YORGUN RUH HALİMİZİN NEDENİ KOŞTURMAK DEĞİLSE…

Aralık ayıyla artan “yorgunluk hâli”, Byung-Chul Han ve Julia Kristeva’nın kavramlarıyla yeniden tartışılıyor; uzmanlar yön kaybının modern çalışanı derinden etkilediğini belirtiyor.

YORGUN RUH HALİMİZİN NEDENİ KOŞTURMAK DEĞİLSE…

Aralık ayına girerken hep aynı ikili duygunun içindeyiz: “Bir yıl daha bitti, çok yoruldum” ile “Yeni yıldan umutluyum” aynı cümlede yan yana duruyor. Belki bu yüzden, birine “Nasılsın?” diye sorduğunuzda duyduğumuz yanıtlar pek geniş bir repertuardan gelmiyor:

“Vallahi çok yoruldum.”

“Hayattayım işte.”

“Dayanıyorum.”

“Umudumu korumaya çalışıyorum.”

Tanıdık geliyor, biliyorum. Bu yüzden bu hafta davetim: Yorgunluk ruh haline biraz felsefe lensiyle yaklaşmak. Belki de bildiğimizi sandığımız şeyler o kadar da bildik değildir.

Biraz genellemelerle yazma kredimi kullanmak istiyorum, bolca “herkes”, “hepimiz” gibi ifadelerim olabilir, istisnalara tabii ki bir itirazım yok diye küçük bir notla başlıyorum, çünkü

genellemelerin bazen gerçeği daha iyi yakaladığını düşünüyorum.

Hepimiz görünmeyen bir maratondayız ama bitiş çizgisini kimse görmüyor Sanki kimin başlattığını bilmediğimiz bir yarışa dahil olduk. Koşuyoruz, koşuyoruz ama nereye bilemiyoruz. Haftanın varsayımına da böylece geldik: Koşmak değil, nereye koştuğumuzu bilmemek yoruyor olabilir mi?

Koşmaktan yorulduğumuzda; dinleniriz, biraz uyur, biraz yürür, biraz nefes alırız ve yeniden şarj olabiliriz. Ancak yönümüz bulanıksa, bedeli öyle kolay çıkmayabilir. Enerjinden bağımsız çabanın nereye gittiğini anlamlandıramadığımızda, yorgunluk kaçınılmaz olur.

İlk felsefi referansım “Yorgunluk Toplumu” ile Byung-Chul Han. Ona göre modern insan “performans öznesi”, sürekli kendini optimize etmeye çalışan ama neden optimize ettiğini tam olarak bilmeyen bir varlık (geçen haftanın kendimizi proje olarak görmekten vazgeçme temennisini tekrarlayalım) Dış baskı olmadan, yönlendiren bir otorite olmadan, kendi kendimize, isteyerek seçtiğimiz bir proje olma hali…

Koştukça anlam üretmeye çalışıyoruz; ürettikçe de sosyal medyada “deneyim paylaşımı” olarak paketliyoruz.

Sonuç?

Plastik, kopyala yapıştır, kalabalık ancak pek de bir şey anlatmayan enflasyon…  Instagram’da hayatın tadını çıkaran yüzler, LinkedIn’de başarı dizileri… Dışarından nasıl göründüğüm ve içimde ne yaşadığım arasında gittikçe açılan boşluk ve daha çok tüketen/ tüketen bizler…

Byung-Chul Han’ı önceki Yönetim Kurulu buluşmalarında sıklıkla ağırladığımız için, bu hafta biraz daha psikanaliz koltuğuna doğru ilerleyip Julia Kristeva’dan da görüş alarak devam etmek iyi geldi.  Meraklısına  önce kısacık Wikipedia arka plan notu, 1941 Bulgaristan doğumlu, 1960’larda Paris’e gittiğinde Foucault’un da dahil olduğu entelektüel çemberde yer alan, edebiyat, dilbilim, varoluş felsefesi gibi alanlarda çalışan, Lacan tadında teoriyi pratikle birleştirebilen bir psikanalist diyebiliriz kendisine. En bilenen eseri de 1987 yılından “Black Sun: Depression and Melancholia”, ki bugün burada biraz kalacağız.

Dil, ruhun barınağıdır. Dil çökerse ruh da çöker. – Julia Kristeva

Yorgunluğu bir enerji kaybı olarak değil, anlam çöküşü olarak tanımlayan Kristeva’nın melankoliye üç katmada bakışına eşlik edersek;

01. “Black Sun” – İçsel sahnenin kararması

Güneş hâlâ var; ama ışığı içe düşmez. Kişi enerjisini, yeteneğini, potansiyelini kaybetmez, sadece bunların anlamla buluşma kapasitesini kaybeder. Kurumsal dünyadaki karşılığı hala çalışacak gücü olsa da sadece tuzsuz bir tatta “çalışmaya” devam eden kişiler diyebiliriz. Ajandaları çok dolu, toplantıdan toplantıya koşuyorlar ancak etki kısmı tartışmaya pek açık…

02.  Melankoninin çekirdeği: Kaybın adı yok

Freud’un “kayıp nesne” fikrini genişleterek Kristeva bizlere şunu söyler: “Melankolide kaybedilen şey bilinmez; bu yüzden yas tutulamaz.” Kişi bir eşyayı, bir diğer insanı kaybetmenin ötesinde anlam bütünlüğünü kaybetmiştir. Kurumsal dünyada nasıl karşılaşırız derseniz: “İşim var, ailem iyi, sağlığım yerinde… ama ben iyi değilim.” cümlesi tanıdık gelebilir. Neyi kaybettiğini bilemeyen insan da tükenmeye/ tükenmeye devam eder.

03. Dilin çöküşü – Sessizlik, çözülmenin kendisidir

Sürpriz olmayan bir şekilde Kristeva da “dilin” etrafında dolanır.  Melankolik kişi kaybını adlandıramadığı için konuşamaz; konuşamadığı için iyileşemez.” Bu yüzden iş dünyasındaki sessizlik bazen “profesyonellik”, “olgunluk” ya da “politik doğruluk” değil, adlandırılamayan içsel kaybın sesi olabilir. Dil çökerse, düşünce çöker; düşünce çökerse anlam da kaybolur.  Ez cümle Kristeva için melankoli depresyon değil, anlamın çöküşüdür. Ve anlam çöktüğünde merak da çöker, yaratıcılık da, heyecan da.

Bugünün meselelerine tekrar bu lensle kurgu da hala sıcakken yaklaşırsak: Asıl mesele çalışmak ya da çalışmamak değil, anlamlı bir çalışmayla ortak çabanın neye hizmet ettiğini görebilme isteğinin ne kadar karşılık bulduğu olur.

Sürekli değişen öncelikler, yarım kalan projeler, “bitmeden başlayan” yeni hikayeler ve sürekli adanmışlık beklentisi… Reçete heyecanına kapılmadan semptomları neler derseniz, buyrunuz… Tamamen kişisel önyargılarım/ gözlemlerimle devam ediyorum.

 *Rengi kaybolan duygular: İyi habere de kötü habere de aynı ifadeyle yaklaşan “aynen” diye bağıran çalışanlar. Duygusal tekdüzeliği bir tehlike sinyali olarak yakalayabiliyor muyuz?

* Uzaklarda kalan merak: Hayattaysak tabii ki merak ölmez, kendisine yaşama sevinci demiştik. Ama bizden uzaklaşabilir, fark edilmeyi bekleyebilir. Eğer “en son neyi merak ettim?” diye düşünürken zorlanıyorsanız, burada biraz kalabilirsiniz.

* Sürprizsiz toplantılar: Herkesin ne söyleyeceğini herkes biliyor. Aynı sesler konuşuyor, aynı sesler susuyor. Repliklerini herkesin bildiği tiyatro oyunu gibi…

Eğer yorgunluk teşhisi gündeminizdeyse, derecesinden bağımsız bu sadece bir İnsan Kaynakları inisiyatifi olamaz, çünkü tüm liderlik rolleri ve sistem tasarımının dahil olacağı bir yön kaymasından bahsediyoruz.

Heidegger’in Stimmung kavramını hatırlayalım: Ruh halimiz, dünyanın bize nasıl göründüğünü belirler demişti kendisi. Yorgun bir ruh hali de tüm fırsatları yük olarak görür, olası değişimi tehdit olarak okur ve gelecek planlarını görev listesi gibi algılar

Ve evet, sistem iyileşmediği sürece insanların içsel enerjilerini “motivasyon etkinlikleri” ile kurtarmaya çalışmak da sadece günü kurtaracaktır.

Peki ne yapalım? Motivasyon işe yaramıyorsa…

Asıl mesele koşmak değil, yön bulmaksa, yan yollara kaçıp “renkli koltuklar, piknikler ve yılbaşı hediyeleriyle” çözemeyeceğimizi kabul ederek başlayalım.

*Büyük bir anlam uzak görünüyorsa, mikro anlamlarımız da olabilir. Kendi evimizin önünü temiz tutmak, kendi bahçemizi ekip biçmek gibi…

“Bu hafta neyi çözüyorum?”

“Bugün kimin hayatına küçük bir katkım oldu?”

*Ritmi koruyabiliriz, yoksa hep birlikte vakuma düşebiliriz. Belirsizlik içinde bilenen rutinler can simidi gibi yorgun ruh haline iyi gelebilir.

*  Merakı canlandırmak için kendi hobilerinizle başlayabilirsiniz, ya da sanatın iyileştirici gücünü hatırlayabilirsiniz. Ve merak her zaman bulaşıcıdır, sesi kısık da olsa 

Son söz: Bugün hepimiz koşuyoruz. Ama koşmanın kendisi değil, koşunun yönsüzlüğü bizleri yoruyorsa Belki de en samimi cevap “yorgunum” değil: “Yönümü arıyorum.” olabilir.

Mine, Etiler

Mine Kobal Ok

Curious Thinker I Reimagining Leadership I Reshaping Culture

turkiyegunlugu.net