MERAKIN KADINCASI IV: GÖRÜNÜRLÜK VE DUYGULARIN POLİTİKASI

Dijital çağda görünürlük, özgürlük mü yoksa gözetim mi? Mine Kobal Ok, Donna Haraway’den Sara Ahmed’e uzanan düşünsel bir yolculukla duyguların politik anatomisini tartışıyor. Urla, Türkiye

MERAKIN KADINCASI IV: GÖRÜNÜRLÜK VE DUYGULARIN POLİTİKASI

Bir zamanlar kadının görünmezdi. Şimdi ise fazla görünürüz.

Ancak, görünürlük gerçekten görülmek midir, yoksa sosyal medyanın ışığı altında daha iyi parlayan maskelerimizle ilgi çekmek midir?

Bu hafta “Merakın Kadıncası”  başlığında günümüzden soruları masaya davet ediyoruz, biraz sınırlara, biraz duygulara dokunmaya çalışarak.

1985 yılına Dona Haraway’ın Cyborg Manifesto’yu yazdığı dönemden başlayalım. Haraway’in hayali insan, makine ve kültürün birbirine karışacağı yeni bir dünyaydı. Sınırların silindiği, kimliğin yeniden tanımlandığı bu dünyanın vaadi 40 yıl öncesinde çok heyecan vericiydi.

“Kim olduğun değil, kiminle bağlantılı olduğun önemlidir” sözü özgürlük marşı tadındaydı. Ancak sonraki dönemlerde hepimiz birilerine bağlansak da, bağlarımız çok daha görünür olsa da, kendi kimliklerimizi bağlantı sayılarımızla anlatmaya çalışsak da, bağlarımız bizi ne kadar özgürleştirdi sorusunu uzun uzun tartışabiliriz. Artık bir sıralama ve performans kriteri olarak takipçi sayısını, etkileşim oranını konuşuyorsak ve hepimiz daha izlenebilir ve ölçülebilir hale dönüştük.

Bu cümle ile Byung- Chul Han’ın sevdiği sulara yaklaşıyoruz. Şeffaflığın yeni disiplinini bizlere göstermeye çalışırken güven metaforu olarak çok sevdiğimiz bu kavramın bir gözetleme aygıtına dönüştüğünü ve yeni itaat biçimi olduğunu vurgular. Meraklısına “Dijital Panoptikon” tanımını buraya bırakıyorum, Bentham- Foucault ve Han güzergahından ilerlemek isterseniz. Daha önce Yönetim Kurulunda konuştuğumuz yerlerdeyim. (*)

Byung- Chul Han hiç söylenmemiş bir yerlerden ses vermese de sorularıyla hepimizi çarpar. Çünkü artık dış bir zorlama aracına gerek olmadan, kendimizi gönüllü olarak ifşa ettiğimiz bir dünyamız olmuştur. Kendi istediğimizle, içtiğimiz her kahveyi, her yürüyüş keyfini ve her buluşmamızı herkesle paylaşıyoruz. Sistemin sinsi tehlikesi de tam burası; kendi rızamızla görünür olduğumuzda, kendi ellerimizle sınırlarımızı sildiğimizde, birbirimize benzemenin ötesinde sessizliği neredeyse suç gibi görüyoruz.

“Bir şeyler paylaşmıyorsa, kesin saklıyordur” cümlesini normalleştirmeye başladıysak, bu dijital itiraf rejimiyle her ruh halimizi, her heyecanımızı ve her günlük rutinimizi kanıtlamaya çalışıyoruz.

Tam bu noktada davetim duygulara biraz daha yakından bakmaya, bize eşlik edecek isim de Sara Ahmed

Duyguların Politik Anatomisi

Sara Ahmed 1969 doğumlu, Pakistanlı bir baba ve İngiliz bir annenin kızı. İki kültür arasında büyümüş olması, belki de “hissetmek” ile “aidiyet” arasındaki o görünmez politik hattı herkesten önce fark etmiş olmasını sağlamış.

Ahmed’e göre duygular masum değil; hatta iktidarın en sessiz araçlarından biri. Toplum, kimin hangi duyguyu ne kadar gösterebileceğini belirlediği sürece…

* Erkek öfkelendiğinde “tutkulu lider”, kadın öfkelendiğinde “dengesiz.”

* Erkek ağladığında “insancıl”, kadın ağladığında “zayıf.”

* Erkek mesafeli olduğunda “profesyonel”, kadın mesafeli olduğunda “soğuk.”

Teoride yok desek de, pratikte duyguların cinsiyeti olduğunu ve bu yüzden siyasi olduğu söyler Ahmed.  “The Cultural Politics of Emotion” eserinde sorduğu soru “Kimin duyguları toplumsal olarak meşrudur?” tam burada Yönetim Kurulundan aile sofralarına kadar  gündemimize dahil olabilir.

Kadın duygusunu dile getirdiğinde hep biraz “fazla” algılanabiliyor. Oysa Ahmed’e göre öfke, bir kadın için sadece duygusal değil, ahlaki bir sezgi, adaletsizliğe verilen sahici bir tepki de olabilir. Kadının öfkesinden korkmak yerine, onu duyabilir miyiz? Daha derinden anlamaya çalışabilir miyiz? Yanıt vermeden, haklı çıkmaya çalışmadan…

Bugün bu tabloyu konuşmak çok daha zorlayıcı, çünkü bir de dijital maskelerimiz var.

Pozitif enerjiyi bir KPI’a, motivasyonu sadece bir algoritma çıktısına dönüştürmenin bedelini hep birlikte karşılamaya hazır olabildiğimiz ölçüde…

Sakin kalmak, kapsayıcı olmak, şefkat göstermek, gülümsemeye devam etmek “kadın” liderlerden daha çok beklendiğinde, zor anlarda mesajların sonundaki emojiler yardıma yetişebiliyor. Erkeklerin emojileri de farklı tabii ki 

Çevrimdışı Kalmak Direniş Olabilir mi?

Buraya kadar ne ölçüde hemfikir olduğumuzu bilemeden ekleyebileceğim not, hepimizin daha yorgun olduğu… Duygumu paylaşıp, paylaşmadığım, ne sıklıkla neyi anlattığım, kaç kişi ile etkileşime girdiğim, algortimaların son dönemde ne kadar sağlıklı çalıştığı ve dikkatimizin/ mahremiyetimizin başına neler geldiği… Hepsi çok yorucu…

O zaman ezberimizden gelen öneriye tekrar kredi verebiliyoruz.  “Biraz çevrimdışı kalabiliriz.”

Vadettiği tüm huzurdan bağımsız, sizce; “Bu bir çözüm mü yoksa zarif bir kaçış mı?”

Yine dilden doğru devam edeceğim, “sistemi bir süreliğine terk etmek” demek de “sistemin dilinde” bir tavsiye… Dışına çıkmak gibi bir şansımız var mı, hiç sanmıyorum. En azından kısa vadede…

Sessizlik iyidir, molalar da iyi gelir.

Ama savaş arenasından uzaklaşınca da savaş devam eder.

Belki de çevrim içi kalırken, derin kalabilmenin yollarını bulmamız gerekiyor.

Kendi görünürlüğümüzü bilinçli bir biçimde seçebilmek.

Ve en zoru merakımızı anlık beğenilerin hızına kurban etmemek…

“Sığlığın” yeni erdem, “yüzeyselliğin” yeni samimiyet olduğu dünyada merakı canlı tutabilmek kolay değil

Yönetim Kurulunda Küçük Bir Ayna

Tüm bu notları kurumsal dünyaya taşıdığımızda, biraz üzerinde düşünebileceğimiz sorulara da alan açabiliriz.

Belki de mesele tüm dashboardları, herkesin erişebileceği adreslere taşımaktan biraz daha fazlası, daha sahici ilişkiler kurabilmekle ilgili…

Sadece iletişim frekansını artırmak değil, dinlemeyi derinleştirebilmek

Sadece daha görünür olmak değil, diğerini de görmeye çaba harcamak

Çünkü kültür websitelerine, duvarlara yazdığımız manifestolarla değil, her gün kurduğumuz diyaloglarla şekilleniyor. Sadece biri pozisyonundan bağımsız duygusunu etiketlenme derdine düşmeden “Ben böyle hissettim” diyebiliyorsa iyi bir yoldayız… Fonda duygulara yüklediğimiz/ ya da hazır yüklenmiş politik anlamları da sorgulamaya ruhumuzu hazırlayarak…

* Şeffaflığı nasıl deneyimliyoruz, güveni mi yoksa gözetimi mi destekliyor?

*  İnsanlar görünür oldukça daha mı özgür, yoksa daha mı yalnız hissediyor?

* Duyguları yönetmeye çalışmadan (duyguları olsa olsa regüle edebiliriz belki yönetilmeye pek uygun bir tanım olmayabilir)  yerine onlara alan açabiliyor muyuz?

* Çalışanlarımızı ölçmek için mi dinliyoruz, anlamak için mi?

* Ve görünürlüğü arttırdıkça derinliği kaybediyor olabilir miyiz?

Bütün bu yazıların sonunda, hep aynı yere dönüyorum sanırım.

Aslında mesele teknoloji değil, kurum değil, sistem de değil.

Meselemiz gelecekte anlamını daha da yüksek sesle sorgulayacağımız insan.

Bağ kurmak, ama bağımlı hala düşmeden

Görünür olmak, ama kaybolmadan.

Ve en zoru: duygularla düşünebilmek, düşünürken de hissedebilmek.

Dördüncü Dalganın sonunda sadece kadın diye etiketlemeden kiminle/ neyle bağ kurmaya çalıştığımızı düşünebiliriz.

Merakımızı birlikte büyütmeye devam edebildiğimiz bir hafta olsun,

Sorularımız yanıtlarımızdan daha derin olsun,

Mine, Urla

Merakın Kadıncası dizisinin son durağı bu yazı oldu, Mary Wollstonecraft’tan Simone de Beauvoir’a, İrigaray’dan bell hooks’a, Butler’a ve Ahmed’e doğru uzanmaya çalıştık. Haftaya tahminim tüm bu notları biraz toparlayıp, damıtmaya çalışacağım. Bir sonraki başlığa geçmeden, burada nelerin altını çizdik ya da bende yazarken nereleri biraz daha iz bıraktı ziyaret etmek iyi olabilir.

(*)Djitalleşen Merakı Kim Yönetiyor

https://www.linkedin.com/pulse/dijitalle%C5%9Fen-meraki-kim-y%C3%B6netiyor-mine-kobal-ok-w10if/?trackingId=aA0PUIE6Tbq53MIqkD9hpw%3D%3D

Mine Kobal Ok

Curious Thinker I Reimagining Leadership I Reshaping Culture

turkiyegunlugu.net