KÜLTÜREL TSUNAMİ KAPIDA

Toplumsal şiddetin yükselişi ve kültürel yabancılaşma tartışılırken uzmanlar, Türkiye’de artan psikolojik sorunlar ve sosyal kırılmalar için “kültürel tsunami” uyarısı yapıyor.

KÜLTÜREL TSUNAMİ KAPIDA
1974’lerden beri küresel ısınmanın olacağından bilim adamları söz ediyorlardı ve çevresel kirlenmenin getireceği felaketlere dikkatleri çekmeye çalışıyorlardı. Ancak çıkar grupları ve rant ağları bunları aşağılıyor, susturuyor bazen de kıyasıya savaş çıkıyordu.
Hatta ben bunlara inanan bir lise öğrencisiyken herkesin gülmesine neden oluyordum. Bunlar olsa olsa binlerce yıl sonra olur deniyordu. Öyle olmadı!
Tsunami’den çok önce de küresel ısınmanın bir saatli bomba olduğu belirtilirken insanlar yine tatile ve de günlük keyiflerine bir halel geleceğini düşünmediler. İklimsel değişikliklerin ne olacağını merak bile etmeyenler son kez dev dalgaları görebildiler önlerinde.En sıcak dönemlerde bile erimeyen Antarktik buz kitlesinde son 400.000 yıllık kayıtlar, şu anda yaşanan ve yaklaşık 12.000 yılını şimdi doldurmuş buzullarası dönemin ömrünü çoktan doldurduğunu gösteriyor.Son yıllarda iklim değişikliğini zorlayan en büyük nedenlerin başında insan eliyle üretilen sera gazları geliyor.aerosollar ikinci sırada,ormanların yok edilmesi üçüncü sırada oturuyor.1950 yılından bu yana insan eliyle arttırılan sera gazlarının yüzdesi 70 olarak tavan yapmış bulunuyor.yaklaşık 55 yılda dünyayı felakete yaklaştıran insan oğlunun ve kızının doğa katliamı değil konum aslında. Yine insanın ürettiği kültürle felakete uğrayan insan felaketin eşiğinden adım atmış durumda. Komünist dönemde tüm bölgede yaşanan zorunlu göçler, etnik kıyımlar, sürgünde doğanlar ve ölenler, Çin Kültür devriminde tecavüz edilenler, annesinin suratına tüküren ve döven proleter devrimin çocukları, savaşlar, Vietnam trajedisi,Bosna –Hersek kitlesel kıyımı, Güney’de Kuzey’de Doğu’da Batı’da şiddetin tırmanışı, saniyede bir tecavüzün yaşandığı Amerika, vinçlere adam asılan İran, kafası kesilen Suudlular, mide bulandırıcı suçların ülkesi Amerika ve insan eti yiyen Rus, Amerikalı ve Alman adamlar, çocuk fuhuşunun tırmanışı ve aile içi şiddetin önlenemez yükselişi. Çok kısaca atılan turun titrememize nende olması sebepsiz değil. Biz de bu yarışa çıkmış bulunuyoruz maalesef. Buna dikkat etmeden, boş vererek yola devam etmeye kalkarsak milli bir felaket kapımızın içine dalacak. İnsanın yabancılaşması ve kültürel kimliğin kaybı kafası karışık toplumun başıboş gezintisi Tsunami’den daha büyük bir yıkıma neden olacaktır.
“20. yüzyılın teknik dünyasında sadece akıl vardı; duygular ise boynu bükük çocuklardı. O küçük kızlar, oğlanlar bir köşede ağladılar. Salt akıl ve mutlak mantığın çelik korsesinde hapsolan insan, tartışmasız tek doğruydu. Bu büyük boşlukta sahte parıltılar, çakan flaşlar hep teknolojik dünyanın görkemi. Tekniğin yüceltilmesi, sosyal plancı ideolojiler... Toplum ve insan, cetvelle çizilip planlanacak; mühendislik hesaplarıyla mükemmelleştirilecek bir yapı değildir. Bu, varlığımızın reddi anlamına gelir, varoluşumuzu tehlikeye sokar.”*
20.yüzyıl insanının temel sorunu nedir diye sorar Rolla May ve cevaplar:Boşluk!
1980 istatistiklerinde Türkler boşanmayan, şiddet sevmeyen ve içine kapanık bir görüntü sergiliyordu. Genellikle, ihbar edilmesi zorunlu hastalıklar dahil, Türkler hiçbir şeyi resmi makamlarla paylaşmazlar.Resmi makamlar da halkı nüfus sayımlarında bile saymaz! Kadınların istatistiki bilgileri daha da görünmezdir.
1998’lerden itibaren, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde ciddi şiddet yükselişi görüldü. Üvey ana sendromu yanı sıra ana,babaların çocuklara şiddet uyguladıkları ortaya çıktı. Hem de ne şiddet; sigara söndürme,ütü basma, kemiklerini kırma, başını duvara vurarak travma yaratma, bıçak ucuyla işkence türleri sıradan haberlere dönüştü. Sadist eğilimlerin, işkenceyle yoğrulmuş bu modelleri sadece en alt gelir grubundan değil, orta alt ve üst sınıftan da çıkar oldu. Kadına yapılan şiddet uygulamalarında dayak hafif bir anlam içermeye başladı, onun yerine seksen yerinden sokak ortasında bıçaklamadan tutun da ağzına silah boşaltmaya kadar değişik haberler yayınlandı. Kadına uygulanan şiddete paralel çocuğa uygulanan şiddet arttı.
Şiddet uygulayıcılarının da genelde, şiddet uygulanmış çocukluk öyküleri ortaya çıktı.
Zincirleme bir kazaya benzeyen şiddet uygulamaları ciddi önleyici tedbirler alınmadan sürüp gitmekte. 98’de ne seri katilimiz, ne yüz ve kafa derisi yüzülmüş cesedimiz vardı. Bu gün hepsi literatüre geçmiş durumda.
Magazin sayfalarını süsleyen en zenginlerden bile “dayağa dayanırım,aldatılmaya asla” diye haberlerin okunduğu Türkiye’de şiddet sıradanlaştırılmıştır.
Türkiye genel siyasi anlayışında , bürokratik hiyerarşide iletişimsizliği ve şiddeti yaşadığı için bunun yansıması toplumsal şiddet .
“Popstar” yarışmasında en çok konuşulan iki isim de yalnız büyümüş,trajik çocukluk,gençlik öyküleri olan Firdevs ve Bayhan’dı. Annesi evi terk edince çocuklara babalar “nasıl bakabilirdim” diye bir savunmayla çocukları yuvalara bırakıp gidiyorlar. Toplum gözünde evini terk eden kadın canavar,ancak çocuğuna bakmayan erkek “normal”. Bayhan’ın öyküsünde de bir kuşak Almanya mağduru çocukların yaşadıklarını gördük. Baba ve koca hasretiyle yanan insanlara yılda bir kez hediyeler getirerek görünen erkekler… Geride kalan intihar etmiş anne, yuvalarda sürünen çocuklar ve parçalanmış kimlikler….
En alt gelir grubunda ne eğitim var,ne iş. Yarıya yakını ilk okulu bitirememiş, yüzde 40’ı ilkokul mezunu. Kalifiye olmayan,asosyal ve ruh sağlıkları bozuk bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bunlar için ne yapılıyor? Kadın programları şiddet öyküleriyle dolup taşıyor. Sedye ile konuşmacılar taşınıyor. Köyde karısına işkence uygulamış bir kocanın savunması:” televizyonlarda görüyoruz dekan,üniversiteden erkekler de karılarını dövüyor.”
Toplumdaki hiyerarşide polis, doktor, devlet görevlisi , etiket sahibi özgür bir vatandaştan üstündür. Erkek de kadından üstündür. O nedenle hakaret etme ve saldırma hakkı görür kendinde. Memura hakaret yasası nedeniyle kendinizi savunmanız engellenmiştir. Erkek egemen toplumsal yaptırımlar da kadını engeller.
İnsanlara müşteri değil, karakola gelmiş sanık muamelesi yapan,koyun yerine koyan bu anlayış bu gün varlığını sürdürüyorsa şiddet eğiliminin yükselmesine şaşmamak lazım.
Eliniz kolunuz bağlı ancak yasalarda haklarınız var, koşabilirsiniz!
Eleştiriden nefret eden ve sürekli savunma halinde bulunan anlayışın sonucunda kendini bilmek gibi bir erdeme varılamaz.
Şiddet sadece öldürme,vurma,kırma eylemi de değildir.Varolan tüm değerleri yok etme,yaralama ve psikolojik saldırıdır ayni zamanda. Değersizleştirmedir.
Bunca şiddet üreticisi ortalıkta serseri mayın gibi dolaşırken suçluları sadece kendi dışımızda aramak nasıl bir yabancılaşmadır acaba? Üniversitelerde birbiriyle kanlı bıçaklı akademisyenler, birbirine karşı nefretle dolu medya mensupları, kendi düşünceleri dışındaki insanlara en azgın sözcüklerle saldıranlar şiddetten sorumlu değil mi? Şiddeti bir dil olarak kullanan,öğreten ve özendiren otoritelerdir.
Yaptığımız şiddete ideolojik bir kılıf bulunca rahatlamak şiddeti önemsiz bir hale mi getiriyor dersiniz? Türkiye’de şiddet,iletişimin de ötesinde yaptırım ve kontrol biçimi olarak kullanılmakta. Gerçek dünyayı ve gerçekleri değiştirme isteği şiddete yol açarak,şiddeti bir iletişim biçimi haline sokar. Gasp suçu İstanbul’da yüzde 35 arttı.
“Ölmeye ölmeye geldik” diye slogan atan futbol taraftarı gençler sonunda öldüler. Futbolda şiddeti çözmek değil sorun, toplumda bir iletişim ve yaptırım aracı olan şiddeti çözmek gerekiyor. Çok acil şiddet ve çatışma çözüm projeleri, ruhsal eğitim ve destek programları gerekli. Kim olduğunu bilmeyen gençler, ders ezberleyen çocuklar, para ve güce odaklı yetişkinlerle şiddet çözülmez. 2milyon ruhsatlı silahın taşındığı Türkiye “güç” tapınıcılığına başladı.
Resmi bir kimliğin örtüsü altına saklanan suç, her zaman öldürme isteğini kendinden saklama ihtiyacı duyar ve bunu saklamak için otoriter bir ideolojinin desteğine yaslanır. Yani insanlardan nefret ve öldürme dürtüsü kılıf bulmadan yaşayamaz. Seri katillerin portresinde genellikle dış görünüş yumuşak ve uyumludur.
‘Çok iyi bir insandı, nasıl bunu yapmış olabilir’ denilerek inanılmaz yapılana. Kimlik değişimi, evin içinde ve dışında çok farklı olma hali, yıkıcı duyguları gizleme yeteneğiyle belirir. Her zaman kötü şeylerden karşı taraf sorumlu ve suçludur. Ölen asla suçsuz olamaz katilin gözünde. ‘Tahrik etme’ gibi bir ceza indirimi var yasalarda. Özellikle kadına dönük suçlarda çalışan bu indirim, erkeğin hakarete uğramasının çeşitli hallerini bu kapsamda değerlendirir. İnsan, sevgi üzerinden hareket etme kabiliyetini böylece yitirir, nasılsa hep haklıdır!
İnsan ya kendini insan sevgisine adayabilir, ya da nefret edebilir. Sosyal bir grubun kurallarına uymak, itaat etmek sadece iktidardan pay almak ihtiyacından kaynaklanabilir. Çaresizliği yenmek için bunu yapan insan kendinden nefret eder bilinçdışı. Bu, ömür boyu huzursuzluk demektir. Yani ne kendi huzur bulur ne de huzur verebilir etrafına. Bu, duyguların olmayışı ve duyguların anlaşılmasına izin verilmemesi anlamına gelir. Duygu yoksa “acı” yoktur. Acısız hayat katlanılabilirdir. Acı çekmekten herkes korkuyor. Gazetelerde, televizyonda devamlı bu terane tekrarlanıyor: “Hayat kısa. Kimse bana acı veremez ve çektiremez; çünkü sadece ben önemliyim. Hayat kısa. Canım ne isterse yaparım ve keyfime bakarım. Kimse bana acı çektiremez.” Acı çekmeden, yani kendi özüne, ruhuna kulak kabartmadan vurdumduymaz bir kabuğa saklanmak ihtiyacı. Dış çevrenin uyaranlarıyla canlı kalarak bakışlarını içine hiç çevirmemek. Bir dakika bile gözünü kapatıp içini gözlemeden yola devam etme gayreti. Acı çekmeyenler korosunun en sık düştüğü dipsizlik ise: Mutsuzluk hali. Her şey var; ancak neden can sıkıntısı gitmiyor hayatımdan?
Sevginin yerine iktidarı geçiren herkes kendini güçlü hisseder. Güçlü “gibi” görünen bu insan gerçek gücün, sevginin emek isteyen dünyasını keşfetmek istemez. Bu zor yola bir yaştan sonra çıkmak katlanılmazdır. Tüm alışkanlıkları değiştirmek anlamsız gelir.
Hız konusundaki çağın sorunu kişisel hayatımızın da sorunu. “Her şey hemen olsun ve şimdi sonucunu göreyim” talebi yaygın ve teşvik edilen. Çocuklarımıza her şeyi hemen sunuyoruz, onlar da bir öncekinden daha hızlı yeni bir şeyi istiyor. Tarantino ünlü senaryosunda (Natural Born Killers) “doğuştan katiliz hepimiz” der. Filmin kan revan görüntüsü de bunu kanıtlamaya dönüktür. İnsanı indirgeyici bu anlayış insanı hayvanla bir tutar. Kültürümüzdeki “mahlukların en şereflisi” diye taltif edilen insan anlayışı yerle bir olmakta. Bu yıkıcı insanda vicdan yoktur. Üçüncü sayfa haberlerinin birinci sayfalara geçmesinde “vicdan yoksunluğu” rol oynamakta. Katillere hayranlık ve özendirme yaygınlaştırılıyor. Kültürümüzdeki ârif olma hali unutturuldu. Kaba kuvvet ve güç tüm çaresizliklerin merhemi olarak piyasada her dem alıcı buluyor. Hem de her sektörde.
Hitler de “bütün dünyanın korkacağı bir gençlik yetiştireceğini” söylüyordu konuşmalarında. Korkuya dayalı Batı kültürünün köklerini besleyen “suçlu doğan” insandır. Bizim kültürümüzde sevgiyi besleyen kök “temiz, pak” doğan insandır. Batı’nın antitezi olan kültürümüz ve dilimiz yok olmakta. Bu, o kültürün ürünü insanın yok olmasıdır. Bu, biz yok olacağız anlamı taşır mı?
Geçen gün bir taksi şoförü, “Korkunun gözünü seveyim abla yahu, her şeyi çözüyor.” dedi. Nasıl evdeki ve dışarıdaki insanları korkutarak düzeni sağladığını, toplumsal meseleleri bile hallettiğini dinledim. Öğretmen olmayan okulun müdürüne verilen gözdağı öğretmen sorununu çözmüş çünkü. Televizyonda bir profesör hanım da, “Roman falan okumam, sadece mesleki kitap okurum.” diyor gözlerime bakarak. Şiir, roman, öykü gereksizdir. Yani insanın duygularını anlatan her şey insanın “gereksinim”lerine indirgenir. Kocanız der ki: “Sizin için koşturuyorum, neyiniz eksik?”
Toplumun yarattığı kültür korunup, savunulacak değerler yarattığı için bunları korumaya özen gösterenleri kollama içgüdümüz vardır. Karmaşaya düşmekten korkarız ve kültürel düzeni savunuruz. Ama kültür, statik değil değişkendir. Bu bize acı verir ve kendimizi evrenle yeniden barıştırmaya çalışırız. Türkiye, kültürel kimlik sorununda kendini bir yere koyamadığı için toplumsal karmaşada hesaplaşma acımasız.
“Kendiliğinden olup bitiyor gibi görünen olaylar sayısız ve korkunç hesaplaşmalarla sonuçlanır. İnsan yüzümüzün dramatik değişkenliğini saklayan maske, yumuşak ve ince olmakla birlikte duygudan yana boştur. Maskenin o değişmez gülüşü, bilinmeyen bir hüznü anlatır. İlkelerin içgüdüler üstündeki yengisi, içtenliği ve insanlar arasındaki gerçek yakınlığı ne ölçüde yıkabileceğini gösterir. Çağdaş Kuzey Amerika’da her türlü insan ilişkisini belirleyen acımasızlık ya da sadizm, kusursuz bir ahlak inancının yarattığı taşlaşmadan kurtulma çabasından başka bir şey değildir.”*
Amerika’ya benzemesi için uğraşılan yaşamımızın bedensel ve ruhsal yıkıcılık üstüne oturtulması, yaşamı değerlerinden savuran ilişkiler ağının toplumu sarmasına neden olmakta. Paranoya yaşayan insanların en basit bir sohbeti bile başarmaları ve içtenlikle ilişki kurmaları imkansız hale gelmekte. Burada yaşantı tek boyutlu ve doyumsuzdur. Her şeyinin çalınacağı paranoyasıyla yaşayan insan ruhu sonunda can suyu kalmamış kurumuşluğuna gömülür. Böyle bir sosyo- psikolojik ortamda kadın-erkek ilişkilerini toplumdan soyutlamak mümkün değil..Bakın Balıkesir’de son 5 yılda intihar vakarlı yüzde yüz artmış.2004’de çoğu ev kadını 657 kişi ölmek istedi.Çoğunluğu kırsal bölgede olmak üzere 2294 intihara teşebbüs var.209’u erkek,141’i kadın 350 kişi ölmüş. Batman2da kadın intiharlarını yine basından izlemiştik. Ben o dönemde Batman’a gittim ve kadınlarla konuştum,bir proje de yaptık.
Uzmanlar toplumun yüzde 25’lik kesiminde tanı koyacak düzeyde ruhsal hastalık var diyor. Bu korkunç bir oran!
İkiyüzlülük toplumsal ve bireysel alanda yükseldikçe insanların içindeki boşluk büyüdü. Herkesin canı sıkılır oldu. Kimse kendi kendiyle baş başa kalamaz hale geldi. Dış uyaranlar olmadan nefes alamıyor insanlar. Uyanır uyanmaz gözünden çapağı silmeden televizyon açanlar, telefona her an sarılmış uzananlar ve de koşanlar, bilgisayara kilitlenenler, alışverişle sakinleşenler, sonuna kadar müzik sesiyle varlığını bastıranlar, arabasını her an kontrol ederek kendinden geçenler diye listeyi uzatmak mümkün. Hoşlanmadığımız, korktuğumuz ya da üstünde hiç düşünmek istemediğimiz her şeye karşı ikiyüzlü davranır olduk; çifte standart geliştirdik. Annem çok katı bir kadındı derken en katı tavrımızı sergilemekte olduğumuzu fark etmedik. Sevdiğimizi sandığımız kadına ihanet ederken, yuva kurmak istemezken onu kaybettiğimizi düşünmek istemedik.
Bütün yarışma programlarında insanların dış uyaranlara olan ihtiyacını görüyoruz. Neden? Çünkü bir iç dünyaları yok. 20. yüzyıl iç dünyalarımızı elimizden çekip aldı. “Güç” anlayışı ve teknolojik uyarıcılar bizim duygularımızı yaşamamıza engel, doğayı tanımamıza engel olduğu gibi. Ne rüzgarın sesini duyabiliyoruz plazalarda ne de güneşin sıcaklığını hissetmemize izin var. Yapay ortamlarda ısınıp üşüyoruz ve sürekli hastayız. Güç yetersizlikten sıyrılmanın tek çaresi gibi göründüğünden Kaynana Semra Hanım “yırtmak için” yarışmaya katıldığını söylüyor. Kendilerini güçle özdeşleştiriyor insanlar ve iç dünya talebi diyebileceğimiz öz benliklerinin taleplerine düşmanca davranıyor. Gerçek ihtiyaçlarından kopmuş, ne istediğini bilmeyen inanların yetiştirdikleri nasıl olacak? Kendi gibi. Bilinçsiz bağımlılığı sevgi sanan insanlar kendilerine verecek hiçbir şeyi olmayanlardan medet umar durumda. Zarar görmüş duyuları, duyarlılıkları ve duyguları nedeniyle ne yaptığını bilemez hale geldiğini Semra Hanım şöyle dillendiriyor: “Ben neyi bilinçli yaptım ki?”**
Sadece başkalarının kendinden istediğini yaparak kendini hiç tanımayan ve de içindeki boşlukla sallanan insanın öfkesi tavan yapar. Şiddet açığa çıkar. Televizyonlarda izlediklerimiz de budur. Ruhsal körelme yaşayan kadın, erkek, genç ve de çocuklar resmi geçidi sanki önümüzden akıp giden. Hayatı kucaklama ve sevmekten uzaklaşan insanın dramı bu.
Hayatı boyunca boş bir iç yapı ruhsuz bir beden, yani ceset taşımaya mahkum eder bizi. Bunun sonucu ruhsal zayıflık ve sahtecilik hayat tarzına dönüşür. İşte, bugün herkesin şikayetçi olduğu bu gerçek; bize ucu ne kadar dokunuyor dersiniz? Kendimize yabancılaşarak ne kendimize ne de başkalarına yaptıklarımızın farkına varırız. Çelişkili bir top yumak halinde yuvarlanır gideriz. Geriye pişmanlıklar, suçluluk duygusu kalır: “Kimseye yetemedim”! Çünkü duygularına sahip çıkmayan, acı çekmemek için onları bastıran ve iç dünyasını susuz bir çöle çevirenin varacağı yer burası.
Batı kültüründe bu bir ideolojik yaptırımdı. Bizim gibi bir iç dünya cenneti olan muhabbet kültüründen bu kopyalar nasıl çıktı? Yaşama sevinci içeren kültürümüze ne yaptık? Mevlana bu sevinci tarifler bize:
“Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/ benim sarhoşluğum ebedi/ tarhana çorbası içmem ben, can yemeği yerim. Can şerbeti içerim.”
Can, içindeki özün. Sen kendin olmazsan can kuşu uçar gider.
Octavia Paz’ın dediği gibi; “Geçmişten öylesine koparılmış ve habire, öylesine baş döndürücü bir hızla koşturuyor ki, kök salamıyor; bir günden ertesine ayakta kalabilmekle yetiniyor: Başlangıcına dönemiyor ve böylelikle yenilenme gücü bulamıyor.”
Bu nedenle, modern insanın kendisini dönüştürebilmesinin tek yolu, yaşadığı bütün fiziksel, toplumsal ve ahlaki dünyayı bütünüyle, kökten dönüştürmektir. Muazzam insani enerjiyi bizi çevreleyen her şeyde serbest kalmasını sağlamak ve onu özgürleştirmek. İnsandan yola çıkarak insanın özündeki hakikati aramak en modern dönüşüm felsefesidir. Biz ona tasavvuf diyoruz.
Koruyucu hizmetler,önlemler ya da etkin programlar için önce kültürünü,tarihini hamasi değil,gerçekten bilenlere ihtiyaç var. Hangi bilim dalında olursa olsun kendi kültüründen bihaberlerle insanımızı kurtarmak mümkün değil.İçimizde oluşan kara deliğin kültürel dünyamızın senteziyle yeniden üretimi elzem. Devlet politikalarının oluşması ve bunların bilimle barışık politikacılarla desteklenmesi ve samimi bir diyalogla teori ve pratik gelişimini sağlayacak projelerin aciliyeti ortada.
Üstümüzden kültürel bir Tsunami geçmeden harekete geçelim.Yarın çok geç olacak.
* Aşk Kapıyı Her Zaman Çalar, Alfa Yay.
** Kelebek, Armağan Çağlayan röportajı
Normalliğin Deliliği , Arno Gruen
Mesnevi
2005
Nevval Sevindi