Gençlerde artan ruh sağlığı sorunlarında sosyal medya etkisi

2012 sonrası gençlerde artan depresyon ve anksiyete oranları, sosyal medya kullanımıyla ilişkilendiriliyor; uzmanlar ailelere sınır ve denetim öneriyor.

Gençlerde artan ruh sağlığı sorunlarında sosyal medya etkisi

Bu yazıyı, Z kuşağında çocuk yetiştiren kaygılı bir anne olarak yazıyorum. Önce birkaç bilgiyle başlayayım…

 Dünyada, 2012 yılında dikkat çekici bir kırılma yaşanıyor; adeta düğmeye basılmış gibi, birçok ülkede 12–19 yaş arası gençlerde, özellikle de kızlarda depresyon oranları artmaya başlıyor. Yalnızca depresyon değil; anksiyete, yeme bozuklukları ve kendine zarar verme davranışlarında da ciddi bir yükseliş görülüyor. Bu artış, yıllar içinde %150’ye kadar ulaşıyor.

Nedenler incelendiğinde bunun bir tesadüf olmadığı anlaşılıyor.

 Ergenliğin getirdiği kimlik arayışı ve duygusal zorluklara hepimiz âşinayız ama 2010’lu yıllar bu denkleme yeni faktörler ekliyor: Sosyal medyayla azalan öz güven, karşılaştırma kültürü ve siber zorbalık. Çünkü bu dönem; kapaklı telefonlardan akıllı telefonlara geçişin, ön kameranın yaygınlaşmasının ve Instagram’ın ortaya çıkışının hız kazandığı yıllar.

Her yıl yayımlanan Küresel Mutluluk Araştırması’nın 2025 ve 2026 raporlarına, bu kez sosyal medya kullanım süresi ile yaşam memnuniyeti arasındaki ilişki de eklenmiş. 2026’nın en çarpıcı bulgularından biri ne olmuş, biliyor musunuz? Özellikle gençlerde, yoğun sosyal medya kullanımı (günde 5+ saat) ile genel mutsuzluk düzeyi arasında güçlü bir korelasyon tespit edilmiş.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü bir çalışmasında, 2030’da gençler için en büyük sağlık sorunlarından birinin depresyon olacağını öngörüyor ve başlıca nedenler arasında da yukarıdakileri gösteriyordu. 

Bu konuda beni düşünmeye sevk eden bir dizi ve bir söyleşi var; size de önermek isterim:

 Dört bölümlük “Adolescence” adlı yapım ergenlikteki kimlik arayışını, duygusal zorlukları ve sosyal medyanın etkisini, akran zorbalığıyla birlikte ele alıyor.

Ayrıca “The Anxious Generation / Kaygılı Kuşak” kitabının yazarı sosyal psikolog, profesör Jonathan Haidt’ın tespitleri de çarpıcı:

“Çocuklarımızın odalarında olması bizi rahatlatıyor; onları fiziksel tehlikelerden koruduğumuzu düşünüyoruz. Oysa onları, daha büyük riskler barındıran çevrimiçi bir dünyaya bırakıyoruz.” 

Peki Haidt ne öneriyor?

*Çocuğun 16 yaşına kadar sosyal medyaya girmemesi 

*Çocuğa mümkün olduğunca geç yaşta cep telefonu verilmesi

 *Okullarda telefon kullanımının kısıtlanması

*Çocuklarla daha fazla fiziksel, gerçek zamanlı vakit geçirilmesi

Haidt, gençlerde artan ruh sağlığı sorunlarını; akıllı telefonların ve sosyal medyanın hayatı domine etmesiyle açıklıyor. Fiziksel oyun ve keşiflerle dolu “oyun temelli çocukluk” yerini “telefon temelli çocukluk”a bırakırken; uykusuzluk, sosyal izolasyon, dikkat dağınıklığı ve bağımlılık da artıyor.

Ben de bir anne olarak, "Çocuğum neyi tüketiyor?" sorusunun peşine düşmenin kritik olduğunu düşünüyorum.

Dikkat etmeli, Kontrolü eksik etmemeli, Net, tutarlı, gerekçesi açıklanmış sınırlar koymalıyız. 

Damla Ömür Tantekin

· Writer & Speaker | Insights on Life, Culture & Human Experience Across Countries

turkiyegunlugu.net