İnsanın yaptığı işle değil, o işe yüklediği anlamla var olabileceğini anlamak için ise daha erken.

Ortaokul çağında yaşanan bir yaz deneyimi üzerinden çocukluk, iş mesuliyeti, arkadaşlık ve hayatın anlamı üzerine düşündüren bir içerik. Teoman’ın otobiyografisinden ilhamla, erken yaşta anlam arayışının izleri irdeleniyor.

İnsanın yaptığı işle değil, o işe yüklediği anlamla var olabileceğini anlamak için ise daha erken.

Ortaokuldayım. Annem, bir yaz, çalışmam için beni bir tanıdığımızın kuaför salonuna yerleştiriyor. Mutsuzum; çünkü hemen yan tarafta şehrin en revaçta mekânı var ve okuldan birçok arkadaşım bütün gün basketbol oynayıp, tost yiyerek orada vakit geçiriyor. İşe gidip gelirken, çoğu kez, onlara rastlamamak için yolumu değiştiriyorum.
Onun dışında, keyfim yerinde… Kesilen saçları yerden süpürmek, oje silmek, müşterinin saçları fönlenirken makineyi tutmak gibi basit işlerim var.

Hem aylık bir ücret alıyorum hem de müşterilerin verdiği bahşişler oluyor. Bahşiş kısmı sürprizlere açık olduğu için işin en heyecan verici, en motive edici tarafı. Bu vesileyle meselenin sadece bahşiş yani “para” değil; “senin yaptığın şeyi farkındayım” demek olduğunu, emeğin takdiri anlamına geldiğini de o yaşta ucundan fark etmiş oluyorum.

İlk kez “iş mesuliyeti” duygusu ile tanışıyorum.

İnsanın yaptığı işle değil, o işe yüklediği anlamla var olabileceğini anlamak için ise daha erken.

*

Yine ortaokuldayken, en yakın arkadaşım Ekin.

“Ekin”, kelime anlamıyla zaten “kültür” demek. Onun ve birkaç arkadaşımın sayesinde çok kitap okuyorum. Elimizdeki kitapları, kasetleri değiş tokuş ederek kurduğumuz o küçük alışveriş ağı zamanla bir tür arşive dönüşüyor ve hızlı yoldan müzik ve okuma zevkimizi şekillendiriyor.

Bazı kişilerle bir arada olduğumda daha çok eğlendiğimi; bazılarıyla ise daha fazla öğrendiğimi, düşüncelerimin farklı bir boyut kazandığını hissediyorum. Jim Rohn dillere pelesenk olacak “En çok vakit geçirdiğin beş kişinin ortalamasısın.” sözünü daha söylememiş.

Bilgiyi alabilmek için 20 ilâ 30 ciltten oluşan ansiklopediler var ama benim favorim bilgileri kısa kısa, tek bir ciltte ve ilgi çekici şekilde toplayan Hayat Ansiklopedisi oluyor. Hayatı kısa yoldan öğreniyormuşum hissi verdiğinden belki de.

Ama hayatın bize hazır bilgiler sunmadığını öğrenmek uzun sürmüyor.

*

Yazıya bugün geçmişe giderek başlamış olma nedenim, geçtiğimiz hafta sanatçı Teoman’ın otobiyografik kitabını okumuş olmam. Kitapta şöyle bir anekdot vardı:

Üç ve beş yaşlarında iki kardeş konuşuyorlar. Biri oynamak istemiyor; diğeri ise ona şöyle söylüyor: “Oynamalıyız; oynamazsak sıkılırız.”

Ve bunu şuna bağlıyordu Teoman: “Anlam ihtiyacı bütün dürtülere baskın gelir.”

*

Baktığınızda, ne ilginç değil mi? Çok küçük yaşlardan beri hayatta bir anlam yaratmaya çalışıyoruz ve hayat en absürt, en yıpratıcı halleriyle karşımıza çıktığında dahi bir direnişle yine de kurmaya çalışıyoruz bu anlamı. Sağlıkta, işte, evde, ilişkilerimizde.

Neden?

Çünkü,

Oynamazsak, sıkılırız.

Damla Ömür Tantekin

 Advisor | Writer | Speaker | Cross-Cultural Communication