Umut mu gerçekçilik mi: Ne zaman beklemeli, ne zaman gitmeli?
Umudu korumak ile gerçekçi kararlar almak arasındaki denge, iş ve ilişkilerde kritik rol oynuyor. Uzmanlara göre “magnitude bias” bu süreçte yanıltıcı olabilir.
Bundan dört yıl önce, Yunanistan’ın Kassandra Adası'nda denize giren Ivan adında 30 yaşında bir turist, güçlü bir dalgayla denizin derinliklerine sürüklenir. Arkadaşları hemen sahil güvenliğe haber verirler fakat kendisi bulunamaz. Gittikçe daha da sürüklenen Ivan'ın suda geçirdiği süre neredeyse 18 saati bulur. Tam da gücü ve umudu tükendiği sırada yakınında mucize gibi bir futbol topu görür ve ona tutunarak hayatta kalmayı başarır.
Ivan’ın tutunduğu o top Yunanistan’ın Lemnos Adası’nda bir çocuğun 10 gün önce oynarken dalgalara kaptırdığı bir toptur ve 130 km sürüklenerek Ivan’ın hayatını kurtarmıştır. Topunu dalgalara kaptıran çocuğun annesi haberlerde topu görünce tanır ve iki hikâyenin birleştirilmesini sağlar.
Habere geçen yıl denk gelmiştim hatta bundan bir başka yazıda da bahsetmiştim.
Bu pazar günü de sizlerle "umut" konusunu ve "umudumuzu nasıl hep koruyabiliriz?”i masaya yatıralım isterim.
Diyelim çalıştığınız şirkette size vadedilen bir terfi pozisyonu var. Fakat bu terfi bir türlü gerçekleşmiyor. Umudunu ne olursa olsun hep canlı tutman mı gerekir; yoksa sistemin içinde gerçekten bir yükselme şansın olup olmadığını analiz ederek, gerekiyorsa yolunu değiştirmen mi?
Veya diyelim toksik bir ilişki içindesindir. Partnerinin değişeceği, düzeleceği umuduyla mı beklersin yoksa “Burada gerçekten bir değişim mümkün mü yoksa ben duygusal bir oyalanma mı yaşıyorum?” sorusunu eleştirel aklınla sorup, belki kırılarak ama cesaretle ilerlemen mi gerekir?
“Magnitude bias” diye bir kavram var. Dilimize tam olarak nasıl çevrilebilir bilmiyorum ama… Olayların veya değerlerin büyüklüğünü algılama ve değerlendirme biçimimizdeki hatalı önyargıyı ifade ediyor.
İşte bu kavramdan yola çıkarak, gelecek beklentilerimize fazla iyimserlik yüklemek veya tam tersine küçük ama önemli ilerlemeleri önemsiz görmek de yanıltıcı olabiliyor.
Kendi kişisel gelişimimizde de böyle, toplumsal ölçekte de böyle.
Bir de işin şu tarafı var… Yunan mitolojisindeki Sisifos’un hikâyesini bilirsiniz. Sisifos, Tanrılar tarafından cezalandırılır. Cezası da bir dağın tepesine büyük bir kayayı yuvarlayarak çıkarmak olacaktır. Fakat kaya tepeye ulaşınca kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşer; Sisifos ise onu tekrar yukarı taşıyacak ve bu cezası da sonsuza dek böyle sürecektir.
Fransız yazar Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde bu miti insanın varoluş mücadelesinin bir metaforu olarak ele alır. Yaşamın kendisi de tıpkı Sisifos’un cezası gibi absürt ve anlamsız olabilir ama insan bu absürtlüğe rağmen yaşamaya devam eder ve kendi anlamını yaratır, der.
İçinde anlam yaratma çabasını ve iradesini taşıyan umut bizi hiç hayâl kırıklığına uğratmaz, diye düşünürüm hep. Ve aşağıdaki şekilde düşünmenin de hem özgürleştirici hem de çok motive edici olduğunu:
Her şeyi kontrol edemeyiz ama her şeye etki edebiliriz.
Damla Ömür Tantekin
Writer & Speaker | Insights on Life, Culture & Human Experience Across Countries













