Türkiye Günlüğü / Kültür & Sanat ? Konuşmak mı? Yoksa, Susup Yazmak mı?

"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" der Hamlet. Peki ya yazarlık söz konusu olduğunda?

Türkiye Günlüğü / Kültür & Sanat  ? Konuşmak mı? Yoksa, Susup Yazmak mı?

Türkiye Günlüğü / Kültür & Sanat

? Konuşmak mı? Yoksa, Susup Yazmak mı?

"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!" der Hamlet. Peki ya yazarlık söz konusu olduğunda?

Bu soruyu şöyle uyarlamak istiyorum: “Konuşmak mı? Yoksa, susup yazmak mı?”

Çünkü,

Bazen dert ettiğim bir mesele zihnimde fırtınalar koparken konuşmak iyi geliyor; bazen de susup kâğıda dökmek...

İşte, bu ikilemi sorgulamaya başladığımda bir yazarın en derin arayışlarının tam ortasında buldum kendimi.

Bu ikilemden çıkmanın bir ilacı yok mu?

Natalie Goldberg, konuşmayı yazarlık için bir tür egzersiz alanı görür. Ona göre, yazarlar birbirleriyle konuşarak yeni yollar keşfedebilir. Konuşmak, yazmaktan önce gelen bir hazırlık sürecidir. Anlattığınız, tekrar ettiğiniz her hikâye, yazılmayı bekleyen malzemelerdir.

Kendi yazarlık pratiğimde bu yolu çok nadir kullanırım. Kafamda bir metin varsa, onu konuşarak yazıya dökmem. Yazdıktan sonra meslektaşlarımla metni tartışırım, ama yazma eylemi bende suskunlukla başlar. Ne zaman bir şey yazmaya niyetlensem, konuştuğum şey o düzeyde kalır ve yazıya dönüşmez.

Dorothea Brande ise bu konuda farklı düşünür. Ona göre insanlar yazı işleriyle uğraşsın ya da uğraşmasın, hemen herkes konuşma bağımlısıdır.

Eğer yazmaya yönelmek istiyorsanız, konuşmayı sınırlamanın yollarını bulmanız gerektiğini vurgular. Örneğin, sinemaya gitmek yerine sözsüz müzik dinlemeyi ya da yanınızda kimse olmadan uzun yürüyüşler yapmayı önerir. Çünkü konuşmayı ve hatta okumayı bilinçli olarak terk ederseniz, zihniniz bir boşluk hissi yaşar ve bu boşluğu yazıyla doldurmaya yönelir.

Brande, bu durumla ilgili ilginç bir örnek paylaşır: Tanıdığı ünlü bir yazar, evinin arka bahçesinde çimenlere uzanır ve gökyüzüne bakarmış. Ancak, bunu uzun süre sürdürürse aile fertlerinden biri gelir ve onunla sohbete başlarmış. Yazar, düşüncelerini anlattıkça yazma arzusu da uçup gidermiş. Aklındaki hikâye konuşmayla tükenirmiş.

Bir başka yazar ise, tasarladığı hikâyeleri bir senfoninin çalındığı bir salonda yazarmış. Hafif bir ışık, sakin bir müzik ve hareketsizlik onu artistik komaya sokar ve yazıya geçene kadar bu durum devam edermiş.

* Bu yüzden Brande altını çize çize “Kendi yazma uyarıcınızı keşfedin,”  der.

Her yazarın yazma dürtüsünü harekete geçiren farklı yöntemleri var tabii. Bu dürtü, bazen beklenmedik anlarda ya da alışılmadık eylemler sırasında ortaya çıkabilir. Mesela, bir kadın yazar, yazmakta olduğu romanda zor bir noktaya geldiğinde saatlerce iskambil falı açarmış. Bir başka kadın yazar, savaş sırasında hızla örgü örerek hikâyelerini tasarlayabiliyormuş

Ben yazmaya başlamadan önce roman, öykü, tiyatro metni, sinema gibi pek çok şeyle beslenirim. Yazmak istediğim temaya dair ne varsa okumak, içine dalmak büyük keyif verir. Eninde sonunda okuduklarımın/seyrettiklerimin içinden biri kalp atışımı hızlandırır, yazı masasına yönlendirir.

Sorumu yineliyorum: Konuşmak mı? Yoksa, Susup Yazmak mı?

Aylin Aktaş

Yazar | Dramaturg | Yazarlık Eğitmeni | P4C Eğitim Uzmanı

www.turkiyegunlugu.net