EKOLOJİK TARIM
Koreli felsefe profesörü Byung-Chul Han, “Yorgunluk Toplumu” kitabı
Fotoğrafta arkamda gördüğünüz “hygge” (okunuşuyla hü-ga) sözcüğü, Danimarka kültüründe ve dilinde “sevdiklerinle beraber olduğun samimi bir ortamı; onun verdiği iyi hissi” ifade ediyor.
Maddi olanaklardan tamamen bağımsız; örneğin bir sofra etrafında veya bir koltukta, sadece uyumlu bir iletişimden doğan huzurlu bir akışa karşılık geliyor bu.
Sözcüğün Türkçeye tam bir tercümesi olmasa da, eminim, bahse konu his hepimize tanıdık gelecektir.
*
Geçen hafta Danimarkalı bir girişimcinin “hygge” prensibini temele alarak Litvanya’da kurduğu bir ekolojik çiftliği ziyaret etmiştim. Çiftliğin kurucusu olan kişi, tamamen farklı bir alanda çalışırken bu işe girişinin hikâyesini anlattı:
Onun çocukluğu 12 hektarlık aile çiftliğinde geçmiş. Yıllar sonra, icra ettiği işi çerçevesinde bir gün yolu Litvanya’ya düşmüş ve burada arazi almaya, ekolojik tarım yapmaya karar vermiş.
Her ne kadar toprağı konvansiyonel tarımın etkilerinden kurtarıp ekolojik tarıma geçebilmesi 10 yıl sürse de, 6 yıl önce 800 hektarlık bir arazide, Toprak Besin Ağı’nı yeniden kurmayı ve sürdürülebilir üretime geçmeyi başarmış.
Şu anda çiftlik içinde Michelin'den "sürdürülebilir gastronomi" ödülü almış bir restoran ve bir butik otel de bulunuyor. Restoranda kullanılan ürünlerin çoğunu orada yetiştiriyorlar.
*
Çiftliği ziyaretim sonrası 2 konuyu düşündüm:
İlki şu... Doğadaki "Toprak Besin Ağı"nın yani “Soil Food Web”in ne kadar müthiş olduğu.
Şöyle ki… Toprağın üstündeki bitkiler, toprakta yaşayan yararlı bakterilerle, mantarlarla, tek hücreli hayvanlarla ve iplik kurtları ile simbiyotik bir ilişki içerisinde.
Örneğin, bazı mantarlar, ağaç kökleriyle iş birliği hâlinde yaşamlarını sürdürüyorlar; bazen ağacın köklerinin ulaşamadığı mesafeden bile köklere besin, su, mineral taşıyor ve bunun karşılığında da ağaç köklerinden karbon ihtiyaçlarını karşılıyorlar.
Bu iş birliği ve müthiş denge ancak sisteme dışarıdan müdahalelerle (örneğin kimyasallarla) bozuluyor. Ve dengenin tekrar kurulabilmesi de yıllar alıyor.
*
Kafa yorduğum ikinci konu ise…
Meşguliyetlerle dolu, verimlilik odaklı çağımızda “hygge” etrafında şekillenen samimi ve huzurlu ortamlara, “ara-zamanlara” duyduğumuz ihtiyaç.
Koreli felsefe profesörü Byung-Chul Han, “Yorgunluk Toplumu” kitabında insanın iyi hayat yaşama kaygısının gitgide hayatta kalma kaygısına doğru evrildiğinden bahsediyordu. Daimi meşguliyetlerin peşinde, ölümcül bir hiperaktivite içinde, toplum artık bir performans ve aktiflik toplumuna dönüşmüş halde.
Oysa iş ve performans toplumu daima yeni zorunluluklar üretiyor. “Ne kadar aktif olursan o kadar özgür olursun” düşüncesi daimi bir yanılsamadır, diye anlatıyordu Byung-Chul Han.
Ve kişinin “yorgunluk” hâlini bir fırsat; yani hiç kimsenin ya da hiçbir şeyin egemen olmadığı bir “ara-zaman” olarak görebilmesi durumunda, bunu bir sağlık biçimine, gençleşme biçimine bile dönüştürebileceğini savunuyordu.
*
"Hygge" deyince
"İyi yaşam felsefesi" deyince
İşte, bu pazar, aklıma bunlar geldİ









