Türklerin misafirperverliğine, cesaretine ve müziğe dair.

“Sayın senatör, biz her zaman misafirlerimizi ön kapıdan karşılarız

Türklerin misafirperverliğine, cesaretine ve müziğe dair.
Dört yıl süreyle Amerika’nın başkenti Washington D.C.’de yaşadım. O yıllarda öğrendiğim ve hatta sonradan bir ucundan da olsa dahil olabildiğim ilham verici bir hikaye var. Neredeyse 85 yıl öncesine uzanan bu hikaye, Türklerin misafirperverliğine, cesaretine ve müziğe dair.

*

1930'lu yıllar... İki Türk genci Ahmet ve Nesuhi Ertegün Kardeşler, babalarının Amerika’ya büyükelçi olarak atanmasıyla birlikte Washington D.C.’ye gelirler. Amerika’da ırk ayrımcılığının had safhada olduğu; siyahilerin restoranlara ön kapıdan giremedikleri, metronun ön tarafına dahi binemedikleri yıllar.

Ertegün Kardeşler caz müziği tutkunudur ve başkent de o zamanlar cazın merkezlerinden biridir. Fakat bu müzik, sadece siyahilerin yaşadığı mahallelerde icra edilebildiği için onlar da sık sık bu mahallelere müzisyenleri dinlemeye giderler.

Bir gün, babaları -tam Türk misafirperverliğine uygun olarak- der ki: “Niye onları siz de bize davet etmiyorsunuz?”

İşte, hikaye böyle başlar.

Aralarında Duke Ellington, Harry Carney gibi isimlerin de bulunduğu caz sanatçıları hafta sonları büyükelçilik konutuna yemeğe gelmeye ve ardından da “jam session” yapmaya başlarlar. Nitekim caz müziğinin özü de zaten “jam session”lara; yani müzisyenlerin doğaçlamayla enstrümanlarını aynı anda çalmasına dayanmaktadır.

Fakat, 1940'ların Washington D.C.’si için siyahlarla beyazların bir arada yemek yemesi, büyükelçilik konutuna “eşit şekilde” girip çıkmaları alışılmadık bir görüntüdür ve kısa zamanda dikkati çekecektir.

Amerikalı bir senatör, Büyükelçi Münir Ertegün’e bir mektup göndererek siyahilerin ön kapıdan içeri alınmasının kabul edilemez olduğunu söyler. Fakat, Büyükelçimizin şu efsane cevabıyla karşılaşacağından henüz haberdar değildir:

“Sayın senatör, biz her zaman misafirlerimizi ön kapıdan karşılarız. Size de kapımız açık ama dilerseniz arka kapıdan girebilirsiniz.”

Cazı sosyal adalet için bir araç olarak kullanan Ertegün Kardeşler, yıllar sonra, siyahilerin mahallelerinde 20 bine yakın kayıt toplayarak meşhur Atlantic Records plak şirketini kurarlar.

Hatırlanma şeklimizi yaşamda ve "an"larda bıraktığımız izler belirleyecektir; öyle değil mi?

*

Bu hikayeyi anlatmak şuradan aklıma geldi...

İki gün önce, Litvanya'da, müziğin nasıl da evrensel bir dil olabildiğini kanıtlayan bir caz konserinde, davul, perküsyon sanatçısı Mehmet İkiz'i ve kuşkusuz ki ülkemizin en iyi caz gitaristi Cenk Erdoğan'ı dinledim.
Onların "Lahza" isimli albümleri var.

"Lahza" zamanın en kısa parçası; "an" demek.

Bakmayın... Kendi hayatımızda ve/veya başkalarının hayatında büyük değişimler gerçekleştirebileceğimiz kadar da uzun bir yaşam birimidir "an".
Bazen bir sözle, bazen cesaretli bir eylemle, bazen omuza konan bir elle mümkün olur bu değişim.

"An" görünenle görünmeyen arasındaki bir köprüdür.

"Peki, 'an' size ne ifade ediyor?" diye sormadan önce sözü Ahmet Hamdi Tanpınar'a vereyim:

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Damla Ömür Tantekin

Founder of D Strategy | Advisor&Writer | Speaker
Bu resim için alternatif metin açıklaması yok

*Kaçıranlar için Perşembe akşamı şöyle bir paylaşımım vardı. Tüyolar belki işinize yarayabilir:

https://www.linkedin.com/posts/damlatantekin_ben-ankara-hukuk-fak%C3%BCltesi-mezunuyum-fak%C3%BCltedeyken-activity-7194331033800978432-6EZ0?utm_source=share&utm_medium=member_ios

*Ertegün Kardeşler'in hikayesini yönetmen Umran Safter
2021 yılında ilham verici bir belgesel filme dönüştürmüş. İsmi: “Leave The Door Open-Kapıyı Açık Bırak”.
Mutlaka izlemenizi önereceğim bu ödüllü yapım, Ertegünlerin ırk ayrımcılığına meydan okuyuşlarını harika anlatıyor.

https://youtu.be/TtlxPdIta7k?feature=shared

*Ve son olarak Cenk Erdoğan ve Mehmet İkiz'in muhteşem sahnesinden bir görüntü de paylaşayım.
Yorum resmi, uygun alternatif metin yok