Yazarların Takıntıları, Tesadüfleri ve Tarzları: Edebiyatın Gizli Dinamikleri

Kafka’dan Hemingway’e, edebiyat tarihindeki ilginç takıntılar, rastlantılar ve yaratım öyküleri… Yazarlığın arka planına dair ilham verici detaylar bu haberde.

Yazarların Takıntıları, Tesadüfleri ve Tarzları: Edebiyatın Gizli Dinamikleri

Franz Kafka’nın dismorfofobisi varmış; yani dış görünüşünde oluşabilecek değişimlerden; özellikle de saçlarının dökülmesinden ve omurgasının bozulmasından takıntılı derecede kaygı duyuyormuş. Hatta bu fobi, onu münzevi bir hayat yaşamaya itmiş. Soğuk suyla banyo yapar ve takıntılarıyla ilgili çeşitli ritüeller uygularmış.

Bu obsesif kaygının iyi tarafıysa şu olmuş:

Ona, bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş halde bulan adamın hikâyesini anlattığı Dönüşüm eserini yazdırmış.

*

Yazarların dünyası her zaman ilgimi çeken bir konu oldu. Bugün sizinle bu dünyadan ilginç tesadüfleri paylaşacağım; bazılarının bir yönüyle ilham olmasını dilerim.

*

Özgürlüğün adeta sembolü hâline gelmiş, hepimize tanıdık gelen Eluard’ın o şiiri var ya…

Okul defterlerime
Sırama, ağaçlara
Kumlara, karlara
Yazarım adını

Hey özgürlük…

Aslında bu dizeleri Eluard, sevgililerinden biri olan Nusch’a hitaben yazar ve şiirin orijinalinde özgürlükten söz etmez.

Tüm dünyada “baskıya direniş”le özdeşleştirilen bu şiir, sonradan özgürlük temasıyla yeniden yazılmıştır.

*

Küçük Prens’in Fransız yazarı Antoine de Saint-Exupéry’yi bilirsiniz.

Yazar, Amerika’da bir öğle yemeği sırasında, yayınevi sahibi Curtice Hitchcock ile birlikteyken, restoranın masa örtüsüne sarı saçlı küçük bir erkek çocuk çizmeye başlar.
Bu çizimi de “Kalbimde taşıdığım küçük bir adam” diye açıklar.

Yayınevi sahibi çizimden çok hoşlanınca ve yazardan bir çocuk masalı yazmasını isteyince, Saint-Exupéry de bir okul defterine çocuk resimleri karalamaya başlar; en nihayetinde de Küçük Prens kitabını yaratır.

Kitap dünya çapında 25 milyondan fazla satar, 230'dan fazla dile çevrilir.

Masadaki sıradan bir an, milyonlara dokunan, evrensel bir hikâyeye böyle dönüşür.

*

“Taklit, esinlenme ve özgünlük” konusunda kafamız bu kadar karışıkken Ernest Hemingway’in şu hikâyesiyle bitireyim…

Hemingway, büyük bir yazar olmak ister ve 1800’lerin sonunda yaşamış, çok da tanınmayan İngiliz yazar Rudyard Kipling’e hayrandır.
Onun tarzını kendine rehber edinir ve onu taklit ederek yazma alıştırmaları yapar. Çünkü bu yöntemin başarıya giden yol olduğuna inanmıştır.

“Herkesi taklit et; yaşayanı da ölmüş olanı da.
Ve eğer taklit ettiğin kişi çok da tanınmayan biriyse, yazdıkların orijinal dahi sanılabilir.”

İlk bakışta parlak gibi görünen bu fikir pek işe yaramaz.
Çünkü bazı yazarların “tanınmamış” kalmasının bir nedeni vardır.

Nitekim Hemingway’in umut bağladığı Saturday Evening Post, bu taklit yazılara ilgi göstermez ve hepsini geri gönderir.

Hemingway ancak kendi sesini ve tarzını bulduktan sonra başarıya ulaşır.

*

Bütün bunlar bana şunu düşündürüyor:
Bir tesadüfle veya bir yanılgıyla hatta bazen bir takıntıyla başlıyor her şey.

Asıl mesele, o izleri görebilmekte ve peşlerinden gitmeye cesaret edebilmekte, sanırım.

Damla Ömür Tantekin

 Advisor | Writer | Speaker | Cross-Cultural Communication