TAHTA PARANIN GEÇMEDİĞİ YER

Bir film repliğinden yola çıkan analiz, kurumlarda özgürlük, aidiyet ve çalışan değerinin sınırlarını “tahta para” metaforu üzerinden tartışmaya açıyor.

TAHTA PARANIN GEÇMEDİĞİ YER

Oscar sezonu kapanmışken Yönetim Kurulu’nda bu sabah bir filmle açılış yapmak istedim. Bayram tatili sonrasında biraz hafif bir başlangıç gibi gelse de, şimdiden söylememde sanırım fayda var, bu hafta ilerledikçe ağırlaşacak bir konunun etrafında dolanabiliriz.

Sanatsal referanslar verecek bir izleyici değilim; hatta çok sevdiğim bir filmle de başlamıyorum. Sadece filmde geçen bir cümleye takıldım. Oradan biraz geçmişe gittim, biraz büyüttüm ve ez cümle birkaç pürüzlü soru ile geri geldim.

Bahsi geçen film: Sinners

Filmin merkezinde bir kulüp var; içeridekiler ve dışarıdakiler… Ve cümlem ise bu kulübün kapsının önünde söyleniyor: “Tahta para burada geçmez.” Eğer izlediyseniz, filmin akışı içinde pek de dikkat çekmeyecek bir tonda öylesine geçen bir cümle… Ancak nedense ben biraz burada kalmayı seçtim.

Çünkü bu cümle, fark etmeden bizi şu sorunun ortasına bırakıyor: Hangi dünyanın para birimiyle yaşıyoruz? Biraz fazla okuma gibi mi olur bilmiyorum ama bunu sadece bir ekonomik bir eşik değil, bir ontoloji değişimi olarak da düşünebilme niyetiyle soruyorum.

Öncesinde “tahta para” ne ola ki derseniz, buradan beyaz perdede biraz geriye gidip 1969 yapımı Queimada!’ya/ (Burn!’e/ İsyan'a) uzanabiliriz. Marlon Brando’nun aktivist duruşuna yakışan, diğer yapımları kadar popüler olmayan ama oldukça sert bir film Queimada! Arka planda şeker kamışı plantasyonları var. (Son dönemde Super Bowl’da Bad Bunny ile de gündeme gelmesi belki de tesadüf)

Marlon Brando’nun filmine dönersek; burada şeker kamışı plantasyonlarında çalışan insanlar yakın bir tarihte kazandıkları hukuki özgürlüğe sahipler. Çalışırlar, ücret alırlar, kazandıkları parayı da yaşadıkları yerde diledikleri gibi harcayabilirler. Yani modern dünyanın bütün işaretleri yerinde, ancak izleyici olarak kısa bir süre sonra fark ederiz ki bu özgürlük tam olarak bildiğimiz anlamda bir özgürlük değil.

Çünkü insanların kazandıkları “tahta para” yalnızca o sistemin içinde geçerlidir. O parayla başka bir hayata geçemezler, başka bir ihtimali finanse edemezler ya da başka bir dünyanın kapısını aralayamazlar. Bu yüzden mesele artık klasik anlamda özgürlük değildir. Mesele artık özgürlüğün hangi çerçevede mümkün olduğu yada hangi dünyanın para birimiyle yaşadığımıza dönüşür. Modern dünyanın ustalığını, bağımlı kalmayı özgürlük hissi olarak paketlemek olarak tanımladığımızda, filmin de eleştirisine yaklaşabiliriz.

Artık sahneye bir düşünürü, Isaiah Berlin’i davet edebileceğimiz yere geldik. Berlin’in yaşam öyküsü, teorisinin bir dipnotu gibi okunabilir. Riga’da doğan, Bolşevik Devrimi’ni çocuk yaşta deneyimleyen ve ardından İngiltere’ye göç eden Berlin, bu geçişi ve özgürlük tanımını iki farklı rejim arasındaki kırılma olarak yaşar. Devamında tüm düşünce mimarisini, özgürlük kavramını iki farklı perspektiften tanımlayarak, çok temiz ve bir o kadar da rahatsız edici bir ayrımla geliştirir.

• Negatif özgürlük: Kimsenin kişiyi engellememesi

• Pozitif özgürlük: Kişinin gerçekten yapabilme imkânına sahip olması

Önce daha sık karşılaştığımızı varsaydığım yerden başlayalım; bugünün modern yapıları negatif özgürlük konusunda oldukça başarılı. Kimsenin kimseye engel olmadığı sahnelerdeyim, ya da cömertçe kullanmakta bir engel görmediğimiz “Bunu yapmanın önünde bir engel var mı?”  sorusunu da hatırlayabiliriz, kişisel motivasyon cümlesi olarak hep hazır beklemesi boşuna olmasa gerek. Ancak bir şekilde hepimiz çok iyi biliyoruz ki, hikayenin devamında, ya da o kapılardan geçebilmek için gereken imkanlara baktığımızda aynı esnekliği her zaman göremiyoruz. Kapılar açık olsa da gelişim ve büyüme hala kolektif bir mesele olmaya devam ediyorsa, o kapılardan geçebilmek için sosyal, ekonomik, teknolojik ve hatta psikolojik pek çok ek koşul da gerekli demek. Sosyal medyada parlatılan tekil başarı hikâyeleri ve “istersen sen de yaparsın” söylemi, elimizde yalnızca “tahta para” varsa bir noktadan sonra da kısa kalır ve pozitif özgürlükte yol alamadıkça, “önümüzde engel olmamasından” fazlasına ihtiyaç duymaya devam ederiz.

Kurumsal dünya da durum pek farklı olmaz, temsili özgürlük hikayeleri burada da devam eder. Zor bir yere geldiğimizin bilinciyle kelimelerimi doğru seçebilme özeniyle devam ediyorum.

Daha genel bir lensle, bugün kurumların çalışanlarına yalnızca maaş sunmadığını; anlam, gelişim, aidiyet ve görünürlük de sunduklarını hepimiz söyleyebiliriz. Bunların her biri çok değerli, her birinini uzun uzun güzelleyecek şekilde konuşabiliriz. Ancak asıl cesur soru şu: Bu değerlerin ne kadarı sadece kurumun kendi dünyasında geçerli, ne kadarı başka dünyalarda da kapı açabiliyor?

Satır arasındaki “tahta para”yı okuyarak, gerçekten güçlü ve samimi bir bağlılık yaratmak istiyorsak, pozitif özgürlüğü de açıkça konuşabileceğimiz alanlar yaratmaya ihtiyacımız olduğunu hatırlayabiliriz. Eğer insanlar bu organizasyonda gelişiyor, büyüyor, deneme cesaretini gösterebiliyorsa ve burada kalmaya devam etmeyi bilinçli olarak seçiyorlarsa Yönetim Kurulundan başlayan güçlü bir hikayenin içinde olduğumuzu biliriz.

Ama eksenin diğer tarafı daha gri bir alanı işaret eder, “kapı önü değeri” olmayan, yalnızca bu kurum içinde var olabilen bir yetenek havuzundan bahsediyorum. Kısa vadede aidiyet gibi görünse de, ama orta vadede sistemi aşağı çeken bir ağırlığa dönüşme riski büyümeye devam eder. Hatta daha da ileri gidersek, bu yapı yeni gelen zihinleri dışlayan, mevcut pozisyonları korumaya odaklanan ve enerjisini yalnızca içeride kalmaya harcayan tehlikeli bir döngüye dahi dönüşebilir. Ekonomi 101 tadında söylersem “Kötü para iyi parayı kovar.”

Belki de bugün Yönetim Kurulu’ndaki en kritik farkındalıklardan biri tam olarak burada yatıyor: Gerçekten özgürlük mü tasarlıyoruz, yoksa sadece daha sofistike bir “tahta para” kurgusu mu üretiyoruz?

Baharın umuduyla özgürlüğümüzü, bağlılığımızı büyüttüğümüz günlere