Sualtında öğrenilen ders: İnsan dünyanın merkezi değil

Sualtında doğayla kurulan temas, insanın kendini merkeze koyan üstünlük algısını sorgulatıyor; ekosistemde hiyerarşi değil denge belirleyici oluyor.

Sualtında öğrenilen ders: İnsan dünyanın merkezi değil

Serengeti’de bile olsanız yaban yaşamda bir kara hayvanına pek yaklaşamazsınız, değil mi?

Şehirlerde, kalabalıkların arasında hayvanlara rastlamak zaten neredeyse imkansız.

Doğayla bağımız ekranlara sıkışmış belgeseller kadar.

Karada yaķından görmeye alışķın olmadığım nice canlıyla tanıştım sualtında. Esas farkettiğim orada bana bir şeyler anlatmaya çalışan başka bir hayatın var oluşu gibi geldi bana. 

Suda herhangi bir davete gerek yok. Misâl; yunuslar sizinle birlikte dans eder. Mürenleri evlerinde ziyaret edersiniz. Orfozlar koynunuza girer, birlikte yüzersiniz.

Ahtapotlar var ya, sizin onları merak ettiğiniz kadar, onlar da sizi merak ederler. Suyun altında o flora ve fauna benimle konuşuyor gibi hissederim aramızda gerçek bir temas yaşanır.

Esasen bu temas önemli birşeyi farketmeye neden olur: "Sen dünyanın merkezi değilsin."

Biz kendi varlığımızı abartmaya meyilli bir türüz. İçinde yaşadığımız evreni tanımlarken bile en sık kullandığımız merkez kendimiziz. En zeki, en üstün, en özel, en gelişmiş olduğumuza inanmak istiyoruz.

Peki, gerçekten öyle miyiz?

 Belki evvela sormamız gereken şu olabilir:

 Sahi en gelişmiş olmak ne demektir?

Zeka mı?

Teknoloji üretmek mi? Dil, sanat yeteneği, düşünme kapasitesi mi?

 Eğer ölçütümüz buysa, evet, insanlık olağanüstü bir yere ulaşmış durumda.

Peki bu bizi otomatik olarak zirveye mi taşır? Yoksa zirve dediğimiz şey zaten baştan kusurlu kendi tanımımızın bir sonucu mu?

Dalgıç olmanın en mânâlı kazanımlarından biri doğayı böylesine yaķın izleme şansım olabilmesi gibi geliyor bana. 

Görebildiğim kadarıyla hiçbir canlı türü kendini diğerlerin üzerine yerleştirme ihtiyacı duymuyor.

 Bir orfoz, ahtapotun yaşamına karışmıyor. Bir yunus, mercanları yönetmeye kalkmıyor.

Ama insan, yalnız kendisini değil doğayı da hiyerarşik bir yapının içine yerleştirip en tepeye kendini koyuyor. Canlıları sınıflıyor: İlkel, daha ilkel, gelişmiş, daha gelişmiş, en gelişmiş...

 Oysa doğada bu tür sıralamalara yer yok. Doğada herhangi bir işlevsizlik de yok. Her varlık, kendi ekolojik rolüyle zaten anlamlı. Plankton gibi basit görünen organizma bile yaşam zincirinin vazgeçilmez bir halkası çünkü.

Suyun altında farkedersiniz

. Bir yunus sizinle birlikte yüzer ama biat etmez.

Bir müren size bakar ama korkmaz.

 Bir ahtapot sizi inceler ve karar verir; yaklaşsın mı, uzaklaşsın mı?

Doğa insanı merkeze koymuyor.

 Bu yüzden orada olmak dedim ya tuhaf bir farkındalık yaratıyor.

"Ben bu bütünün en önemli parçası değilim. Kendi üstünlüğümü kendim ilan ettim."

 Zaten bu üstünlük düşüncesi de kendi içinde çelişkilerle dolu gibi geliyor bana.

 Eğer üstünlük ekosistemle uyum içinde var olabilmekse üzgünüm, insan bu sınavı kaybetmiştir.

Eğer üstünlük yaşadığı çevreyi korumaksa, insan hâlâ nasıl yaşaması gerektiğini öğrenememiştir.çünkü yaşadığı gezegeni bu denli tüketen başka bir canlı yoktur.

 Hiçbir tür kendi kendine böyle zarar vermemiştir, bu derece dışlamamıştır.

Hiçbir tür bu kadar çok şeyi bilip bu kadar az şeyi anlamamıştır...

Onur Küçükkaramıklı

www.divesona.com

turkiyegunlugu.net