BİR İTİRAF: “GÜÇLÜ KADIN” OLMAK İSTEMİYORUM…

Kadın hakları tartışmaları sürerken, “güçlü kadın” imajının gerçekten özgürleştirici olup olmadığı Simon de Beauvoir, Judith Butler ve Rosi Braidotti referanslarıyla yeniden gündeme taşındı.

BİR İTİRAF: “GÜÇLÜ KADIN” OLMAK İSTEMİYORUM…

Bu hafta zor sulardayım.

Çok iyi niyetle olduğundan emin olsam da, yılların acısını kapatmak için idealize edilen “güçlü kadın” tanımına biraz daha nesnel, biraz daha geniş bir lensle ve filozofların da kapısını çalarak bakmaya hazır mısınız?

Simon de Beauvoir, Judith Butler ve Rosi Braidotti’ye referanslar vererek, pırıltılı ve pembe cümleler vadetmediğimi baştan söylemek isterim. Başlığımda da bir kelime oyunu yok “güçlü bir kadın” olarak görülmek ve bunun için de takdir almak I s t e m I y o r u m.

Belki yalnızım, belki de değil…

Öncelikle, bugünkü duruma bir bakalım…

Hepimiz biliyoruz, “Yeter!” diye çığlıklar atıp, imzalar topluyoruz ve bugün hala kadınlar şiddet, taciz ve toplumsal beklentilerin eşitsiz yükleri altında var olmaya çalışıyor. Bu sahnelere yanıt olarak pozisyonlandırılan “güçlü kadın” imajı ise maalesef ataerkil yapılar tarafından şekillendirilen bir kalıba uyuyor.

Güçlü kadını gözümüzde canlandırmaya çalışalım, hiç zor değil tabii ki. Bizim yerimize tüm reklamlarda bize sunulan hazır yapılmışından da devam edebiliriz. Güzel, bakımlı, başarılı, kendi ayakları üzerinde duran, şefkatli ve hatta anne olan bir figür… Reklamın nesnesine göre bu sıfatların tonu biraz değişebilir, bazen biraz daha narin, ya da biraz daha vahşi dokunuşlar gelebilir…

Bol botokslu, pırıltılı ve çok da aynılaşmış bu ideal kadınları güçlü kılmak yerine ona yeni yükler getiriyor olabilir mi?

Felsefe gerekçelendirerek, ev ödevini yaparak tartışmak demekse, bu krediyi alarak görünenin altında neler olabilir sorusunu yüksek sesle sormaya çalışacağım.

İlk durağımız, Simon de Beauvoir: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Beauvoir, ünlü eseri İkinci Cinsiyet’te, kadınlığın toplumsal bir inşa olduğunu net bir şekilde ortaya koyarken, kadınların doğumlarından itibaren belirli rollere şartlandırıldıkça buralarda sıkıştığını bizlere göstermişti.

Kadına dair roller özel alanlarda, erkeklere dair roller ise kamusal alanda çizildikçe “özel olan politik” oldukça, ev içi emek sömürüsüne direnişin sesi de yükselmeye başlar. 1960’ların bakımlı, fedakâr, arabulucu kadın figürü “kadınlar çalışma hayatına girdiklerinde....” cümleleriyle birlikte, (sanki öncesinde kadınlar hiç çalışmamışlar gibi)  zamanla ekonomik olarak bağımsız, özgür ve güçlü kadınlara dönüşür.

Ancak arka plandaki zihinsel kalıplar değişmedikçe başarısızlık ve suçluluk hissi hep baki… Bu kez eklenen yeni rollerini kusursuzca yerine getirmeye çalışan, “güçlü” kalmaya devam etmek için kendilerini hırpalayan kadınlarla karşılaşırız.

İşte başarılı, iki çocuk annesi, sosyal, bakımlı, yaşından on yaş genç görünen (ki bu da hiç hoş bir iltifat değil), günceli takip eden, lider kadınlarımız olur…

Oyunu kurucusu ise hala aynı erkekler… Erkeklerin dünyasında, onların kurallarıyla onların tercihleriyle onlarla eşit olduklarını ispatlamaya çalışan stilettolu, kırmızı rujlu ve bıyıklı kadınlarımız…

Yüzeyde özgürlüğü temsil eden bu başarılı kozmetiğin ardında ne olabilir?

Güçlü Kadın Etiketi Neden Sorunlu?

* Eğer güçlü erkek diye bir kavram kullanmıyorsak, güçlü kadın diye etiketlemeye de ihtiyacımız var mı?

* Kadınları, erkeklerin kurallarıyla yarışmak zorunda bırakmak yerine, cinsiyetin konu olmadığı, yeni alanlar yaratmak mümkün değil mi?

 Geleneksel ya da modern rollerin ötesinde, gücün değil, özgürlüğün peşinde olabilir miyiz?

Gücü, özerklik ve özgünlük olarak ele aldığımızda, hem ataerkil kalıpların hem de feminist ya da modern klişelerin ötesine geçebiliriz. Burada Adam Kahane’ye sevgili Alper Utku ’in de kulaklarını çınlatarak referans vermeden geçmeyeceğim. “Güç ve Sevgi” kitabında Kahane gücü bir kişinin veya grubun kendi hedeflerine ulaşmak, kendini ifade etmek veya ilerlemek için kullandığı enerji olarak tanımlar. Sevgi ise bağ kurma, bütünleştirme ve birlik sağlama yetisi olarak konumlanır. Ve bizim ikisine de dengede ihtiyacımız olduğunu, ikisinin çelişmediğini anlatmaya çalışır. İçinde sevgi olmayan güç baskıcı ve zorlayıcı bir enerji olurken, içinde güç olmayan sevgi ise etki yaratamaz.

Eğer günün sonunda amaç cümlemiz bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakabilmekse, güçlü ve zayıf olmanın ötesinde birbirimize ne kadar iyi geldiğimizi, birbirimizle nasıl dinlediğimizi, nasıl anlamaya çalıştığımızı merak edebiliriz.

Judith Butler ve Rosi Braidotti

Elimi biraz daha güçlendirmeye çalışıyorum, Butler sadece kadınlardan değil, insanlığı performatif rollerin kısıtlarından doğru sorgular. Güçlü ya da zayıf olma sınırlarının dışına çıkabildiğimizde, “güçlü” sözcüğünün alternatifi olarak katı tanımlarının reddini bizlere önerecektir.

Rosi Braidotti ise  “İnsan sonrası çağ” ile bu yaklaşımları bir adım öteye taşır ve bizi insan ve makine, kadın ve erkek arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir çağa davet eder. Bilim kurgu tadında bir vizyonla, bedenlerimiz ve çevremizle ilişkilerimizi yeniden sorgularken;  kimliklerin akışkan olduğu bir dünyada gerçek özgürlüğü, gücün değil, güç arayışından vazgeçmenin getirdiğini düşünebilir miyiz?

Gerçek özgürlüğün güçten değil, kendimizi güç aracılığı ile tanımlamaktan vazgeçmekten geçtiğini hayal etmek bile güzel…

Böylece başında/ sonunda  “kadın” olan tanımlara ihtiyacımız olmadan özgür insan, güçlü insan olarak varolmanın tadını çıkarabiliriz belki…

Mine, Antalya

Mine Kobal Ok