Yaşamak İçin Yavaşla: Baltıklar’dan “Hustle Culture”a Sessiz Bir İtiraz
Hustle culture’ın baskın olduğu günümüz dünyasında Baltık ülkelerinde yavaş yaşamın nasıl bir alternatif sunduğu inceleniyor. Dijitalleşme, iş-yaşam dengesi ve doğayla uyumlu hayat biçimleri ışığında yeni bir yaşam önerisi.
“Kimse dünyayı haftada sadece 40 saat çalışarak değiştirmedi. Dünyayı değiştirmek için haftada 80–100 saat çalışmalısınız.” diye bir açıklama yapmıştı Elon Musk. Sanırım yıl 2018 idi. Ve hatta böyle bir çalışma şeklinin sürdürülebilir olduğunu da iddia etmişti.
Onun bu sözleri “hustle culture”ı da özetler nitelikte.
“Hustle culture”a bir tanımlama yaparsak... Sürekli çalışmayı, meşgul olmayı ve boş durmamayı yücelten; dinlenmeyi verimsizlik, tatili ise tembellik olarak gören; Silikon Vadisi’nde start-up romantizmiyle yükselişe geçmiş modern bir kültürel olgu diyebiliriz.
Bu yazıda, size bu anlayışın tam karşısında konumlanan bir örnekten bahsedeceğim.
*
Bugünlerde Litvanya’ya veda etmeye hazırlanıyorum. Bu coğrafyada intibak edemediğim yanlar bulunsa da, sevdiklerim ve özleyeceklerimin daha ağır bastığını söyleyebilirim.
Ve bunların başında da “hayatın acele yaşanmaması” geliyor.
Nitekim, 2021'de Avrupa Birliği genelinde yapılan bir araştırma da beni haklı çıkarır içerikte: Buralarda, iş yaşamı genellikle iş saatleriyle sınırlı kalıyor, mesai dışı saatlerde e-posta veya mesaj gönderilmesi çok hoş karşılanmıyor ve aileyle geçirilen zaman profesyonel sorumlulukların önünde konumlandırılıyor.
Üç Baltık ülkesinde (Estonya, Letonya ve Litvanya) bir tarafta dijitalleşme, inovasyon, fintech gibi alanlarda hızlı bir ilerleyiş söz konusuyken; öte yanda modern hayatın dayattığı meşguliyetlere zıtlık içeren doğayla iç içe, yavaş bir yaşam var.
Örneğin, Letonya’nın başkenti Riga’da şehir planlaması, nüfusun %90’ının evinden en fazla 300 metre uzaklıkta bir parka erişebilmesini sağlayacak şekilde tasarlanmış. Çünkü doğaya erişim sadece bir keyif değil; yaşamsal bir hak olarak görülüyor.
Dünyanın en dijitalleşmiş ülkelerinden biri olan Estonya’da ise dijitalleşme, “daha fazla iş yapmak için” değil, bürokrasiyi sadeleştirmek, bireylere daha fazla zaman kazandırarak onların yaşam kalitesini artırmak amacıyla yapılandırılmış.
*
Hannah Arendt, “İnsanlık Durumu” adlı eserinde, modern çağın tüm yaşamı üretkenlik ve eylem (vita activa) üzerinden tanımladığını; buna karşılık düşünmeye, anlam arayışına ve içsel derinliğe dayalı yaşamın (vita contemplativa) geri planda kaldığını söyler.
“Yavaşlama” konusunda çalışmalar yapan Kanadalı yazar Carl Honoré de, hızın daha derin sorunlardan kaçış için inşa ettiğimiz bir savunma mekanizması olduğunu ve artık bunun bizde bir bağımlılığa dönüştüğünü anlatır.
Der ki:
Zihnimizi, dikkatimizi meşguliyetlerle dolduruyoruz ki, 'İyi miyim? Mutlu muyum? Çocuklarım düzgün yetişiyor mu?' gibi soruları sormak durumunda kalmayalım.
Bir de, yavaşlamak kültürel bir tabudur. Tembellik ve uyuşukluk gibi algılanır.
Oysa…
Yarışmak değil; yaşamak gerekir.
Aslında bugünkü konuyla da bağlantılı olarak, yaşamdaki seçimlerimiz ve "huzur payı"na ilişkin, hafta arası bir yazı yayımlamıştım. Okumamış olanlar için link'i ekleyeyim:











