Kar, kış, kıyametin ortasında arı sokan adam; şaşı ambulans şoförü, böbrek krizi geçiren vatandaşa böbrek iltihabı tanısı sonrası “Bu doktor ermiş” söylentileri… Küçücük bir ilçede her yaptığı olay olan ve şikayet edilen doktorun sürülüşü… Bunlar bir Yeşilçam filminden alıntı değil, yaşanmış gerçek anılar. Kastamonu’da geçen mecburi hizmet dönemime ait anılarımdan kesitler. Sekiz aylık bir görev süreciydi ama yıllarca yaşamış kadar anı biriktirdim.
Doktorluk görevine başladığım ilk yıllarımdı. İlk Kastamonu’ya Taşköprü merkez sağlık ocağına tayin oldum. Henüz TUS sınavına girmeden direkt mecburi hizmete gittim. Değerli hocalarımdan Necati Dedeoğlu’nun mecburi hizmete bu kadar zevkle gitmemde çok büyük payı vardır. Hocam,” Bu vatanın ve milletin size ihtiyacı var” deyince Anadolu’ya gidip mecburi görevimi mutlaka yapacağım dedim.
Taşköprü’ye geldiğim daha ilk gün bana “Sorumlu hekim sensin” dediler. Eşi ile birlikte görev yapan eski meslektaşlarım tayinlerini istemişler ve hemen ayrıldılar. Merkez sağlık ocağında kırk beş kişilik personelin başında sorumlu hekim oldum. Görevimin ilk günleri mali işleri takip eden bir memur (Hamza dayı) geldi,” Hocam sen komisyon başkanısın, bir inşaat ihalesi yapılmıştı imzan lazım. Bundan beş sene önce sağlık ocağının etrafına duvar örülmesi için yapıldı bu ihale, her sene de buraya ödenen bir hak ediş var” dedi.
İyi de Hamza dayı dedim; ben gelmeden beş sene önce yapılmış bu ihale, bahsettiğin bu duvar yapılmamış, lojmanlar yarım kalmış, garaj ortada yok. Ben bu evrakın altına nasıl imza atayım?
Bahsettiğim o yıllarda ekonomi çok kötü bir durumda, enflasyon almış başını gitmiş, faizler çok yüksek. Her sene faizin faizini almak için iş bitirilmemiş. Benim aldığım maaşın nerede ise elli katı edecek bir paranın altına imza atmamı istiyorlar. Bir şartla dedim atarım bu imzayı. Duvarlar bitecek, lojmanların şofbenleri takılacak, garaj tamamlanacak, ondan sonra ben bu evrakı imzalayacağım. Bu, benim dönemin iktidar partisi ilçe başkanlığına ilk şikayet edilişim oldu.
Aradan birkaç gün geçti, ters giden bir şey daha vardı, yine Hamza dayıyı çağırdım. Görünürde kırk beş tane personel çalışıyordu ama defalarca saymama rağmen ya sekiz ya da dokuz çalışan görüyordum. Pekiyi kırk beş kişilik personel neredeydi? Sordum Hamza dayıya bu soruyu. “Hocam sarımsak toplama zamanı, bir kısmı orada. Bir kısmı izinde, bir kısmı da mecburi görevde” dedi. Hamza dayı yarın itibari ile ben dahil herkes işe geldiğine dair imza atacak dedim. Dedim de yine şikayet edilmişiz.
“Vicdansız bir doktor geldi, bizi çok çalıştırıyor” demişler.
Bir süre sonra aşı kampanyası yaptık. Dağ köylerine bile gittim ekiple beraber. Orada yüreği kocaman, çok güzel Anadolu insanları ile tanıştım. Onların en büyük zenginliği demledikleri çayları idi. İçmiyordu arkadaşlarım, tiksiniyorlardı. Oturdum onlarla çay içtim, tadı da hala damağımdadır o çayın. Çok sevindiler, çok mutlu oldular. Hepsi aşı kampanyasına destek verdi. Rekor denilecek sayıda aşı yaptık. Ama döndüğümüzde ben yine şikayet edilmişim. “Bu adam vicdansız, göz açtırmıyor bize” demişler aşı kampanyasında çalışan elemanlar.
Bir gün yine personel giderlerini imzalarken bir baktım ki o da ne? Kadromuzda olan sıtma hastalığı ile mücadele eden bir işçimiz var. Traktörü ile geziyor, yolda iki ya da üç kişiden kan alıyor ve sıtma var mı yok mu araştırması için gerekli incelemeleri gerçekleştiriyor. Benim maaşımın üç katı maaş alıyor, üstelik bölgede sıtma yok.
Yine aynı dönem sağlık ocağının telefonları kesilmiş. Çok yüksek meblağda bir borç birikmiş meğer. Araştırdım personel tüm görüşmelerini buradan yapıyormuş. Hemen Hamza dayıyı çağırdım. Bundan sonra ben dahil telefonla görüşen herkes, görüştüğü yeri ve dakikasını not edecek. Bunun takibini de sıtma işçisi yapacak. Nasıl olsa sıtma ile mücadele için üç gün çalışıyor diğer yirmi yedi günü de santralin başında geçirecek dedim. Sonra iş adamlarından destek isteyerek santral telefonunun borcunu kapattım ve sağlık ocağına ısıtıcı aldırdım. Ama tabi bu telefon olayımız ve sıtma işçisine ek görev verilmesi de şikayet konusu oldu.
Bir gün yine oturuyorum bir baktım ki, benim elemanlardan biri elinde bir siyasi partiye ait davetiye satıyor. Sen memursun dedim, 657’ ye göre yaptığın suç, siyaset yapamazsın sağlık ocağında dedim. Yine şikayet edilmişim. En sonunda da ilçe başkanı beni dönemin başbakanına şikayet etmiş.
Kısa bir süre sonra İl Sağlık Müdürü beni aradı. “Seni iki haftalığına geçici bir göreve gönderiyorum. Ama sonra söz tekrar buraya, devlet hastanesine aldıracağım. Ama şu anda bunu yapmak zorundayım, beni bu dertten kurtar” dedi.
Tamam dedim, güvendim. Doğan SLX’ im var hiç unutmuyorum. Kar, tipi felaket bir kış var. Zincirleri taktım yanımda da doktor arkadaşım Göksel Geyik var. Bindik gidiyoruz ama yolda kamyonlar kalmış, bir buçuk iki metreye yakın kar var. Tünel açmışlar yolda, tünelin içinden arabayla geçiyorsun. Kastamonu Ağlı köyüne vardık, araba falan geçmiyor, baktım atlılar geldi. Bunlar da kim derken “doktor geldi” demeye başladılar.
Burada da çok enteresan anılarım oldu. Sağlık ocağının bir ambulansı vardı ama şoförü şaşıydı. Nasıl ambulans şoförü olmuş anlamadım. Dağın tepesinde kartal yuvası gibi bir yer yapmışlar. Çok efendi bir müstahdem vardı sağlık ocağının. Eşi ile birlikte çok temiz tertipli de bir adamdı. “Hocam odanızı hazırladım” dedi. Adamcağız bize bir oda ayarlamış, sobayı yakmış. Buz gibi havadan içeriye girince çok iyi geldi. Akşam bize yemek de geldi.
Yemekten sonra tam uyuyacağım derken, güm güm güm kapı çalmaya başladı. Ambulans şoförü geldi “Hocam bir hastayı arı sokmuş, durumu çok kötü” dedi. Bu mevsimde arı mı olur dedim ama arı sokmasından hastanın kalbi durmuş hakikaten. Adama kalp masajı yaptık, müdahale ettik geri döndürdük. Gel zaman git zaman iki gün sonra yine kapı çaldı. Ambulans şoförü kapıda “Hocam bir hasta komada, ateşi var” dedi. Baktım böbreklerinde ağrı var, dedim ki, hastayı hemen devlet hastanesine götürün böbrekleri iltihap kapmış. Devlet hastanesindeki doktorlar da tahlillerden sonra aynı tanıyı koyunca “Sizin doktor doğru teşhis koymuş hastaya” demişler. Bizim ambulans şoförü de bu sefer beni anlatmaya başlamış, “Bu doktor her şeyi biliyor, bu mübarek bir adam, hemen bakıyor anlıyor, dokunuyor iyileştiriyor” diye. Namımı mucize adam diye yaymışlar, ilçe kaymakamı, belediye başkanı, alay komutanı beni yemeğe çağırdılar. “Hocam biz seni çok sevdik sen burada kal” diye yalvarmaya başladılar. İki haftalığına gelmişim, birkaç parça kıyafet aldım sadece. Tüm eşyam Taşköprü’de, imkanı yok dedim.
Her neyse… Bir süre sonra mecburi hizmette pratisyen hekim olarak sisteme çözüm bulamayacağımı düşünerek uzmanlık sınavına girmeye karar verdim. Koca muhtarın il sağlık müdürlüğüne önerisi ile Alatarla’ya geçtim. Burada hem işimi yaptım hem de ders çalıştım. TUS sınavından sonra Çapa Tıp Fakültesi kazandım.
Böylece mecburi hizmet yolum burada son buldu ama gerçekten her doktorun yapması gereken bir vazife. Küçük bir sağlık ocağı, muhtarlar, ilçe başkanları, vali, kaymakam… Küçük bir Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen orada gidip gerçekleri görüyorsun.
Kaderin cilvesi işte. Benimle uğraşan ilçe başkanı bir gün Çapa’da beni buldu. “Hocam ocağına düştüm” dedi. Kızında ciddi bir rahatsızlık tespit edilmiş, yardımcı oldum. Sonra günah çıkardı. “Sen bizim memleketimize çok büyük hizmetler yaptın. Biz senin kıymetini bilememişiz. Hocam orası küçük bir yer, gelen insanları dikkatle dinlemek ve şikayetlerine çözüm bulmak zorundayım ama bana farklı anlatıldın. Sen farklı bir adammışsın” dedi. Sonradan da çok iyi dost olduk. Taşköprü’de en büyük desteğim ev sahibimdi aynı zamanda, şimdi belediye başkanı oldu. Yeri geldi kira dahi almadığı zamanlar oldu. Onun da çok ekmeğini yemişimdir, üzerimde hakkı çok. İnşallah en kıza zamanda gidip oraları tekrar ziyaret etmek istiyorum. Taşköprü halkının da sıcacık kalplerini söylemeden geçemeyeceğim. Çok güzel dostluklar biriktirdim orada. Sayelerinde hayata bakış açımda yeni bir ufuk açıldı genç yaşımda. Minnettarım…
Kalın sağlıcakla...