Samimiyetin sınırları ve sessiz bedelleri
Samimiyetin kişisel ve kurumsal hayattaki sınırları, liderlik pratikleri ve iç sesle yüzleşmenin zorlukları ele alındı.
Samimiyetin sınırları ve sessiz bedelleri
Öznesi “ben” olan bir cümlede, kendi samimiyetimizi ilan ettiğimizde tüm sihri kaybolsa da samimiyet hakkında konuşmayı seviyoruz. Bol bol reçetelerimiz de var, ancak kimse bizi görmediğinde, tek başımıza kaldığımızda kendimize ne kadar samimi yaklaşabiliyoruz?
Hiçbir iddialı bir köşeye çarpmadan ve filtrelemeden düşünce egzersizi tadında bu hafta buradayım. Kendimle de samimi bir sohbetin girişi olur belki de… Felsefeyi merkeze almaya çalışsam da yer yer psikolojinin kapısına da yaklaşacağım muhtemelen, haddimi çok aşmam umarım
Başlangıç sorum şu: “Kendimle gerçekten sohbet edebiliyor muyum?”
Zor soru, çok içsel, bazen çok sessiz bazen de çok gürültülü ve savunmasız… Terapist koltukları tam da bu nedenle var, biliyoruz. Amacım derinlere dalıp çözümlemeler yapmak değil, sadece iş dünyasına biraz daha samimiyeti davet edebilmek…
Önce tuzakları ziyaret edelim, zor konuşmalar için bahane üretebilirim, erteleyebilirim, nasıl olsa yapacak/ bekleyen çok iş var, ya da daha fenası göstermelik bir samimiyetle yetinebilirim.
Peki neden?
Başlıktaki merakın kredisiyle kendimizle konuşmakta “neden” bu kadar zorlandığımızı düşünerek bir adım atabiliriz. Ve neden samimiyet, insanın kendiyle karşılaştığı en hassas kırılma alanlarından biri?
Sanırım samimiyet sadece bir duygu meselesi değil, epistemik bir sınır (burasını birazdan açıyorum hem de Kant referansıyla), varoluşsal bir denge arayışı ve sonunda da bir liderlik pratiği…
01. Samimiyetle ilgili neyi bilebiliriz?
Kant’ın kulaklarını çınlatarak yanıt vermeye çalışırsam, bilincimizin ilkesel olarak dışarıya kapalı olduğunu yeniden hatırlayabiliriz. Sadece ve sadece kendimin bilinçli bir varlık olduğundan emin olabilirim, diğerinin bilincine bir erişimim yok. Bilinç kelimesini tereddüt etmeden “samimiyet” ile de değiştirebilirim, anlam pek kaybolmayacaktır. Bu felsefi ve bilgiden gelen sınır, tartışmamızın güzergahını değiştirecektir. Çünkü “Diğeri samimi mi?” sorusunu epistemik olarak soramasak da “Ben kendime karşı ne kadar samimiyim?” sorusunu da kaçınılmaz olarak masaya davet edebiliriz.
Her ne kadar çok katmanlı bir yanıta ruhumuzu hazırlasak da samimiyet günün sonunda sosyal bir davranışın ötesinde içsel bir yoklama tekniği olarak görülebilir. Eğer samimiyeti bir performans kriteri olarak tanımlamaya çalışırsak, bu yanılsamanın bedelini “niyetin kozmetik bir versiyonu” olarak ödemeye başlarız. Samimiyet de bilinç gibi içimizde Peki birilerine nasıl daha samimi diyebiliyoruz? Diğerlerini bir o kadar plastik bulurken?
Fona filozofları almaya çalıştığım için ilk sorum hangi filozofa gönül rahatlığı ile samimi diyebiliriz oldu. Felsefesiyle yaşamı örtüşen o kadar da uzun bir liste yapamıyorsak, bildiğimiz kadarıyla tercihleri nedeniyle acı çeken ve mütevazı kalabilen isimlerden ilerleyebildim. Kierkegaard ile devam ederken üzere, biraz acıya ne kadar tahammül edebileceğimizi sorgulayabiliriz.
Kant sınırlarımızı tanımlamıştı, Kierkegaard ise tüm kaygılara rağmen kendimizle yüzleşebilme cesaretini bize hatırlatmıştı. Bu yüzleşmenin üretebileceği çelişkilere, pişmanlıklara, utançlara, yanlış seçimlere ve tutarsızlıklara rağmen, cesaret gösterebiliyor muyuz?
Regine Olsen’e duyduğu büyük aşka rağmen ayrılmayı seçmesini içsel bir tutarlılık olarak okuyabilir miyiz? Samimiyet öncelikle kendini rahatsız edebilme kapasitesiyse, plastik bir imaj yerine vicdandan bahsedebiliriz.
Ve buradan başlangıç sorusuna geri dönelim, çoğu zaman samimi olmak mı yoksa rahatsız olmak mı arasında kaldığımızda rahatlığa doğru yaklaşabiliyoruz. Tabii ki çok insani, çünkü kendimize soracağımız soruların bizi nereye götüreceğini bilmiyoruz, daha da zoru o yanıtlarla ne yapacağımız hakkında da çok bir fikrimiz olmayabiliyor. Bildiğimiz dünyaya koşturmak, tüketmeye devam etmek ve aldığımız beğenilerin tadını çıkarmak varken ne gereği var ki…
02. Psikolojinin kapısını çalmayı deneyelim mi?
Çoğumuzun bildiği bir araştırmanın çıktılarıyla devam edelim, 2014 yılından Virginia Üniversitesinden Timothy Wilson ve arkadaşlarının notlarıyla… Araştırma ana hatlarıyla şöyle; denekler boş bir odada 6-15 dakika yalnız kalıyorlar, onları oyalayacak bir dış uyaran yok. Kağıt kalem yok, müzik yok, sadece kendileri var. Dolayısıyla kendileriyle sohbet etmek için kısacık bir zamanları var, ancak bu sohbet alanı onları zorlarsa istedikleri zaman basabilecekleri düşük voltajda elektrik verecek bir cihaz da onlara eşlik ediyor. Dış uyaran olsun, elektrik de olabilir derlerse diye…
Sonuçlar o kadar çapıcı ki; erkeklerin yüzde 67’si, kadınların yüzde 25’i kendine elektrik vermeyi tercih ediyor.
Tabii ki çok farklı yorumlar getirebilsek de, bugün yazının bağlamında vardığım sonuç “kendi iç sesimizin, fiziksel acıdan daha rahatsız edebileceği” yönünde… Yeter ki kendi kendimize kalmayalım, bahane üretemediğimiz, kaçamadığımız, duygularımızla yüzleşebileceğimiz bir alana düşmeyelim…
İğne ve çuvaldızla birlikte direniş hallerimiz neler olabilir?
Mesela bahanelerimiz hazır bekleyebilir; “Şimdi hiç zamanım yok”, “Hiç sırası değil” ya da “Zaten kendimi biliyorum” ya da sürekli kaçışımızı akredite edecek yanıtlarımız olabilir “Çok çalışmak”, “Yapay bir meşguliyetle koşturmak” Ancak tam bu noktada derdin kolektif olduğunu da atlamamamız önemli, bu kadar çok uyaran, bildirim içerisinde bir şeyleri kaçırabilmeyi göze alabiliyor muyuz? Ya da bugünün insanı olarak sessizliğe ne kadar tahammülümüz kaldı?
Hep birlikte organize olmuş bir tatta iç sesimizi duymaktan kaçıyorsak, Guy Debord’u ve Gösteri Toplumunu samimiyetin karşısında cümle içinde kullanabiliriz. Doğal görünmeyi, filtresiz olmayı ve hatta kırılganlığını paylaşmayı da bir performans kriteri olarak plastikleştirebiliyoruz. İçeride değişen hiçbir şey yokken, takipçi sayısı adına samimiyetimizi bir sahne performansına dönüştürebiliyoruz. Ancak samimiyeti pırıltılarla sosyal medyaya taşıdıkça, kendi içimizdeki sohbetler daha da silikleşip, sessizleşiyor…
03. Sırada kurumsal dünya ve liderlik olursa
Soru: Bir liderin samimi olup olmadığını anlayabilir miyiz?
Yanıt: Bilmiyorum…
Davranışlarından yakalamak çok kolay olmayabilir, sadece çıkarımlarda bulunabiliriz, kendi lensimizle kendi öznelliğimizle… ancak belki tutarlılıktan doğru bakarsak bir çıkış bulabiliriz. Samimiyetin en çok güçle sınabileceğini size de yakın geliyorsa, hangi sahnelerin daha çok ipucu verebileceğini de söyleyebiliriz.
Kendi iç sesiyle barışık bir lideri duruşundan, ses tonundan, netliğinden hissedersiniz. Anlatmasına gerek kalmadığında samimiyet de oradadır. Carl Rogers bu durumu iç ve dış dünyanın uyumu üzerinden kavramsallaştırır.
“En güven veren insanlar, duygularını saklayamayanlar değil, duygularıyla çelişmeyenlerdir.” - Carl Rogers
Ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve aldığı kararları temiz bir dille aktarabiliyorsa, belki de şeffaflıktan daha çok iç ve dış dünyadaki uyuma kredi verebiliriz. Toplantı odasında herkes çok olması gerektiği gibi, mesafeli ve ciddi oturuyorsa, liderin samimiyetini tekrar sorgulayabiliriz. Kendiyle barışık bir lider tüm paydaşlar için de şans
04. Kendimize sorabileceğimiz birkaç meraklı soru isterseniz
- Kendime karşı dürüst olmak benim için ne demek?
- En son kendimle ne zaman buluştum? O sohbetim nasıl geçmişti?
- Kendime karşı daha samimi olduğumda farklı yapabileceğim neler olurdu?
- Bu hafta (çok geriye gitmeyelim) kendime karşı aldığım küçük bir risk ne oldu?
Ez cümle samimiyeti kendime karşı bir sorumluluk olarak görmek, bir disiplin ve erdem çağrısı olacaktır. Ve samimiyet de bağlamdan nasibini alır ve kollektif bir etkiyi tetikler.
Samimiyeti yüksek sesle aramak zorunda olmadığımız, sakin bir hafta olsun hepimiz için
Mine, Urla
Mine Kobal Ok
Curious Thinker I Reimagining Leadership I Reshaping Culture- minekobalok.com (Kişisel)
- mct.com.tr (Şirket)
- Görsel geçen hafta Çimsa Liderleriyle birlikte gittiğimiz Sakıp Sabancı Müzesindeki Suzanne Lacy'nin eseri ve 14 Aralık tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz. https://www.sakipsabancimuzesi.org/sergiler-ve-etkinlikler/sergi/75













