Sultan Fâtih'in paşalarından Ahmet Paşa böyle.
*
Biz artık, gözsüz gören, kulaksız işiten, sükûnetin sırlı bestelerine âşinâ ecdâda, “dil bilmez garipler” olarak bakıyoruz.
“Dilsizler haberini kulaksız işiten” kutlu atalar, bizim her fırsatta “cahil eski zaman adamları” diye de küçümsemekten vaz geçmediğimiz o engin gönüllü kuşaklar, bizim artık teorik kabullerimize dahî sığdıramadığımız o fevkalâde arı-duru muhâkemeleriyle bizi görüyor olmalılar! Onların acısını ve can pârelerindeki cehle uğunan hüzünlerini, şimdiki kuşaklara hangi “dil” ulaştırabilir?
Kimin gönül kapısı açık kalabildi o “var görünen yokluk”tan, “yok görünen varlığ”a karşı? O arınmamışlara müebbeden kapalı Diyar-ı Nur’a, bu Diyar-ı Zulmet’ten nasıl bir sıçramayla baş uzatabileceğiz?
Nefsi merkez alan bir fasit dairede dönüp durmaktayken, “gölge varlık”larımızla Güneş’te yer bulunur mu ki?
Gölge ve Güneş!
Bunlar bir arada durabilirler mi?
Gölgelerimizin kesâfetini arttırmaktan öte sonuç vermeyecek bencilliklerle hârice hükmetme derdindeyken, dâhilimizdeki güneşle tanış olunamıyor işte.
...
“Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır”
*
Bizim ağzımıza yakışacak söz: "İnsan hak ve özgürlüğü" mü, "İnsanın Hak olma özgürlüğü" mü olmalı derim, içten içe hayli zamandır.
Mahremâne, kimseciklerle paylaşmadan.
Aslında ârızalı bir ifâde bu, farkındayım!
Bir yandan zâhidânı günaha sokmanın ne lüzûmu var, diğer yandan bu özgürlüğü bize verecek bir siyâsî irâde ara ki bulasın.
Buna dâir konuşana deli deneceğine, o "özgürlüğün" ancak kendimizce ihdâsı mümkün olduğuna göre, ilk şıktaki slogana devam...
Aşka kãbil dil mi yok, şehr içre yâ dilber mi yok?
Mest yok meclisde, bilmem mey mi yok, sâgar mı yok?..