SSK TEPECİK HASTANESİ TARİHİ OLUŞTURMA

Bu tarih, bir yandan fiziki yenilenmeyi; diğer yandan insani, etik ve toplumsal değerler üzerinden verilen sessiz bir mücadeleyi içinde barındırır.

SSK TEPECİK HASTANESİ TARİHİ OLUŞTURMA
SSK TEPECİK HASTANESİ TARİHİ OLUŞTURMA
1971’de 39.522 m2 kapalı alan üzerine kurulan SSK Tepecik Hastanesi’nde görev yapan başhekimler:
1 - Uzm. Dr. Kemal Yaykın (Dahiliye Uzmanı)
2 – Op. Dr. Murat Kestellioğlu (Ortapedi Uzmanı)
3 – Uzm. Dr. Hilmi Kumcuoğlu (Dahiliye Uzmanı) 20 yıl süreyle bu görevde kaldı.
4 – Prof. Dr. Suat Çağlayan (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı)
5 – Uzm. Dr. Gülsen Okan (Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı)
6 – Uzm. Dr. Ziyaettin Günal (Dahilliye Uzmanı)
7 - Uzm. Dr. Gülsen Okan (Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı)
8 - Uzm. Dr. Ziyaettin Günal (Dahilliye Uzmanı)
9 – Uzm. Dr. Tuncay Batur (Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı)
Hastane 19 Şubat 2005’de Sağlık Bakanlığı bünyesine geçer ve S.B. Tepecik Eğitim ve Araştırma hastanesi adını alır.
27 Nisan 2005 tarihinde Prof. Dr. Orhan Gazi Yiğitbaşı Başhekim olarak göreve gelir. Ocak 2006 tarihinde Tepecik Hastane Bülteni çıkarmaya başlar. Dergi Aralık 2010 tarihine kadar her ay yayınlanır. 5 yıl süreyle 60 sayı çıkar ve yayınına son verir. Dr.Gazi Yiğitbaşı 15.11.2011 tarihinde hastaneden ayrılır.
SSK’dan Sağlık Bakanlığına geçtikten sonra Başhekimler.
10 - Prof. Dr. Orhan Gazi Yiğitbaşı(KBB Uzmanı)
11 – Doç. Dr. Nejat Aksu (Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı)
12 – Prof Dr. Abdullah Taşyurt (Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı)
13 – Prof. Dr. Gökhan Köylüoğlu (Çocuk Cerrahisi Uzmanı)
14 – Prof Dr. Gökhan Akbulut (Genel Cerrahi Uzmanı)
15 – Doç. Dr. Mustafa Emiroğlu (Genel Cerrahi Uzmanı)
16 – Doç. Dr. Mehmet Zeynel Keskin (Üroloi uzmanı)
17 – Prof. Dr. Savaş Yakan (Genel Cerrahi Uzmanı)
Sağlık bakanlığına devrolduktan sonra hastane Dr. Gazi Yiğitbaşı ile Sağlıkta Dönüşüm Projesine uyumlu hale getirilmek üzere bir yenilenme sürecine girdi. Dr. Gazi Yiğitbaşı bültenin ilk sayısında “Bu Hastane İflah Olur mu?” başlıklı bir yazıyla hastanenin eski halini tasvir ediyor, yapmak istediklerini gerçekleştirmek için hastane çalışanlarında var olan ‘hastaneyi sahiplenme’ duygusuna güvendiğini belirtiyordu. Derginin 2. yılına girdiği13 sayısında da ‘Senden Öğrenecek Çok Şeyim Var!’ başlıklı yeni bir yazı ile hastaneyi artık zamanını dolduran, ununu eleyip eleğini asan bir yaşlı adam olarak tanımlıyordu.
Bu yazı üzerine ben de ‘Sen İmkansızsın Sensizlik İmkansız!’ başlıklı bir öykü yazarak bültene göndermiştim. Ama çok uzun olduğu gerekçesi ile yayınlanamadı. Sevgili Fatih (Sürenkök) belki hatırlar; “kısalt yayınlayalım” demişti, kısaltamamıştım. Öyle kalmıştı. Bu gün Dr. Gazi Bey’in yazıları ile benim yazımı değerlendirmenize sunuyorum. Değişim aşamasındaki fotoğraflar ve hastanenin sonraki görünüşleri eşliğinde keyifli okumalar dilerim.
Bir alacakaranlık kuşağı öyküsü
SEN İMKANSIZSIN, SENSİZLİK İMKANSIZ
Osman Tahsin
“Uyandırmazsan uyanacak değil”
Fazıl Hüsnü Dağlarca
“Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim...”
Sözler beynimin içinde yankılandı bir an. Başımı kaldırıp baktığımda televizyon dizilerinden birinin başladığını gördüm. Başlangıç müziğinin sözleriydi beni etkileyen.
Peki ama, neden bu kadar içime işledi bu sözler? Neden okunmakta olduğum kitaptan koparıp, hipnotize olmuş gibi ekrana yönelmemi sağladı? Duygularım, korkularım mı? İçinde yaşadığım gerçekler mi? Kendini satışa çıkarma yasasının egemen olduğu bir toplumda bağımsız kalarak tutunmaya çalışmanın güçlüğü mü? Bağnazlığın, ırkçılıkla dinciliğin arasına sıkışıp kalmamız mı? Yoksa çevremdeki herkes yoğun bir karamsarlık içinde olduğu için mi? Olumsuz koşulları bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırmak için bir türlü harekete geçemeyişimiz mi? Durum bu kadar umutsuz mu? Kim çaldı umutlarımızı?
“Ne o, Karadeniz’de gemilerin mi battı? Ne düşünüyorsun böyle derin düşüncelere dalmış? Geldiğimizi bile duymadın.”
Bir an ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafıma bakınınca onları gördüm. Karşıma oturmuş gülerek bana bakıyorlardı. Bir an duraksadıktan sonra:
“Hoşgeldiniz, dedim biraz mahcup. Dalmışım, özür dilerim, geldiğinizi duymadım.”
Dizi müziğinin etkisiyle umut ya da umutsuzluk üzerine düşüncelere daldığım sırada gelmişler, eşim de onları içeri buyur etmişti. Her ikisini de yirmi yıldır tanıdığım için teklifsiz gelip karşıma oturmuş, bir süre sessizce beni seyretmişlerdi.
“Hangi düşüncelere dalmıştın bakalım?” diye tekrarladı sorusunu.
“Bilmem, öyle dalmışım işte” dedim. Sonra televizyonu işaret ederek:
“Dizinin müziği beni anlamadığım bir şekilde kendine çekti, dedim. Aslında bir süredir bir Kafka dünyasında yaşadığımı düşünüyordum, diye sürdürdüm konuşmamı. Hiç bir şeyi sorgulamayan insanların yaşadığı bu dünyada insanlar önemsiz ayrıntılar etrafında dönüp duruyor. Kavrama diye bir şey hiç bilinmiyor ve düzene karşı çıkma boyutu yok bu karanlık dünyanın.”
Bir süre sustuktan sonra:
“Çok mutsuzum, diye devam ettim. Bir süredir anlamlandıramadığım bir yorgunluk yaşamaya başladım. Yaptığım işten soğuduğumu ve zaman zaman işe gitmeyi istemediğimi farkediyorum. Bir çeşit yüklenmişlik, tahammülsüzlük gibi kendilik imgeme uymayan davranış değişiklikleri geliştirdim.”
Bir an göz göze geldik, gözlerinden bir hüzün bulutu geçtiğini gördüm.
“Aslında, sizleri yetersiz diye kötülemeleri, sonra yeniden şekillendirme girişimleriyle birlikte başladı her şey. Yapılanları kabullenemiyorum bir türlü.” diye devam ettim.
“Haklısın. Yaşadığımız dönemin gelişmeleri bizi öylesine deforme etti, gücümüzü elimizden çekip alan olaylar dizisi yüzünden kendimize öylesine yabancılaştık ki...” dedi teselli edercesine.
Sonra dalgın, “Bir yaşantı veya öğreti var olan, daha önce öğrendiğimiz yapı veya şemalarla çelişirse ortaya kaygı, endişe, çökkünlük, tükenmişlik gibi pek çok sorun çıkar, diye sürdürdü sözlerini. Uzun yıllar siz hekimlere kişi ve toplumun iyilik halini kendi istemlerinden önde tutmaları öğretildi. Zaman zaman kutsal ve tanrısal ama her zaman değerli bir uğraşı olduğu hissettirildi. Dokundunuz, anlamaya çalıştınız ve insani acıyla mücadele ettiniz. Yıldan yıla, tek tek ve bir bütün olarak mesleğinizle birlikte evrim geçirdiniz. Usta ve çırağın ne olduğunu anladınız, dayanışmayı gördünüz ve bilginin ne tür bir hazine olduğunu fark ettiniz. Bu süreçte hep insanlarla, toplumla iç içe oldunuz. Toplumsal yarar ürettiğinize ilişkin öğretileri genetik bir kodlanma gibi kuşaktan kuşağa aktardınız. Tüm küreselleşmelerden önce küreselleştiniz.”
Acı acı gülerek, “Ah! Evet, ‘Küreselleşme’, işte anahtar sözcük.” diye araya girdim. Beni duymamış gibi devam etti:
“Yaşadığımız bu dönemde ise kodlanmalarınız yeniden düzenleniyor. Toplumsal yarardan piyasanın yararına olan bir değişimin sancılarını yaşıyorsunuz. Aynı süreçte evrilen ustalarınızdan ‘kâr-zarar dengesini’, bir ‘hastanın ne kadar para bıraktığını’ veya ‘ne kadar paraya mal olduğunu’ duyuyorsunuz artık. Yüzyıllardır çalışarak acıya alışan bir mesleğin üyesi olarak bundan böyle ‘tek’ olmayı ve ‘kârlılık’ için meslektaşınız ile ‘rekabet’ etmeyi öğreneceksiniz. Piyasa kurallarına terk edilen, kâr odaklı ve bireyi öne çıkaran uygulamaların hekimlik inanışları ile ciddi çelişkiler yaratması kaçınılmaz. Aslında çalışmayı ve zoru gizliden gizliye seven bir mesleki birikim ve insanları, pazara feda ediliyor bugün. Yeni akımlar sizi toplumun merkezinden ‘pazarın’ yalnızlığına sürüklüyor. Yüzyıllar boyu acıyı dindirmek ve hatta ölümsüzlüğü yakalamak için uğraşan sizler artık zayıflayan köklerinizi bırakıp, gelecekte tutunabileceğiniz belirsiz bir yer aramaktasınız.”
Bir an derin bir sessizlik oldu. Asistan olarak çalışmaya başladığımda tanışmıştım onunla. İyi anlaşmış, bir anda kaynaşmıştık. Kafa dengiydi. Acı tatlı pek çok şey paylaşmıştık bugüne kadar. Onunla birlikte dedesini de tanımış ve çok sevmiştim.
“Ya sen? diye sordum. Sen neler yapıyorsun?”
“Aslında ben de kendimi çok yalnız, terk edilmiş ve ihanete uğramış hissediyorum, dedi. En çok güvendiğim emekçiler bile yalnız bıraktı beni.”
Gözleri buğulandı bir an.
“Bu duruma zaman içinde ve bilinçli biçimde getirildiğimi göremediler. Yatırımlar durduruldu önce, bana yardımcı olacak yeni sağlık kurumları açılmadı, sonra sağlık personeli sayısı azaltıldı, hekim ve sağlık personeli başına düşen nüfus arttı, bekleme süreleri uzadı. Hizmet edilen nüfus ile kaynaklar arasında oluşan büyük dengesizlik sonucu kaçınılmaz biçimde halkın ve sağlık emekçilerinin memnuniyeti azaldı. Kişilerde 'Bundan daha kötüsü olmaz' düşüncesinin iyice yaygınlaşması sağlandıktan sonra toplumun sağlık bakım sistemine ilişkin bu memnuniyetsizlikleri bahane edilerek ‘sağlık reformu’ adı altında bir takım değişiklikler dayatılarak bizleri yeniden şekillendirme girişimlerine başlandı.” Bu sırada yanında oturan yaşlı adama baktı sevgiyle.
“Biliyorum, dedim. Bunlar yapılırken amacın eşitliği sağlamak, artan maliyetleri sınırlamak, sağlık hizmetlerinin kalitesini ve verimliliğini arttırmak, sağlık hizmetlerini daha ulaşılabilir ve kullanılabilir kılmak olduğu anlatıldı insanlara.”
“Oysa sağlık hizmetlerindeki verim ekonomik para kazancı değil ki, dedi. Elde edilen ürün toplumsal yarar olmak durumundadır. Sağlık hizmetleri piyasa mekanizmasının işleyişine bırakılacak olursa bazı hizmetler ve ürünler hiç üretilmeyecek ve bazıları da uygun olmayan miktarlarda üretilebilecektir. Bu nedenle sağlık ve eğitim hizmetleri doğrudan meta üretimi değildir. Sermaye üzerindeki yüklerin sosyalize edildiği ara hizmet niteliğindedir ve gerçekte birer yatırım ögesidir. Toplumu sağlıksızlıktan korumak, erken ve tam tedavi etmek, tedavi edilmeyenleri de en iyi rehabilitasyonu sağlayarak iş gücü kaybından korumak üzere çalışmak verimliliği zaten beraberinde getirir. Bir toplumda hastalanma ve ölüm hızlarının iyileşmesi ekonomik performansı önemli boyutlarda etkiler. Bu etkiler üretimin artışı ve işten kalma süresinin azalması olarak basite indirgenebilir. Sonuç olarak güçlü bir toplum sağlıklı ve iyi eğitilmiş kişilerden oluşur.”
“Çok doğru söylüyorsun, dedim. Sağlık sektöründe hasta ile sağlık sistemi arasında en yüksek verimin elde edilmesini birinci basamak koruyucu sağlık hizmetleri sağlar. ‘Hekimin akıllısı hasta ile değil, sağlamla uğraşır’ diye bir Japon atasözü okumuştum bir yerlerde.”
Bir süre sustuk. Herkes kendi iç alemine çekildi. Neden sonra “Nereden nereye...” diyerek sessizliği bozdum. Göz göze gelince, “Benim öğrenciliğimde Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlığı, ‘sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali’ olarak tanımladığı öğretilirdi, diye sürdürdüm konuşmamı. Ama günümüz neo-liberal yönelimleri, sağlığın ve dolayısı ile sağlık hizmetlerinin bir ihtiyaç olduğunu, her ihtiyaç gibi bunun da ücrete tabi olması gerekliliğini sürekli vurguluyorlar. Aynı Dünya Sağlık Örgütü bugün bu değişikliğe uyum sağlayarak 1946’da Anayasa’sına koyduğu sağlık tanımını ‘kendilerine sosyal ve ekonomik olarak üretken bir yaşam sürdürmeye olanak sağlayan sağlık düzeyi: 2000 yılında herkes için sağlık’ olarak yeniden belirledi. Bu ne anlama geliyor, peki?”
Yüzüne acı bir gülümseme yayıldı. “Bu, herkesin kendi sağlığından sorumlu olduğunu, bunu sağlamak için de üretmek, kazanmak ve ödeme yapmak zorunda olduğunu kabul etmek anlamına geliyor elbette, dedi. ‘İyi olduğun kadar sağlık hizmeti alırsın’ görüşü geçerli hale geliyor. Artık sağlık, fiyatı piyasada oluşan bir hizmet türü. Talep cephesini oluşturan toplum ise: Müşteri.!”
“Oysa nerede yaşarsa yaşasın, herkesin sağlık hizmetlerine erişebilme ve hizmetleri ihtiyaçları ölçüsünde kullanma yönünden eşit şansa ve olanağa sahip olması gerekir, dedim. Çünkü sağlık diğer hizmet sektörleri gibi gereksinim duyulduğunda talebi olan bir sektör değil. Kişinin varlığını devam ettirmesi sağlıklı olmasına bağlı olduğundan insanlar ciddi bir sağlık sorunu ile karşılaştıklarında, bu soruna ilişkin hizmet ne ise, bu hizmeti almak zorundadır. Sağlık hizmeti alımı alıcılar tarafından bir süre ertelenebilse bile, bu hizmet bir kez zorunlu hale geldiğinde alternatifi yoktur. Rastlantısaldır. Boyutunu, kapsamını, zamanını, öznesini, süresini, yerini kestirmek güçtür. Üstelik hizmet sunumunu başvuran değil hekim belirlemektedir. Kullanıcının yönlendirici bir seçimi olmadığından arz-talep ilişkisi sağlık alanında yoktur. Bu nedenle de sınırsız bir şekilde piyasa koşullarına bırakılması mümkün değildir.”
Onaylar gibi başını salladı. “Serbest piyasa ekonomisinin en önemli özelliği kayıp insanlar düzeni olmasıdır, dedi arkadaşım. Devlet piyasa kurallarına uyarak sağlıktan, sosyal güvenlikten, eğitimden, tarım ve köy işlerinden vb çekildikçe kaybolma miktarı da artar. Devletin ailelerin ve insanların hangi koşullarda yaşadığına, ne yiyip içtiğine, nasıl bir kültürü soluduğuna, sağlık düzeyine ilişkin sorumluluğu kalmamıştır artık. Bütün aileler ve fertleri askerlik ve bazı zorunlu durumlar haricinde devlet nezdinde kayıptırlar. Sağlık açısından da halkın hemen tümü kayıp durumundadır. Oysa bir kişi bile geride bırakmaksızın tüm vatandaşların sağlığının geliştirilmesi ve korunmasından devletin sorumlu olması gerekir. Sağlığın piyasalaştırılması anlamına gelen ‘sağlık reformu’ çerçevesinde birinci basamak sağlık hizmetleri büyük ölçüde, nüfus bazında bölgelerden sorumlu sağlık ekiplerinin, o bölgedeki herkesin kaydını tutması, sağlık eğitiminden hastalık taramalarına, bebek ve anne bakımından çevre sağlığı sorunlarına kadar parasız ilgilenmesi özelliklerinden arındırılmıştır.”
“Ne yazık ki halk, sağlığı devletin herkese, her zaman, her yerde sunmakla yükümlü olduğu bir insan hakkı olarak değil, gerektiğinde başvurulacak bir ihtiyaç olarak görüyor.” Derin bir soluk alıp devam ettim: “Aslında Türkiye’de genel olarak bir sağlık bilincinin oluştuğu söylenemez. Sağlıkla ilgili duyarlılık onun bir masraf kapısı olmasında odaklaşıyor. İnsanlar sağlığı tüketim maddelerinde, okul masraflarında vb. olduğu gibi, ama bunlara göre ertelenebilir bir masraf kapısı sayıyorlar. Sağlık sektörü ve hizmetleriyle ilişki ancak yumurta kapıya geldiğinde gerçekleşiyor. Üstelik kitleler medyanın da etkisiyle başlarına gelenin, kaybettiklerinin boyutları hakkında henüz bilgi sahibi olmadıkları için, yeterli duyarlılık içinde değiller. Çünkü insanlara özel hastanelerde, eczanelerde nasıl bir çileden kurtulacakları anlatılıyor. Sağlık emekçileri paragöz ve çıkarlarını kaybetmek istemeyenler olarak sunuluyor. Kitleler iyi işlemeyen sağlık sisteminden canları yanık olduğu için bu masala inanmak eğilimindeler. Özel hastanelerden, eczanelerden çilesiz yararlanma düşü çok çekici geliyor onlara. İlk uygulamalardan çok net olarak ortaya çıkan hızla paralı sağlık hizmetine gidiş bile kitleleri uyandırmaya yetmiyor. Olumsuz sonuçlar da yaşanarak algılandığı için ancak uygulamanın içinde canları bire bir çok yananlar biraz bağırıyorlar. Onların da tek tek çıkan sesleri bu karmaşanın içinde duyulmuyor bile.”
Konuştukça rahatladığımı, öfkemin azaldığını hissediyordum. Sözler kendiliğinden peş peşe dudaklarımdan dökülüyordu adeta.
“İnsanların sağlık hakları ellerinden alınırken durumun fark edilmemesi amacıyla içi boş bir ‘Hasta Hakları’ kavramının arkasına sığınılıyor. Toplumsal yapı insani olmaktan uzaklaştıkça insanların çözümsüzlüğü de artıyor; şiddet bir sorun çözme yolu olarak görülüyor. Sistemdeki dönüşümü algılayamayan hastalar ve hasta yakınları, kendilerini en çaresiz hissettikleri anda ‘kâr kapısı” olarak görüldüklerini düşünüyorlar. Çaresiz insanların önüne asıl hedef olarak sağlık çalışanları adeta ‘aslanların önüne atılan esirler’ gibi konuyor. Olumsuzluklardan etkilenen hastalar bu olumsuzlukların acısını karşılarında gördükleri ve tek sorumlu sandıkları sağlık personelinden çıkarıyorlar. Hastanede bulunmayan bir malzemenin hastadan istenmesi, hastanın bütün tepkisini hekime ya da sağlık personeline göstermesine neden oluyor. Hasta bu durumda sistemi sorgulamak yerine, sağlık personelinden şikayetçi olma yolunu tercih ediyor. Medyanın da etkisiyle yaşanan olumsuz olaylara karşı tazminat davası açmak bir seçenek olarak sunuluyor.”
“Aslında, merkezine insanı koyan bir sağlık örgütlenmesi vardı Türkiye’de” dedim. Sağlık hizmetlerini hastalıkların tedavisi kavrayışına değil, hastalıkların oluşumunun engellenmesi noktasına oturtuyor bu sistem. Nüfusa göre örgütlenme sağlıyor. Ekip hizmeti ve halkın katılımı ile birinci basamak sağlık hizmetlerini yaygın, ulaşılabilir hale getiriyor ve tedavi hizmetleri ile entegrasyonunu sağlıyor. Dar bölgede çok amaçlı sağlık hizmetleri, risk gruplarına öncelik verilmesi, sağlık hizmetlerinin ulusal koşullara uygun ve özgün olması gibi evrensel ve çağdaş ilkeleri de içeriyor.”
“Evet, biliyorum, dedi, 224 sayılı Sağlığın Sosyalizasyonu Yasası.”
“Ama bu yasa hiç doğru dürüst uygulanmadı, uygulamada hep ciddi sorunlarla karşılaştı, diye devam ettim. Ya gönülsüz yürütüldü ya da engellenmeye çalışıldı. Hekimlerin tam süre çalışma ilkesi yok edildi. Hizmetlerin ücretsiz verilmesi ilkesi değiştirildi. Gezici hizmetler aksatıldı. Nüfus tesbitleri yok sayıldı. Sevk zinciri işletilemedi. Sağlık ocakları çalıştırılamadı ve en önemlisi hizmeti yürütecek sağlık personeli yetiştirilmedi. Şimdi bu model verimsiz gösterilerek karalanıyor. Yerine ‘Sağlıkta Dönüşüm’ ya da ‘Sağlık Reformu’ adı altında sağlık hizmetlerinde devlete ağırlık tanıyan yarım yüzyıllık gelenekle hiç bağdaşmayan, “sosyalizasyon” uygulamasının kazandırdığı bir çok kurumu, deney ve bilgi birikimini dışlayan, tedavi edici ve koruyucu sağlık hizmetlerini tümüyle birbirinden ayıran ve tedavi edici hizmetlere ağırlık veren yeni bir model öneriliyor. Tümüyle Batı’dan aktarılmış, sağlık hizmetinin kalitesinden çok, getireceği kârı düşünen bir mantıkla hareket eden ve sağlık hizmeti anlayışı yerine otelcilik hizmeti anlayışını yeğ tutan, her alanda tüketimi artıran, maliyeti çok yüksek bir model bu. Hiç de uygun olmayan bir alt yapıyla geçilmeye çalışılan bu ‘Aile Hekimliği’ modelinin, sağlık hizmetleri finansmanının sigorta pirimi, bütçe ve katkı payından oluşan Genel Sağlık Sigortası ile sağlanacağı çağdaş bir uygulama olduğu ileri sürülüyor ve halk bu geçişe hazırlanıyor. Bu sisteme karşı çıkanlar ise bir tür tutuculuk ve değişime karşı olmakla suçlanıyor, ‘Dinozor’ olarak niteleniyor.”
Kendimi kaptırmış sürekli konuşuyordum. “Amaç, halkın sağlığını iyileştirmek ve etkili bir hizmet sunmak ise bunun yolu mevcut sistemi tepeden tırnağa değiştirmek değil ki. Mevcut sistemin bilimsel bir değerlendirmesi yapılarak, uygulayıcıların kusurlarından kaynaklanan eksikleri giderilerek model işler duruma getirilebilir. Görülecektir ki gerekli yatırım yapıldığı ve yeterli personel istihdamı sağlandığı takdirde sunulan hizmetin verimliliği ve niteliği daha da artacaktır. Sağlık hizmetinin yürütülmesinde esas hedef olan toplumsal yarar, sağlık kurumları arasında rekabet ve kar etmeyi önceleyen bir yaklaşım yerine işbirliği ve bölgesel planlamayı esas alan bir yaklaşımla sağlanabilir. Sağlık eğitiminde pazarın istediği, her yakınmaya ya da bulguya ayrı test, ayrı ilaç ya da cerrahi girişim gibi, hastalığı ön plana alan yaklaşım yerine ‘hastalık yok, hasta vardır’ görüşü ön plana çıkarılmalıdır.”
Gözlerini bir noktaya dikmiş, düşünceli bir şekilde hâlâ başını sallayarak dinliyordu beni. Bir süredir sustuğumu ve onu izlediğimi farkedince gülümsedi. “Görüyorsun ya yalnız senin gemilerin batmamış” dedi.
“Eski canlılığın yok, dedim. Durgun, bitkin bir görünümün var. Bu durum sadece emekçilere kırgınlığına bağlı gibi görünmedi bana.”
“Haklısın, ama elimde değil” dedi. Uzun süre söyleyip söylememekte kararsız kalmış gibi düşündü. Neden sonra sesi titreyerek devam etti. “Bizlere uygulanan yeniden şekillendirmeye tepki vermemem için çok güçlü iki sakinleştirici ilaç veriyorlar bana. Bu nedenle ömrümde ilk kez geçenlerde yapılan bir iş bırakma eylemine katılmadım, hiç sesimi çıkaramadım...”
Gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Sonra hemen kendini topladı, gözyaşlarını sildi. Derin bir iç çekti. Gülümsemeye çalışarak, “Bu bana çok dokundu” dedi.
“Farkettim, ama anlam verememiştim o zaman, dedim. Seni uyuşturan bu ilaçlardan birini biliyorum galiba.”
“Hangisini biliyorsun?” der gibi yüzüme bakınca, biri ‘performans’ da, diğerini çıkaramadım, dedim.
“Haklısın, biri performans. Diğeri de ‘yönetişim’, dedi. Anlamaz gözlerle baktığımı görünce açıklama gereği duydu. Belirli işlerin yürütülmesinde asıl yetkili ve görevli olan yönetimin yanına, hatta içine, kurumdan çeşitli insanları ekliyorsun, sözde ‘katılımcı’ bir yönetim biçimi olarak ‘yönetişim’ ortaya çıkıyor. Sorumluluğu yeni ‘takviye’lerle güçlendirme görüntüsü vererek ve belli belirsiz biçimde dağıtarak, yetkileri ve görevleri bulanıklaştırarak dayatmaların karşısına dikilebilecek, kamunun ve halkın çıkarlarına sahip çıkabilecek sesler zayıflatılıyor.”
“Performans da yapılanların doğru olduğuna başta sağlık çalışanları olmak üzere toplumun tümünü inandırmak için, sağlık çalışanlarına ödenen bir tür ‘sus payı’ dedim. Böylece sağlık çalışanları, sağlık hizmetlerinin niteliğinin değiştirilmesine, çağlar boyunca hekimliğe yüklenen insancıl değerlerin hızla erozyona uğratılmasına ortak ediliyorlar. Zaten bu dönüşüm tamamlanınca böyle bir ödeme yapılmasına da gerek kalmayacak.”
“Doğru söylüyorsun, diye devam etti. Uygulamaya konulan sistemin sağlık çalışanlarını sürüklediği konum ne yazık ki bu. Sağlık ekibinin işleyişine ‘Pazar’ dinamiklerinin girmesiyle ekip ruhu, dayanışma, birlikte iş üretme çabaları yerini daha fazla performans üzerinden daha fazla para kazanma kaygısına bırakıyor. Ciddi bir ayrışma, parçalanma yaşanırken beraberinde işyerinde köleleşen, tüm zamanını yalnızca performans arttıran alanlara ayıran, yönetime karşı itaatkar, kendi arasında rekabetçi bir sağlık çalışanı tipinin ortaya çıkmasına ve çoğalmasına neden oluyor. Bu durumun hem sağlık meslek grupları arasında hem de meslek gruplarının kendi içinde bir rekabet oluşturması ve çalışma barışını bozması da oluşacak tepkilerin azaltılmasında istenen bir etki.”
“Sağlık politikalarındaki değişimin sağlık hizmetlerini etkilediği kadar tıp eğitimini de etkilediğini unutma, diye atıldım. Tıp fakülteleri bugün artık toplumsal bakıştan yoksun, eşitsiz tabloyu yeniden üretecek, eşitsiz bilgi ve beceride hekimler ve sağlıkçılar yetiştiriyorlar. Bu tıp eğitimi ve sağlık hizmetleri içinde yetişen hekimler de insancıllığından bir şeyler yitiriyor ne yazık ki. Sağlık emekçilerinin toplumsal sorumluluk duygusu, okullardaki gizli piyasacı eğitim programı ile köreltildiğinden yoksulluğu, sağlıkta eşitsizlikleri görmezden geliyorlar. Bireysel kurtuluş yolları arıyorlar, dayanışmıyorlar, örgütlenmiyorlar.”
O ana kadar sessizce bizi dinleyen yaşlı adam söze karıştı:
“Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki çocuklar, dedi, adamlar tehlikeli girişimlere tehlikesiz ve sempatik terimler buluyor. Bunlar ideolojik savaşımın ustaları. Çok kötü şeylere ‘reform’ diyorlar. İnsanlar reform terimini hep olumlu bir algılamayla kavramıştır.” Bir süre sözlerinin etkisini ölçmek ister gibi bizlere baktı, biraz soluklandıktan sonra devam etti. “Bugün emperyalizm kavramı kayboldu, onun yerine küreselleşme diyorlar. Emperyalizmle ‘fırsatlar’ terimini bir araya getirmek tanım gereği mümkün değildir. Oysa küreselleşme deyince, emperyalizm söylem tarihinden kayboluyor, artık hem fırsatlardan, hem risklerden bahsedebiliyorsunuz.”
“Küreselleşmenin dünyayı büyük bir köy haline getirip refahın da eşit paylaşılmasını sağlayacağı iddia ediliyordu, dedim gülerek. Ne tuhaf. Tıpkı geçen yüzyılın başındaki gibi. O zaman da makinanın insanlığın kurtarıcısı olduğu ileri sürülüyordu. İnsanı ücretli çalışmadan kurtaracak, ona boş zaman ve özgürlük verecek tanrıydı makina. Sanıldı ki bilim geliştikçe dünya mutlulukla, güzelliklerle dolacak. Ne yazık ki bugün bunun gerçek olmadığını biliyoruz. Küreselleşme için de yok öyle bir şey.”
“Yok elbette, dedi öfkeyle. Küreselleşme ile birlikte, giderek büyüyen bir kitlenin yaşam koşulları bozulmakta ve yoksulluk küresel bir hal almaktadır. Sermayeye bütün dünyayı açan egemenler, emeği kendi köşelerinde tutarak insanları, emek piyasasının genişletilmesiyle, oluşacak düşük ortalama ücretten daha ucuza emeğini satmaya zorlamaktalar. Çünkü gerçekte küreselleşme kapitalizmin bilinen son aşamasıdır ve sermayenin üretim verimliliğinin evrensel boyutta artmasını hedeflemektedir.”
“Çarpıtmaya bir bakın, diye sürdürdü sözlerini, görünürde insan hayatı çok önemsenmektedir. Ancak insanın güçsüz, tek başına olması, çaresiz ve baş eğmiş bir insan olması istenmektedir. Bu amaçla toplumsal yaşamın her alanında yükselen değerler değiştiriliyor. Günlük, kısa dönemli çıkarlar, ilkel, en acımasız güdüler harekete geçiriliyor. Küreselleşme kendi kültürünü, düşünme biçimini ve değer yargılarını sessizce dayatıyor. Birey olma adı altında bencilleşme, s
evgi yerine sevgisizlik,
dostluk yerine yabancılaşma geçerlidir bu düzende ve
dayanışma suç sayılmaktadır.”
“Ve tarihin hiçbir döneminde acımasızlık, hoşgörüsüzlük, insanın insana kıyması bu dönemdeki kadar yoğun, böylesine vahşi uygulanmadı, dedim. Bütün bu söyledikleriniz benim neden bir Kafka dünyasında yaşadığımı düşündüğümü açıklıyor aslında.”
Onaylar gibi başını salladıktan sonra konuşmasına devam etti:
“Yerel ve uluslararası sermayenin emeğe karşı birçok cepheden yaptığı bir saldırı söz konusu. Sermaye, özünde hiçbir insani öge taşımaz. Onun gözünde insaniyet, medeniyet, uygarlık yoktur; çıplak haliyle vahşi ve insafsızdır. Sermaye güçlendikçe siyasal kararlar insandan uzaklaşır ve sermaye çıkarları doğrultusunda şekillenmeye başlar.”
Konuşurken yüzü kıpkırmızı kesildi. Hem sakinleşmek hem de sözlerinin etkisini ölçmek istercesine yüzümüze baktı. Bir süre soluklandıktan sonra, “Biliyor musunuz? Bugün arkamdan ‘Elveda Sosyal Güvenlik! Cehenneme kadar yolun var...’ diye bağıran sermaye 19. yüzyılın 2. yarısında Prusya’da doğumuma yol açmıştı, dedi. Gülümsedi. Geriden gelen kapitalistleşme ve İngiltere’ye rakip başlıca devlet olma yolunda çaba gösteren Almanya, geçmişte İngiltere’nin yaşadığı deneyimi yaşamamak için devlet eliyle düzenleme gibi kapitalizmin özünde olmayan bir takım müdahalelerde bulunmak zorunda kalmıştı. Bunlar az çok sosyal devlet kavramını çağrıştırabilecek uygulamalardı.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Ben sizin 2. Dünya Savaşından sonra doğduğunuzu sanıyordum, dedim. Yaşınızı hiç göstermiyorsunuz.”
“Doğumumdan sonra gelişimimde en önemli faktör sınıf mücadeleleridir. Bu sınıf mücadeleleri sonunda kapitalizm bazı alanlarda geri adım atmak, emeğin bazı sosyal haklarını ve bunlarla ilgili bazı güvenceleri sağlama zorunluluğu hissetti. Ayrıca daha dışa yeterince açılmamış bir kapitalizmin iç pazar ve emek gücünün yeniden üretimi gibi alanlardaki duyarlılıklarının sağladığı birikimle ve sosyalist sistemin rakip sistem olarak var olması ile 2. Dünya Savaşından sonra gelişimimi tamamladım. Daha sistematik, daha tutarlı bir bütünlüğe kavuştum, kurumsallaştım.”
Acı acı güldükten sonra devam etti. “Kapitalist dünyada uygulamaya koyulmuş olan sosyal politikalar aslında insancıl düşüncenin sonucunda değil sermayenin gereksinimi ve çıkarı doğrultusunda geliştirilmiştir. Günümüzün sosyal devlet politikalarından uzaklaşma politikaları da yine sermayenin gereksinimleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirilmektedir. Görüntüde farklı olmakla beraber amacı itibariyle aynıdır ve birbiriyle tutarlıdır. Sermaye fevkalade deneyimli ve güçlüdür; halkların bilincini köreltebilmek için bazı fedakarlıklardan kaçınmaz.”
Bir süre sustuktan sonra, “Sermayenin mantığına göre bugün daha düşük bir maliyetle ileride olabilecek yüksek bir maliyet önlenebilir ise, bu maliyete katlanmak akılcıdır, diyerek sürdürdü sözlerini. Günümüzün sermaye-yoğun üretim koşullarında ortaya çıkan işsizlik koşullarında, kamu eliyle yürütülen kitle eğitimine artık gerek kalmadı. Bugün eğitimin özelleştirilmesinin temelinde yatan nedir biliyor musunuz?”
Bir şey söylememize fırsat bırakmadan devam etti. “Bugün oluşan süreci sermaye ideolojisi doğrultusunda sürdürebilmek için, eğitim kurumlarının yönetimine de özel mülkiyet dokusunun hakim kılınması gerekiyor. Eğitimin kamu eliyle yapılması durumunda öğretim üyesinin göreceli bağımsızlığı nedeniyle, toplumsal ideolojinin üretilmesinde ve yaygınlaştırılmasında bazı aksaklıklar ve tıkanıklıklar olabileceğinden bu göreceli bağımsızlığının, bordro mahkumiyetine dönüştürülerek teslim alınması gerekmektedir. Eğitim politikaları yoluyla hem sermaye ile birleşecek teknik ve beceri ile donatılmış insanlar yetiştirilmesi, hem de gençlerin kendilerinden nasıl bir hizmet ve sadakat beklendiği konusunda eğitilmesiyle sermaye yandaşları üretilerek sermaye sömürüsünün toplumda hissedilmeyecek şekilde devam etmesinin sağlanması amaçlanmaktadır.”
“Ayrıca bugün eğitimin, sermaye için iştah kabartıcı bir faaliyet ve kâr alanı haline geldiğini de unutmamak lazım, dedim.
Yaşlı adam ara vermeden konuşmasını sürdürdü. “Küreselleşmenin çevreyi yoksullaştırıcı politikası karşısında toplumların büyük kesimlerini tutabilmek ve denetleyebilmek için sermaye, geçici bir süre için de olsa, gericilik veya dincilik olarak ifade edilen toplumsal akımların önünü açmayı, hatta geliştirmeyi gerekli görmektedir.”
“Ama zaten din ta eskiden beri yönetenler tarafından sindirme aracı olarak kullanılmıyor mu?” diye sordum.
“Evet, öyle, dedi. Halk basit, yalın ve kolay olanla avunmalı, çektiği sıkıntıların karşılığını alacağı bir öbür dünya umuduyla, görünmeyenin iyiliğine ve yardımına duyduğu güvenle, aykırı her türlü düşünceyi kuşkuyla izleyip öfkelenme ve cezalandırma hakkını elinde tutanlar karşısındaki korkusuyla yaşamaya devam etmeli.”
Bir süre soluklandı. Sonra ağır ağır konuşmasına devam etti:
“Bugün sistem kendisiyle uyumlu insan yaratmada beni bir araç olarak kullanıyor. Çünkü küreselleşme ile birlikte, artan işsizlik ve yoksulluk riski sosyal güvenceye olan gereksinimi arttırdı. Ancak bu güvenceye en fazla gereksinimi olan grupların, güvence sisteminin dışında kaldıkları görülüyor. Sağlık hizmetlerinden, işsizlik sigortasından yararlanamayan, emeklilik konusunda sıkıntılı olan birey geleceğine daha güvenli bakamıyor. Daha güvenli bakabilmesi için mutlaka bir işe sahip olması gerekiyor, sahip olduğu işi de uzun süre koruması gerekiyor. İşsiz kalmak gibi kaygıyla hareket eden kişi birçok şeye özen göstermeye başlıyor. Bu süreç içinde, kaygılı, korkulu, işletmeyle bütünleşen, işverenle bütünleşen, bütün bu sistemle bütünleşen bir insan tipi yaratılmaya başlanıyor. Artık dışarıdan hiçbir baskıya gerek kalmadan hem işçiler, hem işsizler bir işe sahip olmak ya da sahip olunan işten atılmamak için sistemin istediklerini hiçbir baskıyla karşılaşmadan içselleştirerek yerine getiriyorlar.”
‘Öyle alçak bir kapıdır ki açlık; geçilmesi kaçınılmaz hale geldi mi, insan artık ne kadar büyükse o kadar çok eğilir’ diye mırıldandım soluklanmasını fırsat bilerek. Sorar gözlerle yüzüme baktığını görünce sesimi daha da alçaltarak, Victor Hugo’nun bir sözü, diye tamamladım cümlemi.
“Egemenler ideolojiden ve ahlaktan yoksunluklarıyla bizden üstünler, dedi arkadaşım. İnsanları soyup soğana çevirmek için felsefeye ihtiyaçları yok onların, tam tersine ne kadar çiğ ne kadar ruhsuz olurlarsa, kazançları da o kadar artar.”
Yaşlı adam bize aldırmadan devam etti. “İnsanlar işlerini kaybetmekten korktuğu için her gün biraz daha dikkatli, biraz daha edilgen hale geliyorlar. Çatışmanın, başkaldırının onları ekmeklerinden edebileceğini, iş sahibinin onlara verdiği iş karşılığında şükran duymaları gerektiğini dile getiriyorlar. Hep ezilerek ve sindirilerek aşağıda, kalmaları gereken yerde kalacaklarını, tepki göstermenin onlara hiç bir şey kazandırmayacağı gibi daha da ezilmelerine yol açacağını düşünüyorlar.”
“Tıpkı Kafka’nın ‘Şato’sundaki gibi, dedim. Orada da, aşağıdaki köyde yaşayanların hepsi, kendi dünyalarıyla egemenlerin dünyasını temsil eden Şato arasındaki dayatılmış uzaklığı aşılmaz bir şey olarak kabul edip ona boyun eğiyorlar. O köye dışarıdan gelen kadastrocunun da hareket noktası şatonun memurlarından birisi olmasıydı, tek isteği işini yapıp kabul görmekti. Pek çoğumuzun en ufak bir talepte bulunmadan içinde bulunduğu durumu, tutunabilmek adına savunması gibi kadastrocu da onu uşak, iş vereni mutlak efendi kılan sisteme karşı çıkmak yerine sistem tarafından kabul edilmek istiyordu.”
Güldü yaşlı adam. “Kafka’nın yaşadığı dönemde de şimdiki gibi bir çeşit küreselleşme yaşanıyordu, dedi. Bir dönem eğitim ve sağlık hizmetlerinin kamu üretim alanına alınmasının nedeni, sistemin insan haklarına saygılı olmasından değil, sermayeye emek üretimi ve emeğin hizmetinde kesinti oluşmamasını sağlamaya yönelikti. Eğitim hizmeti emek üretim hizmetidir, sağlık ise emeğin idamesinin sağlanması hizmeti. Geniş halk kitlelerinin algılamasında sistemin masum gösterilmesi ve böylece meşrulaştırılmasına yönelikti. Ancak özellikle 1980’lerin sonu 1990’ların başından itibaren sosyalist sistemin çözülmesi ve rakip sistem üzerindeki baskının kalkmasıyla kapitalist sistem daha rahat hareket etmeye ve tekrar özüne dönmeye başladı.”
“Ama bu bana başka bir şeyi çağrıştırıyor, dedim. Küreselleşmeyle birlikte tüm insani değerler yanında buzullar da eriyor. Kazanç, daha çok kazanç hırsıyla çevre yok oluyor. Bu nedenle sermayeyi kansere benzetiyorum ben. Kanser hücreleri de vücudun tüm olanaklarını kullanarak her şeye hakim olduklarını, ölümsüzlüğe eriştiklerini sandıkları anda içinde var oldukları evreni, yani insanı yok ederek kendilerini de yok ederler, ölürler. Sermaye de aynen kanser hücresi gibi davranıyor. Her şeyi vahşice tahrip ediyor, her şeye hakim olduğunu sandığı anda içinde yaşadığı dünya’nın ölmesiyle öleceğini, yok olacağını düşünemiyor. Ne yazık ki ‘Çocuklarımız bizden daha iyi bir dünyada yaşayacak’ umudum yok artık.”
“Aslında bizde seni bu nedenle görmeye geldik, dedi arkadaşım. Yaşama direncine ihtiyacımızın arttığı şu günlerde bize karamsarlık yakışmaz.”
“Ne yapabiliriz ki?”
“Psikolojide ‘Öğrenilmiş Güçsüzlük’ denilen bir durum vardır, bilir misin? diye sordu yaşlı adam. Başımı hayır anlamında sallayınca anlatmaya devam etti. Bir laboratuvarda deney yapılmış. Bir akvaryum içine bir büyük ve çokça küçük balık konulmuş. Haliyle, büyük olan acıktıkça küçükleri yemiş… Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştirilerek akvaryum ikiye ayrılmış. Büyük balık bir tarafa küçük balıklar da diğer tarafa yerleştirilmiş. Büyük balık cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapmış. Bunu tam 28 saat boyunca sürdürmüş. 28 saatin sonunda büyük balığın artık diğer tarafa geçmek için mücadele etmeyi bıraktığı görülmüş. Deneyin sonunda cam bölme kaldırıldığında büyük balık küçükleri yemek için hiçbir hamle yapmamış. Saatler geçtiği halde onları yemediği görülmüş.”
Anlamamış gözlerle baktığımı görünce devam etti. “Sizlerin durumu bana bu Öğrenilmiş Güçsüzlüğü hatırlatıyor. Bugün topluma aşılanmak istenen düşünce ya ‘öteki dünyaya’ ya da kapitalizmin ufkunun aşılamayacağına, egemen olana uyum sağlamaya ilişkin olduğundan inandığı bir şey için mücadele etmek, hatta bir inanca sahip olmak, genelde aşağı görülüyor. Bu düşünce o kadar sık tekrarlanıyor ki sonunda özgüvenlerinizi, mücadele isteklerinizi yitiriyor, güçsüzleşiyor, çaresizleşiyor, yalnızca günü kurtarmakla, var olmakla yetinir hale geliyorsunuz. Zaten amaçlanan da bu.”
Sözleri canımı acıttı. Arkadaşım araya girdi. Beni yüreklendirmek istercesine, “Duvarına ‘Asla yılmayın, kaybedenler vazgeçenlerdir’ yazısını asan sen değil misin?” dedi.
“Benim.”
“Gramsci’nin ‘Aklımla kötümserim, irademle iyimser’ sözünü hep dile getirmiyor musun?” dedi bu kez.
“Getiriyorum.”
“Sisyphos’u bilir misin?” diye sordu yaşlı adam.
“Biliyorum, dedim belli belirsiz bir sesle. Mitolojide tanrılar tarafından, bir kayayı hiç durmadan bir dağın tepesine çıkarmaya mahkum edilmiş kahraman değil mi?”
“Evet, o, dedi. Elimde okumakta olduğum kitabı göstererek, “Orada emeği Herakles simgelemektedir. Camus ise Sisyphos’u anlamsızlığın bir simgesi diye tanımlar. Yaptığı iş anlamsız ve yararsızdır, ama bu işi sonsuzluğa dek görmekle yükümlüdür Sisyphos. Bu korkunç işkencenin bir gün biteceğini bile umamaz. Camus insan yaşamının anlamsızlığı içinde insan onurunun gene de, dış etkenlerlerin anlamsızlığına, koşulların kaçınılmaz baskısına karşın zorunlu olan yükü bile bile taşımak olduğunu belirtir. Sisyphos’u anlamsızlığı akıl ve bilinç gücüyle yenen insan kahraman olarak karşımıza diker. Tanrı ne yaparsa yapsın onu yenememiştir.”
Biraz durduktan sonra tekrar konuşmasını sürdürdü. “Sana bir öykü daha anlatayım. Efsaneye göre Atinalılar Girit’te Daidelos’un labirentine hapsedilmiş boğa başlı, insan bedenli canavar Minotauros’a her 9 yılda bir 7 genç kızla 7 delikanlıyı kurban olarak göndermek zorundaydılar. Labirente girmek, Minotaurus’u öldürmek ve labirentten çıkmak zordu, imkansızdı. Kral Aegeos’un oğlu Theseus kara yelkenli bir gemiyle 7 genç kız ve 7 delikanlıyı yanına alarak kaderi, yani gerçeği değiştirmek için yola çıktı. Dönüşte, eğer dönerse, beyaz yelkenler takacaktı. Labirente girdi. Minotauros’u öldürdü. Ama dönerken beyaz yelken takmayı unuttu. Kral Aegeos da üzüntüden kendini uçurumdan aşağı, denize bırakıverdi. Ege’nin adı işte o kraldan geliyor derler.”
“Canavarın insan bedenine ve kudretli boynuzlarına aldırmayan Theseus onun yenilmez olmadığını bize pek güzel kanıtlamıştır. Zamanımızın Minotauros’u, çevresinde ördüğü öfke ve nefret labirentinde hızla ilerliyor. Halkları, ulusları birbirine düşürmekten başka bir marifeti olmayan aç gözlü küresel canavarın işi zor. Çok can yaktığı ve yakacağı, genç kızları ve erkekleri, kadınları ve çocukları, bilginleri ve filozofları, tarihi ve geleceği elinden geldiğince yok etmeye çalıştığı da, çağımızın değiştirilmesi gereken kaderi, gerçeğidir. Küreselleşme denen canavarla, halkın yararına olmayan düzenlerle savaşmak gerek.”
“Bizler eninde sonunda birer sistemiz, kuruluşuz, dedi yaşlı adam. Daidelos’un labirentinde kendisine gönderilecek kurbanları bekleyen boğa başlı, insan bedenli Minotauros’la savaşmayı göze alan Theseus’lara, ‘Sağlık reformu’ denen aldatmacayı insanlara anlatmaya çalışacak, mücadele edecek insanlara ihtiyacımız var. Ancak sizlerin yardımıyla var olmaya devam edebiliriz. Sokrates’ten beri canlarından vazgeçip düşüncelerinden vazgeçmeyen aydınlarla insanlık gelişti, kişilik buldu. Nicesi ‘Yenildikleri, zamanın değiştiği ve artık vazgeçmeleri gerektiği’ onlara söylendiğinde bile hiç umutlarını kesmediler ve savaşmaktan vazgeçmediler.”
İyice ezilip büzüldüm. Karşısında küçüldükçe küçüldüm.
“Kolay olmayacak elbette kurtuluş, diye sürdürdü sözlerini. Eğer işlerin kötü olduğuna inanıyorsak, yani içinde yaşadığımız felaketi felaket olarak algılıyorsak, kurtulma şansımız var demektir. İnsanlar eninde sonunda ‘birlikte yaşama’nın ve ‘beraberce mücadele etme’nin daha önce görülmemiş biçimlerini bulup yaratacaklardır. Kaybedecekleri hiçbir şey yoktur. Tersine kazanacakları bir dünya vardır. ‘Daha insanca bir dünya’ mümkün.”
Bir an sarsılarak bir boşluğa düşerken kendime geldim. Şaşkınlıkla etrafa bakınarak doğruldum. Karşımda eşim gülerek bana bakıyor, omzumu dürtürek, “Hayatım, kalk hadi, diyordu. Kalk da yatağına git yat. Yaşlanıyorsun galiba sen artık. Baksana kitap okurken uyumuş kalmışsın koltukta. Sahi ne okuyorsun sen?”
Baktım yoklardı, karşımda kimse oturmuyordu. Televizyondaki dizi bitmiş, dizi müziği eşliğinde yazılar geçiyordu. Dizi müziği beynime işliyordu.
“Sen imkansızsın, sensizlik imkansız”
Kendimi toparladım. “Peter Weiss’in ‘Direnmenin Estetiği’ni okuyorum, diye yanıtladım eşimi. Az önce acayip bir rüya gördüm.”
“Yemeği fazla mı kaçırdın yoksa? diye sordu eşim. Sana hayranım biliyor musun? Nasıl da sabıra okuyorsun böyle kitapları. Sonra gülerek ekledi; Ondan sonra da kabuslar görüyorsun. Ne gördüğünü anlatacak mısın?”
“Dinle bak, anlatayım” dedim.
Açıklama:
Bir hekimin dönüştürülmeye çalışılan hastanesi ve sosyal güvenlik sistemiyle diyaloğunu içeren ve bir farkındalık yaratmayı amaçlayan bu çalışma, aşağıdaki kaynaklardan yararlanılarak, yer yer alıntılamalar yapılarak hazırlanmış bir çeşit yazınsal kolaj denemesidir.
Azra Erhat. Mitoloji Sözlüğü. Remzi Kitabevi, 1984
Osman Aykaç. Bir Olay: Kerbela, Trajedi ve Haysiyet. Defter 2000,14(40):107-116
Kemal Sayar. Bedenimi Alabilirsin, Tabii, Ruhumu da! Küreselleşmenin Psikolojik Boyutları. Defter 2001;14(44):75-104
On soruda 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun. Türk Tabipler Birliği Yayını, 2001
Ahmet Saltık. Yeni Dünya Düzeni ve Cumhuriyet sağlığı. Teori 2002;151:22-39
Metin Çulhaoğlu. İdeoloji ve sağlık. Toplum ve Hekim 2003;18:175-80
Gazanfer Aksakoğlu, Yonca Sönmez. Küreselleşme ve toplum sağlığı. Toplum ve Hekim 2003;18:196-9
Sağlıkta Dönüşüm Programı, 2003 Türkiye’sinde Halka ve Hekimlere/Sağlık Personeline Ne Getiriyor? Türk Tabipler Birliği Yayını, 2003
Korkut Boratav. “Türkiye’de Değişik Sektörlerdeki Tahribatlar: Bunlara Karşı Ne Yapılabilir? Panel. Nusret Fişek Anma Etkinlikleri. 1 kasım 2003, Ankara” içinde, Türk Tabipleri Birliği Yayını, 2004, sayfa:35-8
Ata Soyer. Sanayi devriminden küreselleşmeye darbeden AK Partiye sağlığın öyküsü. Sorun Yayınları, 2004
Feride Saçaklıoğlu. Pazar Dinamikleri Tıp Eğitimini ve Hekimleri Nasıl Etkiliyor? “Gizli Müfredat”. Toplum ve Hekim 2005;20(4):242-6
Tamer Aker. Bir Öğrenme Süreci Olarak Sağlığın Satın Alınması ve Rekabeti. Toplum ve Hekim 2005;20(4):247-9
Yüksel Akkaya, Metin Çulhaoğlu, Toplum ve Hekim Dergisi Yayın Kurulu üyeleri. Yuvarlak masa toplantısı: “Sağlık ve Sosyal Güvenlikteki Daralma Ne Getirecek?” Toplum ve Hekim 2005;20(6):402-14
Peter Weiss. Direnmenin Estetiği. Çağlar Tanyeri, Turgay Kurultay çevirisi. Yapı Kredi Yayınları, 2005
Mümtaz Soysal. Yönetişmek. Cumhuriyet Gazetesi (Açı), 1 Mart 2006, sayfa:2
Güray Öz. Beyaz Yelkenliyi Beklerken. Cumhuriyet Gazetesi (Avrupa), 22 Kasım 2006, Sayfa:6
Şükran Soner. Halkımız Sağlık Hakkının Elden Gitmesine Neden Duyarsız? Tıp Dünyası (SSK Özel Sayısı), Nisan 2006, sayfa:10
Erhan Nalçacı. Kuş Gribi ve Türkiye. Bilim Tarihi Araştırmaları 2006;2:137-41
İzzettin Önder. Sağlıkta Dönüşümün Ekonomi Politik Değerlendirmesi. Toplum ve Hekim 2006;21(3):219-29
Server Tanilli. “Daha İnsanca Bir Dünya” Kurmak. Sözcükler 2007;6:8-14
Dr. Haldun ÖNİZ Sayfasından ALINTI