Garson şaşkın...
Coi ile bakıştılar. Coi hafifçe başını eğdi.
Garson gayet saygılı:
"Hoş geldiniz efendim. İsmim Yaşar, Amasyalıyım" dedi.
Halil sevinçle:
"Amanııın... Hemi de Amasyalıymış. Öz be öz hemşerimiz oluyomuş. Gadasını aldııım Yaşar abi, nasıl buldun da taa buralara geldin la?.. Amasyanın içinden misin abiii? Benim orda çok tanıdıklarım var... Kimlerdensin ola? "
Salih hiddetlendi:
"La goduum bi sus la!.. Adamı irezil, malamat ediyonuz. La şart olsun bi daaha siziynen bi yere gedersem..."
Coi'ye döndü:
"Coi Bey, Allasen gusura bakma. Bu ayılar aha böyleler iş de. Yol bilmezler, yordam bilmezler, bildiğimiz Kargı yaylası ayısı bunlar..."
Coi gülümsedi, duru bir Türkçe ile:
"Estağfurullah... Keyfinize bakın" dedi.
Metin kırgın:
"Gızma heeri Salih ağa! Birden heyecanlandım napıyım?.. Sen galk taaa Çanakkalemizden gel burda loganta aç. Taaa Amasya’dan gel buralarda garsonluk yap. Daal mi la Halil?"
Halil tastik etti:
“Metin dooru söylüyor Salih Ağa, heyecanlandık… Hem ayı lafı heç eyi olmadı. Çoi Beyin yanında bizi azarlama, bize ayı muyu deme heeri... Vallaha ayıp oluyo...”
Salih lafı değiştirdi:
“La göbeller şuraya bi dükkân emme eyi geder... Bunca adama leblebi mi dayanır?.. Ne diyonuz la? Çoi Bey bize yardımcı olur.”
Çoi Beyin elini tuttu:
“Yardımcı olursun daal mi Çoi Bey? Sana da hisse veririk, sen orasını heç düşünme...”
Çoi şaşkın ve sıkıntılı:
“Tabii, tabii inşallah” deyip, lafı geçiştirdi.
*
Halil, ne zaman Salih'e kızsa; aklına hep Salih'in kız kardeşi Tombul Hatice geliyordu. Uğrun uğrun Çorum'dan kaçmaları, Terzi Köy kaplıcalarında kalmaları, daha neler neler geliyordu...
"Yörü yavrum Salih. Ben bunun acısını bacından çıharmasam, ben de adam daalim; banada Halil demesinler... Hele bi Çorum'a ulaşak, boynuzuna boynuz ulamazsam şerefsizim" diye söylendi.
Sakalını sıvazlayıp, İçin için güldü.
Salih dik dik baktı:
"Gine ne diyon la? Gendi gendine ne gonuşuyon oolum?"
Halil tedirgin:
"Heç bi şey, Salih ağa. Covit-19 işini düşünüyom da... Gendi gendime gonuşmuşum. Sen kulak asma bana... Şu bizim iş bi oluverse, durnayı gözünden vururuk daal mi Salih Ağa?"
*
Metin anlatıyor...
Öyle bi acıkmışık ki, çatlayıncaya kadar yedik. Yemekler aynı bizim Özler logantasının yemekleri... Üsdüne paklava isdedik ki, vallaha emsali Antep vilayetinde bulunmaz. Salih dürzüsü tam üç dabak yedi. Öone paklava masafını goysalar bana mısın demez. Halis ayı... Bi de bize ayı diyo... Bu aralar eyicene gudurdu. Sırık gibi boyuna, garga gibi bunnuna bakmıyo da habire beni azarlıyo. Ulan geyik, yolu yordamı sen mi belledeceen bana... Üç guruş variyedin ziyade deyi, başımıza candarma çavuşu mu kesildin gavat!… Pek zoruma gediyo emme, mecbur aşşadan alıyom. Gurbet ellerinde dadsızlık çıksın isdemiyom. Hele bi Çorum'a varak, ben biliyom edecami. Hele Halil'e ne demeli? Boyalı sakalına, gocaman gamburuna tükürdüğüm Halil’e ne demeli? Salih dürzüsünün yağcısı kesildi. Boyum gısa, ecik de şişmanım deyi beninen alay edip duruyolar. Şu Covit işi bi olsun, Halil godoşunu ortaklıkdan atmasam adam daalim. Zati yabdırdığı dayreleri satamıyo. Yakında cortlar bu Halil. Gardaşı İbraaam desdekliyomuş, emme nereye gadar... Günahı boynuna, Tombul Hatçayınan da araları eyiymiş. İşi bişirmişler. Herkezin dilinde... La acap bu Salih dürzüsü duymadı mı ki... Yoosam duydu da, duymazlıkdan mı geliyo? Ulan eğer öyleyse, bu Salih tam deyyus. Deyyusun da önde gedeni, ip dutanı, sancak daşıyanı... Bacısının hovardasını yanında daşıyo. Tuu senin midene sohuyum Salih!.. Yavrım Salih! Sen Angaralı Hülya deyi, ölüm ölüm ölürken: Halil, bacın tombul Hatça'nın yangınına etfaiye neferi olmuş... Zabah aaşam suluyo...
*
Salih, sandalyesini tutup salladı:
"La Metin yavrım nerelere daldın gine, hayırdı?.."
Metin toparlandı:
"Yok heeri Salih ağa. Gannım doydu ya... Az biraz rehavet bastı. Mayışmış galmışım. Emme yedik ha... Garnım bi şişti ki, nefes alamıyom vallaha... Halilinen Coi nerdeler ki?"
"Dışarı cüvere içmeye çıkdılar."
Metin Kaygıyla sordu:
"Hesabı neddiniz la Salih Ağa?"
Salih elini salladı:
"Ohooo! Sen dalmamış, gan uyhulara yatmışın Metinim. La hesabı Coi Bey ödemiş ya..."
"Nası yani?.."
"Tuvalete gedme bahanesiyle, Amasyalı garsonu, yanıma çaaarıp hesabı isdedim."
"Eeee?.."
"Eeesi, Çoi ödemiş işde..."
Salih heyecanla devam etti:
"Bu bizim Coi var ya. Meğerim on sene Türkiyemizde yaşamış. Çin gonsolosluklarında vazife gormüş. Herif Çorum'a bile gelmiş. Alacamızın höyünü bile gezmiş."
Metin şaşkın:
"Essah mı diyon la?"
*
Tam o sırada...
Çoi ile Halil masaya geldiler. Konuşmayı kestiler.
Biraz sonra Kahveler geldi.
Salih:
"Çoi Bey kesene bereket, çok sağ olasın da, hesabı biz göreydik eyiydi. Mahcıp eddin bizi vallaha" dedi.
Coi ciddiyetle, tane tane konuştu:
"Çin Halk Cumhuriyeti'nin misafirlerisiniz. Bu harcamalar, devlet tarafından karşılanıyor. Şimdi buraya geliş nedeninizi anlatırsanız. Size yardımcı olmak için gerekeni yapacağım. Bunun için görevlendirildim."
*
Afallayıp kaldılar...
*
Uzun uzun olanı biteni anlatılar.
Coi, izinlerini alıp telefona ses kaydı yaptı.
Kendilerini dinledikten sonra:
"Şimdi konuk evine gidelim. Yarın saat 10'da buluşuruz. Getirdiğiniz evrak, konu ile ilgili tedarik listesi, laboratuvar raporları, leblebi numuneleri ne varsa bana verirsiniz. Dairenize üç tane cep telefonu bırakıldı. Çin Komünist Partisinin hediyesidir. Numaram kayıtlı. Dilediğiniz saatte beni arayabilirsiniz" dedi...
Çorumlular ayağa fırlayıp hazır ol durumu aldılar, saygıyla:
"Tamam...Tamam" dediler...
*
Sabah Salih, arkadaşlarını uzun uzun tembihledi:
“Gardaşlar, şimdiye gadar işimiz eyi getti... Eyi gedeceğe de benziyo. Bu Çoi Bey öyle sıradan bi herif daal... Yanında dikkatli olalım… Aman saygıda gusurumuz olmasın. Adam bize cedit telefonlar bile hediye etti. Onun yaptığını baba olouna yapmaz. Bedavadan yedirdi, içirdi... Gırallar gibi ağırlandık. Mahcıp eddi. Ezik ezik ezdi bizi… Gendimizi ve de Çorumumuzu guççük düşürmeyelim...
Bu Çoi Beyi eyi dutak arhadaş!.. Herif buranın ali gıran baş keseni... Belli mi olur? Belkim de burda ortak dükkân mükkan açarık… Çorum’a varınca hele bi düşünek, Sakallı Ismayıl abiye danışak… Vakit tamam, haydi şimdi aşşağa inek. Anlaşdık mı la gobeller…”
Metin:
“Tamam” dedi.
Halil:
“Dooru diyon Salih Ağa, haklısın” diye onayladı.
Lobiye indiler.
*
Çoi onları güler yüzle karşıladı:
“Günaydın, rahat ettiniz mi” diye sordu.
Covid-19 ile ilgili evrakları, numuneleri, laboratuvar analizlerini, tedarik listesini; ayrıca hediye getirdikleri leblebi paketlerini Çoi Beye verdiler.
Çoi, kelimelerin üzerine basa basa anlattı:
“Şimdi bu evrakları ve numuneleri, ilgililere ileteceğim... Laboratuvar tetkikleri sanırım Wuhan’da yapılacak... Neticeye ulaşmak haliyle zaman alacaktır...”
Salih kaygılı:
“Çoi Bey, çok uzun sürer mi?”
“Bir şey söyleyemem. Yine de en az bir hafta sürebilir. İster kalır beklersiniz. Dilerseniz, sonucu Ankara Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçiliği Ticaret Ataşeliğinden alabilirsiniz. Size orada her türlü kolaylık sağlanacaktır.”
Çorumlular birbirleriyle bakıştılar.
Bakışarak anlaştılar.
*
Salih sözü aldı:
“Çoi Bey, bir iki gün olsa möhim daaal... Beklerik. Velakin madem işimiz Angara’da çözülüyor, biz heç beklemeyelim. Size de daha fazla yük olmayalım... Allah razı olsun... Yedirdin içirdin, bizi mahcıp ettin. Türkiye’den bi emrin olursa başımızla beraber. Biz bu eddiklerinin aldında galmayız. Müsaade edersen biz gedelim. Acap bugüne teyyare var mıdır ola?”
Çoi:
“Önemli değil. Kısmet olursa daha çok görüşürüz. Ben şu uçak işine bir bakayım” dedi, yanlarından ayrıldı.
*
Sessizliği Halil Bozdu:
“Eyi gonuştun Salih Ağa... Vallaha bu Çoi Beyin hakkı ödenmez. Geldik, yedik içtik, paşalar gibi hörmet gördük. İşimiz rast geddi ki anca bu gadar olur. Bizim bu iş olacak gibi… Bu memlekette çok iş var arhadaş… Çoi Bey olduktan soona biz burada her işi golaylarık.”
Metin, lafı ele aldı:
“Vallaha öyle… La göbeller hele bi Çorum’a varak da burda dükkân açma işini bi gonuşak. Diğer esnaflara bi danışak. ”
Salih’e bakarak:
“Salih Ağa, Şu Coi Beyin cebine biraz para gıstırsak mı? Eyi olmaz mı? Adamı tamamen gendimize bağlarık ne diyon?.. Hem eddiklerinin aldında galmamış oluruk... Bizim işe tam sarılır. ”
Salih hiddetlendi:
“Olum size ayı deyince gızıyonuz!.. Ayıya gurban olun. La herif devletin görevlisi… Olacak işimizi olmaza mı sokacaanız. La Metin sen heç adam olmayacaan mı gavat?..”
Metin utancından, kıpkırmızı kesildi.
İçinden Salih’e sunturlu bir küfür savurdu.
*
Çoi:
“Saat 14’te Ankara’ya uçak var. Sizce uygun mu?..”
*
Salih anlatıyor...
Teyyare vakti yakındı. Hemen toparlandık. Çoi Bey bizi hususi arabasıynan havaalanına bırakdı. Gendisiyle vedalaşdık. Vallaha arhadaş, öz gardaşımdan ayrılsam anca bu gadar üzülürdüm. Adam her yerde, her millette adam… Bu Çoi Bey de adamın hası… Bizim ayılar anlar mı? Heç zannetmem. Şu Covit-19 işi bi olsun, ikisini de ekerim... Bunnarınan iş yapılmaz. Çoi Bey bana yeter. Bu dürzülerin ağaz kokusunu çekecek daalim. İşi ben görecaaam, onlar ortak olacak öyle mi?.. Gizliden Angara Çin elçiliğinden işi araştırırım. Ben olmasam bu dürzüler heç bi işi halledemezler. Heç bi yere gedemezler. Ulan şu Sakallı Ismayıl’a da helal olsun. O olmasa biz buraları bulamazdık... Hele memlekete bi varayım, ilk işim Sakallıyı bulmak olacak. Bi daha Sakallının uğrunu kesersem adam olmayım... Hülya’yı ille de Sevda’yı çok özledim. Keşke burdan hedayeler falan alsaydım. Vakit olmadı ki… Neyse, Angara’da bi şeyler yakıştırırım artık.... Sevda ne gadar da serpildi gözelleşti. Bana bi hoş bakıyo… Hülya’dan uğrun verdiğim bin dolar işe yaradı herhal... Daha da veririm, canımı isdesin, vallaha veririm... Ben bu Sevda goncasını bi şekilde gandırırım. Hülya fargında olsa ne olur? Geçimi benden daal mi? Oluk oluk para akıtdım. Aç galırlar aç… Benim gibisini nerden bulacaklar? Ecik sabırınan bolca paraynan bu iş gına gibi un olur. Ulan Sevda, ulan domurcuk Sevda ben gurban olurum sana…
*
Nihayet Çorum’a döndüler.
*
Günlerden bir gün:
Ayarık Bağlarında, Halil’in villasında akşamdan masayı kurdular.
Vakit gece yarısını çoktan geçmişti; neredeyse sabaha evirilecekti.
Hayli içmişlerdi.
Bir ara sohbet, geldi Çin seyahatine dayandı.
Uzun uzun konuştular, Çin anılarını tazelediler.
Halil oldukça kaygılı:
“Salih Ağa şu Covit-19 hastalığına ne diyon. La bizim marka hastalık markası oldu ya la!.. Bu işin altından nası galharık gardaşım?.. Çoi Bey'den de bi habar çıkmadı. Acap, bi Angara’ya varıp Çin Elçiliğine uğrasak mı?
Metin kaygılı:
“Halil dooru söylüyor. Habar da çıkmadı. Ne yapsak, ne etsek? Salih Ağa bi deyiver heeri?”
*
Salih, Çoi Bey ile hemen her gün görüşüyordu. Arkadaşlarından gizlice Ankara’ya gitmiş, Elçilikten gereken evrakı, laboratuvar sonuçlarını, hammadde fiyatlarını çoktan almıştı. Her şey yolundaydı... İşi tek başına yapacaktı. Tomurcuk Sevda ile işler bayağı ilerlemişti. Hülya nasıl olsa yola gelecekti. Mecbur gelecekti.
“Ben bu işden gamyonunan para kazanırım arhadaş. Markanın adını daaştirip devam ederim. Covit-19 olmaz da Deva 19 olur. Bu dürzüler avuçlarını yalasınlar” diye içinden geçirdi.
Keyiflendi.
*
Salih rakı kadehini kaldırdı, gevrek gevrek güldü:
“İçin la dürzüler!.. İçin la geyikler!.. Aç daalik açık daalik. Ben bu Covit-19 işinden vazgeçtim arhadaş! Adı batsın, adında meymenet yok heeri... Harcadıımız üç beş guruşun ne gıymeti var. Canımız sağolsun. Adam tanıdık, memleket gördük. Onlara sayalım.”
Halil’e sordu:
“La olum garılar nerde galdı garılar?.. La gamburuna sokduuum Halil, daha ne gadar bekliyecaaak?.. La zabah ezanına yetişemiyecaak...”
Ankara,10 Mart 2020
Mehmet ÖZYARDIMCI