ZİHNİYETİN BOŞLUĞU

Kurumsal dönüşümün merkezinde yer alan “zihniyet” kavramı, stratejik önceliklerin temelini oluşturuyor. Heidegger’in fablı ve Byung-Chul Han’ın Zen felsefesi, iş dünyasına yeni perspektifler sunuyor.

ZİHNİYETİN BOŞLUĞU

Zihniyet” dediğimiz şey nedir? Bir değer listesi mi, strateji modası mı, yoksa varoluşumuzla ilgili daha derin bir şey mi?

Mavi dağlar da akar. -Dogen

Heidegger’e göre insan varlığının temel özelliği “Kaygı”dır (Sorge) ve bu tezine kanıt tadında bir fabl alıntısına başvurur.

Zamanın birinde, “Kaygı” bir nehir kenarında yürürken yerde bir kil yığını görür: Derin bir şekilde düşünürken bir parça alıp şekillendirmeye başlar. Ne yarattığını anlamlandırmaya çalışırken Jüpiter de ona katılır. Kaygı ondan bu şekle ruh vermesini ister. Jüpiter memnuniyetle kabul eder. Ancak “Kaygı”, eserine bir isim vermek istediğinde, Jüpiter ona ruh verdiği için bu hakkında kendisinde olduğunu söyler.

Bir sonraki sahnede toprak tanrıçası Telus belirir ve beden kendisinden yapıldığı için “Bu varlık bana ait” der ve ismi kendisi belirlemek ister. Tartışma büyüdüğünde Yargıç olarak Satürn’ü çağırmaya karar verirler. Satürn tüm tarafları dinledikten sonra kararını şöyle açıklar;

Sen Jüpiter ruhu verdiğin için, onun ölümünde ruhu; sen Telus, bedeni sunduğun için onun ölümünde bedenini geri alacaksın. Ancak bu varlığı yaratan “Kaygı” olduğu için yaşadığı sürece ona “Kaygı” sahip olacaktır. Ve ismi Homo olacaktır. Çünkü humustan, yani topraktan yaratılmıştır.

Heidegger için bu fablın alt metni çok açıktır: Bu varlık, doğası gereği kaygıdır. Satürn zamandır. Varlık ise, zamana yazgılı kaygıdan ibarettir.

Bu haftanın referansı Byung-Chul Han’ın Zen Budizm Felsefesi kitabı, Kasım 2021 basımı ve yine incecik ve bol bol altını çizerek okunanlardan. Batı ve doğu felsefesini karşılaştırırken kendi yaşamından Güney Kore ve Almanya izlerini satır aralarında yakalayabildiğiniz kitaplarından biri…Batı düşüncesi varlığı tanımlamaya çalışırken, ona bir amaç da vermeyi öne çıkartmıştır. Bir yerlerle köklenebilmek, sabitlik ya da süreklilik hep çekici gelmiştir.

“Substance” kelimesine de baktığımızda “sub- stantia” altında duran ifadesini görürüz.

Dolayısıyla bizler de düşünmeye varlıkla başlamaya alıştık, böylece içinde niyet geçse de “zihniyet” de taşınan, dayatılan, geliştirilmesi gereken bir objeye dönüştü belki de…

Tam bu noktada kurumsal dünyadanın dilinde küçük bir mola verirsek, gündemimizdeki başlıkları ziyaret edebiliriz. Dönüştürmeye çalıştığımız zihniyet, mesela

  • Büyüme zihniyeti
  • Müşteri odaklı zihniyet
  • Çeviklik zihniyeti
  • Sürdürülebilirlik zihniyeti olabilir. Günün sonunda yeniden başka bir varlık tanımlamaya çalışıyoruz. Yeni bir “ben”, yeni bir “kurum” ve yeni bir “kültür”…

Peki ya zihniyet bir çerçeve, bir model değilse... Yeniden Byung-Chul Han referansıyla devam edersek boşlukla başlayabilir miyiz?

Boşluğun Felsefesi

Zen Budizmi ve onun dayandığı Mahayana öğretileri, Batı’nın töz-merkezli düşünme alışkanlığına radikal bir alternatif sunar. Mahayana’ya göre hiçbir şey kendi başına var değildir. Her şey geçicidir, ilişkiseldir, akışkandır, mavi dağlar bile…

Zen’de öz yoktur. Sadece olaylar vardır. Boşluk burada bir yokluk değil, sabitliğin olmamasıdır. Arzunun ve egonun sustuğu alandır. Leibniz’e göre ruh, evrenin aynasıdır. Ama bu ayna, hiç boş kalmaz. Hep arzular. Hep daha fazlasını ister. Hep eksik hisseder.

Zen’in daveti bu arzunun ötesine geçebilmektir

  • “Neden?” yerine “Şimdi”
  • “Amaç” yerine “Oluş”
  • Ve “Ben kimim?” sorusu yerine “Ben neyi bırakıyorum?”

Kaygıya ait olmak yerine, boşluğa alan açarak yeniden bu dünyada olabilir miyiz?

Zen Budizim Felsefesi kitabında Byung-Chul Han bu soruların kıyısında bizi bırakıyor, buradan Yönetim Kurulunun kapısını çalmayı denersek

Bu felsefi sorular, bugünün dünyasında bize nasıl bir fayda vadeder? Nasıl bir anda bu kadar pragmatik bir soru çıktı, bilmiyorum. Hiç silip, orasını burasını toparlamadan devam ediyorum.