GÖRÜNMEZLİĞİ KİMLER YARATTI?

Kadın filozofların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını ve felsefenin eril yapısının düşünceyi nasıl şekillendirdiğini keşfedin.

GÖRÜNMEZLİĞİ KİMLER YARATTI?

“Kadın filozof neden az?” diye sormak… Cesur bir soru gibi duruyor ama aslında içinde bir tuzak barındırıyor. Çünkü bu soruyu sorduğumuzda, bilinçsizce de olsa “Kadın filozoflar gerçekten az mıydı?” gibi bir ön kabulü satın almış oluyoruz. Oysa onlar hep vardı.

Hypatia’yı hepimiz biliyoruz, belki Hildegard von Bingen’i de duymuş olabiliriz. Christine de Pizan, Émilie du Châtelet, Hannah Arendt, Simone Weil, Simone de Beauvoir, Luce Irigaray, Judith Butler… Ancak yine de böyle bir liste yapmak hepimiz için zorlayıcı. Peki, neden? Felsefe tarihini yazanlar, belli isimleri altın harflerle kazırken, diğerlerini köşeye sıkıştırmış olabilir mi?

O yüzden şimdi soruyu biraz değiştirmeyi deneyelim. Bu bir tesadüf mü? Eğer değilse, hangi yapı, hangi zihniyet kadın filozofların düşüncelerini aktarmalarının önüne geçmiş olabilir?

Sadece “kadın filozoflar susturuldu” diyerek açıklayabileceğimiz bir durum olmadığı ile başlayabiliriz. Biraz daha ikircikli bir alana yaklaşırsak, duyulmamaya alışmak, görünmezliği kanıksamak diye devam edebiliriz. Kadın filozoflar yalnızca seslerini duyurmakta değil, seslerinin duyulabileceği bir dünya inşa etmekte de engellendiler. Dolayısıyla “felsefe” konuşanları seçmekle kalmadı; konuşmanın nasıl olacağını da belirledi.

Önce Tarih: Kimler Konuşabilir, Kimler Susar?

Klasik felsefenin büyük isimleri dediğimizde aklımıza kimler geliyor? Platon, Descartes, Kant, Hegel… Peki, bu isimlerin kadın öğrencileri var mıydı? Varsa neden bilmiyoruz?

Çünkü kadınlar ve akademik dünya arasında uzun yıllar boyunca görünmez bir duvar vardı. “Kadınlar felsefe yapamaz” gibi köşeli bir cümle yerine, daha incelikli engellerden söz ediyoruz.

* Cambridge Üniversitesi, kadınları tam öğrenci statüsünde kabul etmeye ancak 1948’de başladı.

* Marie Curie, Nobel aldığında ödül töreninde salondaki tek kadındı.

* Kadınlar posta pullarında bile unutuldu. Düşünsene, sanatta, bilimde, felsefede devrim yaratmış olsa dahi, hatırlanmaya değer görülmek başka bir alan…

Tarih, kimi kaydedeceğini kendisi seçiyorsa; kadın filozoflar, yalnızca felsefenin merkezinden değil, tarihin belleğinden de uzak bir yerde kaldı. Görünmez kılınmanın bir biçimi de belki de  “hiç var olmamış gibi gösterilmek” olabilir.

Bilgi Kime Aittir? Epistemolojik Engeller

Felsefe tarihi yalnızca “kimleri unutmayı seçtiğiyle” değil, “hangi tür bilgiyi değerli gördüğüyle” de ilgiliyse yeniden sormaya başlayabiliriz.

* Hangi bilgiyi felsefi kabul ediyoruz?

* Hangi yöntemler, hangi sorular tartışılmaya değer görülüyor?

Merleau-Ponty’ye selam gönderelim tam burada. O, insanı bir vücut ve bir ruh olarak değil, bir vücut ile bir ruh olarak tanımlıyordu, hatırlarsanız. Yani bedenimizden bağımsız bir aklımız yok ve algımız, bedenimizle iç içe… Ancak diğer taraftan batı felsefesinin alışkanlığı aklı göklere çıkarırken, bedeni ve duyguları ikincil bir basamağa almak olur.

Şimdi burada biraz duralım. Çünkü bu ayrım önemli.

* “Akıl – Beden”

* “Teori – Pratik”

* “Nesnel – Öznel”

Batı düşüncesinde bunların hep bir kazananı vardır: Akıl, teori ve nesnellik. Yani soğuk, soyut, mekanik bir düşünce yapısı.

Kadınlar diye tekrar yüksek sesle sorduğumuzda, alacağımız yanıtın farkındalığıyla, duygusal, sezgisel, ilişkisel oldukları iddiasıyla birinci plana geçemeyen bir döngüye çarpıyoruz. Peki ya felsefe başka türlü olabilseydi?

Luce Irigaray işte tam bu noktada sahneye girer ve Batı düşüncesinin baştan aşağı eril bir sistem üzerine kurulu olduğunu söyler. Eğer felsefe sadece belirli bir düşünme biçimini meşru kabul ediyorsa, o zaman yalnızca bazı sesler duyulabilir hale gelir.

Peki, Bildiğimiz Felsefe Eril mi?

Simone de Beauvoir, İkinci Cins’te belki de en kritik sorulardan birini sordu:

* Kadın neden hep “öteki” olarak görülüyor?

* Kadın filozoflar neden “istisna” kabul ediliyor?

* Neden kadınların varlığı, erkek filozoflarınki gibi doğal değil?

Bunun cevabı biraz önce baktığımız ayrımlarda gizli. Eğer düşünce yalnızca soyut akıl yürütmeyle tanımlanıyorsa, duyusal deneyimler, sezgi, ilişkisel düşünme—yani genellikle “dişil” görülen unsurlar—felsefenin dışında bırakılmış demektir. Oysa Merleau-Ponty’nin dediği gibi, “algı” her zaman bedenle iç içeyse,  düşünce de bağımsız, soyut bir kavram olmayacaktır. Ya da daha temiz bir ifadeyle bedenin dünyayla kurduğu ilişkiden doğan bir süreç, düşüncenin tanımı olabilir.

Ez cümle, gelebileceğimiz sonuç “kadın filozofların görünmez bırakılması yalnızca onları değil, felsefenin de kendisini fakirleştirdi” kadar iddialı olacaktır

Yeni Bir Felsefe Mümkün mü?

Şimdi buraya kadar geldiğimize göre, soruyu biraz değiştirebiliriz.

Artık “Kadın filozoflar neden az?” diye sormasak, çünkü soru yanlış bir adreste kaldığında, yanıtlar da pek anlamlı olmayabiliyor. Asıl meselemiz “Felsefeyi nasıl başka bir şeye dönüştürebiliriz?” olsa…

* Daha fazla diyalog, daha kapsayıcı, daha ilişkisel bir felsefe mümkün mü?

* Felsefe, yalnızca soyut akıl yürütme değil, aynı zamanda deneyim, duygu ve bedenin bilgisine de yer açabilir mi?

* Epistemolojik hiyerarşileri sorgulayarak, başka türden bir düşünme biçimi inşa edebilir miyiz?

Eğer felsefeye yeterince çuvaldızı batırdıysak, şimdi aynı soruları kurumsal dünyaya yöneltebiliriz.

Liderlikte Temsiliyet Değil, Kapsayıcılık

“Yönetim kurullarında daha fazla kadın olmalı” cümlesini sık sık duyuyoruz. Ama asıl mesele bu kadar nicelik odaklı olabilir mi?

Hannah Arendt’in eylem kavramına doğru yaklaşmak için güzel bir noktaya geldik. Arendt, gücü yukarıdan aşağı işleyen bir yapı olarak görmediği gibi, gücü kamusal alanda inşa edilen bir süreç olarak ortaya koyar. Kurumsal dünyanın diline çevirirsek, meselemizin “yönetimde kadın sayısını artırmak değil, yönetimin doğasını sorgulamak” ile ilgili olduğunu görebiliriz.

* Liderlik, rekabetçi ve hiyerarşik olmak zorunda mı?

* Daha kolektif, daha ilişkisel bir yönetim anlayışı mümkün mü?

* Bilgi ve deneyime dayalı bir liderlik, eril otorite modellerini aşabilir mi?

Sorumuz sadece kadınların yönetim kurullarında daha fazla yer alması değil, liderliği nasıl daha kapsayıcı yapabiliriz olduğunda biraz daha sesimizi yükseltebiliriz.

Sonuç: Bir Ses Duymak, Onu Değiştirebilir mi?

Kadın filozoflara, yalnızca felsefenin eksik bir parçası demek, onları küçümsemek anlamına gelecektir. Kadınlar, felsefenin başka türlü de yapılabileceğini gösterecek bir başlangıç noktası olabilirler. Başlangıç için, yeni yol ayrımları için en iyi zaman şimdiyse…

Dolayısıyla, kadınların liderlikteki görünürlüğü de sadece bir çeşitlilik meselesi değil. Liderliği, otoriteyi ve gücü yeniden düşünmek için bir fırsat olarak tartışmaya açılabilir.

Ve Yönetim Kurulundaki haftaya bırakacağım soru: Liderliği nasıl yeniden tasarlayabiliriz?

Mine, Ataşehir

Mine Kobal Ok

Curious - Dreamer I Seeker I Curator