AHLAKİ BİR EYLEM OLARAK DİKKAT
Filozof Simone Weil’in dikkat kavramı, verimlilikten öte etik bir sorumluluk olarak yeniden tartışılıyor; kurumsal dünyaya yönelik eleştiriler öne çıkıyor.
Simone Weil üzerine konuşmak her zaman biraz zor olmuştur. Çünkü onun düşüncelerini anlamaya çalıştığınız anda, hayatı araya girer ve “Beni anlamaya çalışma, önce gerçekten gör” diyebilir.
Şöyle bir filozof düşünün; akademik dünyada önü çok açık olan, École Normale Supérieure’de Jean-Paul Sartre, Maurice Merleau-Ponty ve Simone de Beauvoir ile aynı dönemde okuyan, ancak orada kalmamayı seçen biri. Hatta fabrikada çalışan, çünkü işçileri anlamak için onların hayatına yaklaşmayı deneyen biri… Savaş hakkında fikir üretmek yerine, sınır deneyimini yaşamak için İspanya İç Savaşına katılan biri…
Ve tüm bu hikayeleri bir fedakarlık yada etik bir gösteri tadında yapmayan, sadece“başkasının acısını görebilmek için” felsefesini yaşamayı seçen birini düşünün güzel ve cesur bir ruh düşünün.
Bir rivayet olsa da hafif entellektüel bir magazin notu eklemek için güzel bir yere gelmiş olabiliriz, Simone de Beauvoir ile aralarında geçen Çin’deki kıtlık üzerine konuşmalarını hatırlayalım. Beauvoir meseleyi varoluşsal bir çerçevede tanımlamaya çalışırken, Weil kısa ve temiz bir yanıt verir, tabii ki rahatsız edici bir yerden. “Hiç aç kalmamış olduğunu görmek çok kolay.” Weil’I diğerlerinden kalın bir çizgiyle ayıran yerin özeti, hayat düşüncenin önüne alma cesareti…
Dikkat: Bir Beceri Değil, Bir Duruş
Bugün dikkat dediğimizde aklımıza gelen şeyler oldukça tanıdık: odaklanmak, verimli olmak, daha hızlı üretmek… Ancak Weil’e göre dikkat iki kişisel gelişim kitabıyla öğrenebileceğimiz bir beceri değil (kişisel gelişim kitabıyla öğrenebileceğimiz herhangi bir beceri var mı diye de sorabiliriz), hatta performans artırıcı bir araç da değil.
Dikkat, ona göre ahlaki bir eylemdir. Hatta meşhur cümlesiyle tanımlarsak “Dikkat, en saf ve en nadir cömertliktir.” Dikkat zihinsel bir faaliyet olmanın ötesinde, etik bir sorumluluğa dönüşür.
İlk başlangıç adımı ise biraz geri çekilmek olur, kurumsal dünyada kolay kolay sindiremeyeceğimiz bir perspektife bizi davet eder…Adım adım birlikte ilerlemeye çalışalım;
Biz anlamaya koşuyoruz, Weil ise bize “Önce hiçbir şey yapma” diyor. Verimsiz gibi duran bu davet, aslında bize dikkat ettiğimizi sanırken; hızla kendi dünyamıza göre kategorize ettiğimizi, cevap hazırladığımızı hatırlatıyor. Spotlar karşımızdaki kişide değil, kendi zihnimizdeki çıkarımları gösteriyor. Bir adım geri çekilmek ve boşluğa fırsat tanımanın karşılığı ise, kontrol kaybı, zayıflık ve verimsizlik olarak tınlıyor. Dolayısıyla da hızlı, esnek ve zeki olduğumuz göstermek için ne denmek istediğiniz hemen “anlamayı” ve çözüm üretmeyi tercih ediyoruz. Ve ironik olan ise tam da bu nedenle “hiç anlamadan” harekete geçmemiz…
Bir Direniş Olarak Dikkat:
Weil dikkati bir tür sevgi biçimi olarak görür, romantik bir sevginin ötesinde zihni askıya alabilme cesaretini gösterdiğimiz zor bir sevgiden bahseder. Nepal’de turuncu çarşaflara dolanmış bir halde değilsek, bitmeyen iştahı için koşan bu dünyanın içinde bu radikal davet, peki ne kadar gerçekçi olabilir?
Bu kadar harekete geçmeyi güzellediğimiz dünyada hiçbir şey yapmama lüksümüz olabilir mi? Zihnimiz boşluğları pek sevmiyorsa, iş bitirip koşturma halimizden gelen serzenişler bile bir şekilde bizi besliyor. Ve içinden çıkamadığımız müthiş vakumu hep birlikte yaratıyoruz. Ya da dikkat ettiğimizi söyleyerek subjektif yorumlarımıza zemin oluşturarak koşmaya devam ediyoruz.
Birine gerçekten dikkatimizi verdiğimizde; söylediği ile hissettiği arasındaki boşluğu, sözlerinin arkasındaki yorgunluğu ve hiç söyleyemediklerini görmeye başlarız. Artık rahatsız olan iki kişi olur masada. Ve belki de sorumluluğu paylaşmaya hazır hale geliriz. Dikkat ettiğimizde, gördüğümüzün bizi de değiştirmesine izin verebiliyor muyuz? Yoksa ikna becerimize mi güveniyoruz?
Bilgi ve zamanın ötesinde dikkatimizi kıt kaynak olarak görebilir miyiz?
Kurumsal Dünyaya Biraz Daha Yaklaşırsak…
Sessiz bir kriz gibi, kurumsal dünyada dikkati ölçemesek de yokluğunun acısını hepimiz hissedebiliriz. Burası bildiğimiz yerden geliyor; toplantılar yapıyoruz, herkes de ses veriyor, ancak kimse gerçekten dinlemiyor. Kararlar alınıyor, ancak kimse gerçekten dahil olmuyor. Geri bildirimler pek yapılanmış bir şekilde sistemde kayıt altına alınıyor, ancak kimse dinlenildiğini hissetmiyor? Ya da ikna edildim hali biraz daha hakim de diyebiliriz.
Çünkü “Biz bunu zaten konuşmuştuk.” yanıtı her an karşımıza çıkmaya hazır. Ve kimse bu cümleye itiraz edemez, çünkü konuşmuştuk. Ancak dikkat ettmemiştik.
Dikkat Weil’e göre bir direniş; hıza, yüzeyselliğe ve otomatik düşünmeye karşı… Belki bugünün en radikal liderlik eylemi birini düzeltmeden, hızlandırmadan, kendi doğrumuza davet etmeden sadece orada olarak dinlemek, dikkatini vermek olabilir mi?
Yönetim Kuruluna Küçük Bir Not
Strateji, veri, fırsatları yaklamak… hepsi önemli tabii ki, ancak dikkat etiği ile aramız nasıl?” Ne kadar bildiğimizin ötesinde, orada yapay zeka masada yerini aldı bile, birbirimize ne kadar dikkatimizi verebiliyoruz? KPI/ OKR’lara giremese de zeminde ne kadar çok varsayımı değiştirebilecek bir soru olarak bu hafta masaya Simone Weil ile bırakmak istedim.
Ama belki de bugünün en radikal liderlik eylemi; düzeltmeden, hızlandırmadan, kendi doğrumuza davet etmeden sadece orada olabilmek.
Küçük Rahatsız Edici Bir Soru İsterseniz “En son ne zaman birini gerçekten dinlediniz…” Hemen anlamaya çalışmadan sadece dikkat ederek… Sonra anlayabiliriz, o kadar acelemiz olmayabilir…
O zaman birbirimizi dikkatle dinlediğimiz bir hafta olsun
Mine, Urla
Mine Kobal Ok
mct.com.tr (Şirket)
minekobalok.com (Kişisel)













