HANNAH ARENDT’İ REFERANS ALIRKEN NEYİ KAÇIRIYORUZ?
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı neden bugün bu kadar görünür? Metin, popüler alıntıların ardındaki sorumluluk ve muhakeme risklerini tartışıyor.
Popülerleşen Kavramların Sessiz Bedelleri
Bazı düşünürler vardır; bir dönem gelir, nereye baksak karşımıza çıkar. Sunumlarda, toplantılarda, sosyal medya alıntılarında… Bir süre sonra artık ne söylediklerinden çok, neden bu kadar sık tekrar edildikleri dikkat çekmeye başlar. Hannah Arendt de son dönemde sanırım tam olarak böyle bir dolaşımda- en azından benim algoritmamda “Kötülüğün sıradanlığı” veya “yargı yetisi”… Tanıdık, güçlü ve güvenli bu kavramlar tartışmanın ortasına bırakıldığında, söyleyeni de tartışmayı da bir anda “doğru tarafa” entelektüel bir etkiyle konumlandırabiliyor. Peki, Arendt’e gerçekten düşünmek için mi başvuruyoruz, yoksa doğru bir yerden konuştuğumuzu hissetmek için mi?
Neden Şimdi?
Arendt’in bugün bu kadar görünür olmasının sanırım tek bir nedeni yok. Yüksek sesle düşünmeye çalıştığımda birkaç güçlü eşik önerisiyle gelebilirim.
Birincisi, failin giderek görünmezleştiği yapılarda yaşıyoruz. Kararlar alınıyor, sonuçlar ortaya çıkıyor ama sorumluluk çoğu zaman sistemlere, süreçlere, algoritmalara dağılıyor. “Böyle çalışıyor”, “piyasa bunu gerektiriyor”, “regülasyon izin vermiyor” cümleleri, kişisel muhakemenin yerini kolayca doldurabiliyor. Arendt bu riski çok erken fark edenlerden…
İkincisi, bürokratik taraf hâlâ çok tanıdık. Rolüne sadık, yetki alanını aşmayan, süreci aksatmayan figürler… Kendini etik bir özne olarak değil, “işini yapan” biri olarak konumlayan insanlar. Arendt’in Eichmann’da gördüğü şey, tarihe ait bir sapma değil; modern organizasyonların tanıdık bir yüzü.
Üçüncüsü ise Arendt’in etik yaklaşımının bireysel kahramanlığa ihtiyaç duymaması. Büyük erdem anlatıları kurmadan, gündelik ve sıradan kararların içindeki kırılganlığı işaret etmesi, belki de onu bugün hâlâ bu kadar çağdaş kılan notlardan biri…
Pakete dahil aldığımız risk
“Kötülüğün sıradanlığı” bugün çoğu zaman şu cümlelere tercüme ediliyor:
* Kimse kötü değildi.
* Koşullar öyleydi.
* Sistem böyle işliyordu.
* Herkes rolünü yaptı.
Bu cümleler fark etmeden sorumluluğu soyutlaştırır ve bireysel muhakemeyi sessizce dışarıda bırakır. Oysa Arendt’in derdi bu değildi.
Arendt, Eichmann’a baktığında bir canavar görmedi. Ama bir kurban da görmedi. Karşısında, yaptığı şey üzerine neredeyse hiç düşünmemiş bir insan vardı. Onu sarsan buydu. Ve bunu şu cümleyle bize anlattı:
“The sad truth is that most evil is done by people who never make up their minds to be either good or evil.”(Acı gerçek şu ki, kötülüğün büyük kısmı iyi ya da kötü olmaya hiç karar vermemiş insanlar tarafından yapılır.)
Bu bir mazeretten çok uyarı olarak okunacak bir cümle ve okuyamadığımızda “iyi hissettmek” adına tehlikeli sulara girebiliyoruz.
Sorun insanların kötü olması değil, hiç düşnmeden doğru tarafta olduklarını sanmaları belki de… Kurallara uymak, rolünü doğru oynamak, süreci aksatmamak, kötü niyet taşımamak…
Bunların hepsi iyi kısa vadede hissettirse de, Arendt için düşünme tam da burada başlamalıdır: “İyi hissettiğimiz yerle, sorumluluk aldığımız yer aynı mı?”
Düşünmek gerçeklikten uzak felsefi bir faaliyet olmanın ötesinde, çok basit ve rahatsız edici bir soruyla başlar: “Bu aldığım kararla yaşayabilir miyim?” Bu soru eksik kaldığımda sıradanlık tüm tehlikesiyle gündemimizin merkezine yerleşir.
Cesaret, Güç ve Bedel
Satır arasında çoğu zaman gözden kaçabilecek not ise, düşünmenin güçle kurduğumuz ilişkiyi açığa çıkarma potansiyeli olur. Ya da daha sade bir soruyla “Gücümüzü nereden alıyoruz? Rolümden, unvanımdan, sistemin bana sağladığı konfordan mı? Yoksa muhakememden, duruşumdan, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alabilmemden mi?
Düşünmenin sonunda hangi bedele ruhumuz hazır, yalnız kalmaya cesaretimiz var mı? Henüz belki de bu bedeli kolektif olarak ödemek zorunda kalmadığımız için Arendt ile son dönemde daha sık karşılaşıyoruz.
Yönetim Kurulunda Bu Nerede Can Yakıyor?
Yönetim kurullarında sıklıkla duyduğumuz cümlelere, içinde kötü niyet olmasa da yanlış yerine eksik diyebiliriz. Çünkü alınacak karar ve sonrasında karşılaşılacak sonuçlar arasındaki mesafeyi gözden kaçırabiliriz.
*“Başka seçenek yoktu.”
* “Piyasa bunu gerektiriyordu.”
* “Bu benim alanım değildi.”
* “Zaten herkes aynı fikirdeydi.”
Muhakeme becerimizi masaya davet etmeden aldığımız kararlar, Arendt’in notuyla kötü niyetli olmasa bile tehlike potansiyelini taşır. O zaman masada kalsın diyeceğimiz sorular neler derseniz, küçük bir deneme yapabiliriz;
* Alınan kararı savunurken yaslandığımız referans niyetimiz mi, yoksa tetiklediğimiz etkileri mi?
* Kararın etrafında dolanırken kimin sesini hiç duymadık? Bu sessizlik bir derin yansıtma, uzlaşma mı, yoksa bedel ödememek için yok sayma mı?
* Kod adı “Zaten başka bir seçeneğimiz yoktu” cümlesi olsun, bugün yeniden sorgularsak yine aynı yerde durur muyuz?
* Bu kararın sonuçlarıyla birebir yaşamak zorunda kalsaydım nasıl hissederdim? (Bu soruyu daha çok sevmiş olabilirim)
Ez cümle bu sorularla kararları yavaşlatmayı değil, kararla aramızdaki mesafeyi azaltmayı hedefliyoruz. Ve eğer Hannah Arendt’i referans vermeyi bu kadar sık tercih ediyorsak, onu bir konfor alanına dönüştürmeden, muhakemeyi, cesareti ve olası bedelleri de tartışmaya hazır olabiliriz.
Bize meraklı sorum “Peki bu bedeller ortaya çıktığında biz nasıl bir pozisyon almayı seçiyoruz?”
Mine, Ataşehir
Mine Kobal Ok
- minekobalok.com (Kişisel)
- mct.com.tr (Şirket)













