VASATLIK ZAFERİNİ İLAN ETMEDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Yapay zekânın yükselişiyle birlikte düşünen insanın yerini sorgulayan bir çağda, merak, öğrenme ve zihinsel üretimin geleceği üzerine kapsamlı bir analiz.

VASATLIK ZAFERİNİ İLAN ETMEDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

Zekâmızın Otomatik Pilota Alındığı Bir Çağda Merakı Kurtarabilir miyiz?

Bir zamanlar makineler vardı. Ağır çalışır, ses çıkarır, arada sırada bozulurlardı ama bir hayal kurdururlardı insana. “Makine işler, el övünür” demişiz bir de…

Bugünse karşımızda “neredeyse” görünmez, kusursuz ve her şeyi bilen makineler var. Ve ne tesadüf, tam da o “neredeyse” kelimesi içinde insana yer kalmış gibi görünüyor.

Hayal kurmak için hâlâ alanımız var mı? Yoksa artık sadece tüketebilmek için hayal mi kuruyoruz?

Merakın tarihini Antik Dönemden bugüne kadar konuştuk, artık dizinin son bölümlerine yaklaştıkça sırada bugünün gölgelerini karşılıyoruz. Yapay zekanın neredeyse herşeyi bildiği bir çağda, biz neyi merak edeceğiz?

ChatGPT yazıyor. Midjourney çiziyor. Claude yorumluyor. Peki yapay zekâ sanat yapabilir mi? Yapay zeka imzalı bir esere de “sanat” diyebilir miyiz?

O küçük, insani dokunuş ne zaman tamamen gereksiz sayılacak? Analog olmak nostaljik mi olacak, yoksa devrimci mi?

Belki de bu büyük soruların cevabını yine arz-talep dengesi verecek olsa da,  bugün promptlar arasında kaybolmadan, merak ettiğim soruyu daha temiz sormak istiyorum. Yaratıcı düşüncenin bir sonraki düzeyine mi geçiyoruz, yoksa hızla grileşen bir vasatlık vakumuna doğru sürükleniyoruz?

Ortalama Üretim Çağına Hoş Geldiniz

Yapay zekâ, insanlık tarafından üretilmiş içerikleri birleştiriyor, yoğuruyor ve tekrar insanlara sunuyor. Bir tür epistemolojik bir aşure. Tadı fena değil ama biraz fazla tatlı.

Nasıl çalıştığını hepimiz biliyoruz; veriyle besleniyor, sonra da veriyi geri sunuyor. Sunduğu veriden de beslenerek ikinci/ üçüncü turda yeni bir tabak sunuyor. Ya da biz “yeni” demeye devam ediyoruz.

Bu tekrar hali başta cezbedici: hızlı, pratik ve kusursuz. Arada bir dili sürçtüğünde sevimli bile buluyoruz. Ama işler karmaşıklaştığında, birkaç konuda eş zamanlı muhakeme yapmasını talep ettiğimizde halüsinatif yanıtlarına da kızmışlığımız olabilir. Zamanla geçecek, ilk günlerine veren olgunlukla dijital tembellikten vazgeçemediğimiz de doğru. Verimlilik olarak paketlesek de artan zamanımızla ne yaptığımızı uzun uzun tartışabiliriz.

Soru sormak yerine hazır cevaba alıştık. Kitap okumak yerine “beş maddede özetine” göz attık. Birbirimize değil, ChatGPT’ye danıştık. Hatta kahve falına bile bakıyor, olmadı yıldız haritası da çıkarabilir.

Kendi özgür irademizle, oyundan kopmamak için, zihnimizi park edebiliyoruz. Çünkü herkes öyle yapıyor. Ancak vazgeçtiğimiz sadece düşünme becerimiz değil, geleceğimizi de ipotek altına alıyoruz.

“Kolaylık, düşünmenin tabiatına aykırıdır.” – Simone Weil

Hannah Arendt: Düşünmenin Unutuluşu

Hannah Arendt’in Eichmann’ı, kana susamış bir şeytan değil, sadece düşünmeyi ihmal etmiş bir insandı. O, “emir aldım” diyenler çağının silik figürüydü.

Bugünse “Google böyle diyor”, “ChatGPT bunu önerdi” gibi repliklerle yaşayan bir zihin iklimindeyiz. Otorite yer değiştirdi ama düşünmeyi devretme alışkanlığımız baki kaldı.

Arendt’in uyarısını yüksek sesle okuyabiliriz: “Kötülüğün çoğu, iyi ya da kötü olmaya karar bile vermemiş insanlar tarafından yapılır.”

Bu düşüncesizlik hali, artık sadece sıradan değil tehlikelidir de. Çünkü düşünmeyen insan, ahlaki pusulasını da diğerine vermeye çoktan hazırdır.

Zar Atmayan Tanrılar Çağı

Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde, insana anlam yaratmanın sorumluluğunu vermişti. Biraz cesaret, biraz merak ve acıya ne kadar dayanabildiğimiz yaratacağımız anlamı şekillendirecekti. Yıllar sonra da Spinoza’nın Tanrısına inandığını söyleyen Einstein “Tanrının zar atmayacağını” iddia ederken evrende bir düzen ve ilke aramaktaydı.

Bugünse kendi yolumuzu çizmek yerine “en çok tıklanacak” yolu optimize etme derdine düştük:  “GPT bana değerler listesi verdi.” “Yeni nesil liderlik ilkelerini de yapay zekâdan aldık.”

Artık kimse soru sormuyor; herkes daha iyi prompt peşinde. Bu kadar verimlilik aşkının bedeli düşünmekten ve düşünmenin getirdiği sancıdan kaçış olduysa…

Öğrenmeme Hali ve Gelecek Nesiller

Yapay zekâ düşünsel çabanın yerini almıyor — sadece onu kopyalıyor. Bizse bu kopyalanmış içerikleri tüketirken öğrenmiş sanıyoruz kendimizi.

Zorlanmıyoruz. Merak etmiyoruz. Ve belki de en önemlisi sonrasında hatırlamıyoruz.

Zihinsel bağımlılık, düşünsel ataleti; ataletse geleceksizliği getiriyor.

Derdim bizden sonraki nesiller, steril bilgi havuzları sunacağız onlara. Hiç derin değil, sadece geniş. Kaybolamazlar, açık denizlerde maceralara da savrulamazla, sadece tanımlı koordinatlarda dolanırlar…

Bir gün çocuklarımıza “düşünmek” fiilinin anlamını anlatmak için analog defterler göstermek zorunda kalabiliriz.

Sizin de aklınıza “Wall-e” geldiyse, iyi mi kötü mü bilemedim