Vallah, billah! Dinime, imanıma! Allah’ıma, Kuran’ıma!
Bizim yörede en çok böyle yeminler edilirdi.
Vallah, billah!
Dinime, imanıma!
Allah’ıma, Kuran’ıma!
Bizim yörede en çok böyle yeminler edilirdi.
Hele çocukken -çoğu şeyi büyüklere inandırmaya zorlandığımızdan mıdır nedir- sık sık yeminlerle desteklerdik söylediklerimizi.
Yemin gibi ciddi bir taahhüt ağıza ciklet olunca anlamını da, inandırıcılığını da kaybederdi tabii.
Çocuk oyuncağına döner; büyükler, bu oyuncakla çocuklardan daha fazla oynardı.
“Nerde çokluk” meselesi yüzünden, yalan yere yeminlerin de haddi hesabı olmazdı.
Büyüyüp yöremden uzaklaşınca, yeminlerin formatının ve sıklığının değiştiğini farkettim ama yalan yere yemin oranı -ahlakın her yerde yıldan yıla çöktüğünden midir nedir- sanki artmıştı.
Yemin eden az, çok daha azdı büyük şehirde; yeminler daha uzundu ve yalan yere edilenlerin tahrip gücü çocukluğumda duyduklarımdan daha beterdi.
O arada “çok yalan söyleyenin, yemini de çok olurmuş” dendiğini öğrendim. Yeminsiz konuşmak için epey direndim, yerli yersiz yeminden kurtulup sadece yerinde yeminle yetinmeyi öğrendim
Yeminin bir taahhüt olduğunu yemin eden de, yemin edilen de bilir.
Yalan yemin durumunda ise taahhüt falan yoktur; kimi atar, kimi tutar, kimi yutmaz, kimi yutar.









