VİCDAN NEDİR?
Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” ‘sında baş kahramanı Raskolnikov yoksulluk içindedir ve üniversite öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalır,bu arada rehin verip para aldığı tefeci,yaşlı kadını öldürmenin erdemlerini kendine sayar.Onun gibi düşünen bir çok öğrenci de vardır sayfalar arasında.”Bir yanda budala,anlamsız,önemsiz,kimseye yararı dokunmayan,tam tersine,herkese zararı dokunan,niçin yaşadığını kendi de bilmeyen,yarın nasıl olsa kendiliğinden ölecek bir kocakarı var...Öte yanda,yardım göremediklerinden boş yere ziyan olan körpe güçler var..Hem bu gibiler binlercedir.Kocakarıyı öldür,parasını al,sonra da parayı bütün insanlığın,herkesin yararına
harca.Ne dersin,yapacağın binlerce hayırlı işle bu küçük cinayet unutturulamaz mı?Bir hayırlı ölüme karşı binlerce hayat...Bu aritmetik işi...Hem genel dengede bu veremli,bu aptal kocakarının hayatı,bir bitin,bir hamam böceğinin hayatından daha değerli olmasa gerek..Hatta onlar kadar bile değeri yoktur.Çünkü bu kocakarı zararlı bir yaratık.”
“Vicdan,ödev falan gibi bir takım laflar ediyorlar.Ben vicdana,ödeve karşı bir şey söylemek istemiyorum.Ama,bizim vicdan ve ödev anlayışımız nedir?”
Bir insanı öldürmenin gerekçelerini akılla bulduğunu iddia eden bir
çok gencin tartıştığı bu senaryoyu sonunda Raskolnikov gerçekleştirir.
Yalnız beklenmedik bir gelişme sonucu tefecinin iyi yürekli kız kardeşini de öldürür Raskolnikov.Cinayete başlayınca insanın içini kaplayan güç dalgası önüne geleni temizlemektedir.
Bugün Türkiye’de yaşananlara ve konuşulanlara bakınca insanın aklına bazı sosyal dramların değişmediği geliyor. Dostoyevski’nin sorusu önemlidir:”Bizim vicdan ve görev anlayışımız nedir?”
Türkiye’de bugün söylenenleri esas alırsak; bireysel nedenlerle öldürmek yakalanmadığı ve güçlü çetelere sırtını dayadığı sürece “görünmez suç” kapsamındadır.Görev anlayışımızı devletin belirlediğini varsayarak bu darbeden kurtulabiliriz diyelim.Peki, vicdan anlayışımızı ne belirlemektedir ki ondan bile kolayca kurtuluyoruz?
Adım başı rastlanan çok sıradan konuşma ve fikirlere bakılırsa insanlar silah taşımayı ve suç işlemeyi normal bulmaktalar.Bir trafik sorununda bile haksız olan silah taşıdığı için güç gösterisinde bulunarak birini vurma cüretinde.Yani yurttaşın görev anlayışı yasalara uymak değil yasaları kendi koymak olarak beliriyor.Bunun için ise örnek gösterilen de “balık baştan kokar” teorisi! Demek gerçekler yorumlanarak değiştirilebilir.Önemli olan gerçek değil, yorumdur. Görev anlayışımızı yorumlara ve dolayısıyla bu yorumları yapan bireylere bağlıyoruz.Peki,vicdanımızı nereye bağlıyoruz?
Düşüncesiz görev anlayışı savunulabilir de düşüncesiz vicdan olur mu?
Antik Mısır’da somut düşünüş biçiminde,yürek ve dil, yaratıcının özellikleri olan düşünceyi ve konuşmayı temsil eder.Bunlar iki ayrı isimle tanrılaştırılmışlardır.Tanrıları doğuran Ptah,düşüncesi ve sözüyle tanrıları var eder;kaostan böylece düzen çıkarır.
Vicdanımızı belirleyen yürek ve dil ise eğer söylediklerimiz de bizi belirlemektedir,söylemediklerimiz de.Yürek düşüncenin ürünüdür düşüncesiz eylemin değil.Vicdan ise dille konuşarak kendini ifade eder.
Varlığımızın anlamı da buna bağlı olabilir.O zaman çok eski bir soruyu sormak ve varlığımızı da sorgulamak zorundayız.
Ti to on(varlık nedir?) sorusu zihinsel varlığımızı kapsadığı için önemlidir.
İnsanların güçlü bağlandıkları ve hayatlarını adadıkları inançlar ve uğruna katlanılan her türlü özveri hem hayranlık hem korku nedeni olsa gerek,çünkü bu tutum kahramanlığın olduğu kadar bağnazlığın ve suçun da kaynağıdır.Bir dönemin İtalya’sında can almak, erkek olmayı hak etmek için ödenmesi gereken bir bedeldir mafya aile savaşları arasında yaşanan kargaşada.Genç katilin ödülü de arkadaşlarının ona duyduğu hayranlıktır.İşte bu noktada suçlu demokrasi ve parlamento görünmeye başlar insanların gözünde.Ne yaptığı anlaşılmayan bir sürü siyasi parti ve soysuz politikacılar değerleri bozmaktadır seyredenlere göre.Kirli siyaset ,kirlilik anlayışının günlük örgütlenmesidir sonuçta.
Temiz bir toplum için görev ve vicdan anlayışımızı açık ve net ortaya koymak zorunluluğu var.Şu andaki toplumda “aklın karamsarlığını iradenin iyimserliği” yenerse kaostan bir düzen çıkabilir.Düşünce ve sözle var edebiliriz düzenin anlayışını. “basit bir aritmetik ve görev “ anlayışıyla değil.
MEKSİKA,İTALYA VEYA TÜRKİYE
“Koca Gringo” romanında kahraman, "Yeni bir on emir icat etmiştim," diyor sert bir sesle, "Ülke parasının üstündekiler dışında hiçbir şeye tapma. Öldürme; çünkü ölüm, düşmanı zulmün sürekli sıkıntısından kurtarır. Hırsızlık salaklıktır, dolandırıcılık daha büyük kâr bırakır. Ana babanı say; olur da mirasları sana zenginlik yolu açabilir. Böylece kendime yepyeni bir aile icat ettim, düş gücümün ailesi kurduğum Ana Baba Katilleri Kulübü yoluyla, mahvedilmeye aday." Hemen ardından şu konuşma geçiyor: "Tanrı'nın nasıl Şeytan'a, çiçeğin gübreye ihtiyacı varsa, çamuru çomaklayan bir gazeteciye de bir hırsızlar kralı gereklidir. Aşağılık şeyler olmasa şan ve şerefi neyle kıyaslayabiliriz?"Bu kitapta 1913 yılının Meksika'sının toza dumana bulanmış dünyasında kaybolmuş bir Amerikalı gazeteci ve yazarın öyküsü var. Meksika'nın genç devrimcileri ve Amerika'nın basın dünyası bize çok şey anlatıyor. Her birimizin diğerinden daha erdemli olma iddiasının, intikam meleği halinin kendini beğenmişlik kozası olduğunu vurguluyor: "Bir gazeteci olarak öfkemin yöneldiği hedefler üstünde hiç etkim yoktu; hele öfkemi kendi amaçlarına kullanan adamlar üzerinde daha bile hiç. Çok yaşasın demokrasi!"
2006’da yazdım