Kahvehane, beş katlı binanın giriş katından bozma bir mekândı.
Önünde küçük bir bahçesi; bahçesinde, ulu bir dut ağacı vardı...
Güzel havalarda altına masalar atılır; insanlar otururlar sohbet ederlerdi.
Müşteriler aklı başında, terbiyeli, düzgün, kültürlü, beyefendi kimselerdi.
Aynı muhitin insanlarıydı; herkes birbirini yakından tanır, yakından bilirdi.
*
Kahvehanenin ışıkları yanıyordu. Ahmet Abi, her zamanki gibi ayakta olmalıydı...
Hevesle içeri girdim.
Ahmet Abi'yi ocağa bitişik patron masasının koltuğunda, arkaya kaykılmış otururken buldum.
Selam verdim, neşeyle seslendim:
"Ciğerim bugün erkenciyim ve de ağır misafirim... Çayı demledin mi?"
Yerinden kıpırdamadan, başıyla onayladı...
İçerisi sıcacıktı, mis gibi taze demlenmiş çay kokuyordu.
İstanbul'un kışında, buz gibi havada; sokaktaki bir adam için bundan daha rahatlatıcı, ne olabilirdi ki?
Gocuğumu çıkardım, şemsiyeyi duvara dayadım, sıcacık kalorifer peteğine bitişik masaya, keyifle kuruldum.
Evden kaçıp kurtulmakla, kendimi sokaklara atmakla, ne kadar da iyi etmiştim.
*
Çayı getirdi...
Yüzüne baktım, benzi kireç kesmiş, nefes alışı hırıltılı.
Kaygılandım:
"Abi geçmiş olsun, pek iyi görünmüyorsun yahu, hasta mısın neyin var?"
Yanımdaki sandalyeyi çekip, yavaşça ilişti.
Kesik kesik, güçlükle konuşuyordu:
"Üşüttüm mü ne?.. Hiç halim yok be ya... Şimdi de sırtıma bi ağrı saplandı, sanki hançer dürttüler... Nefes alamıyorum, soğuk soğuk terliyorum... Anlayacağın iyi değilim be ciğerim."
Adam cidden hastaydı.
*
Göz ucuyla şöyle bir baktım; bitkin görünüyordu, zorlukla soluk alıyordu.
"Ciğerim böyle olmaz, hiç iyi değilsin... Hastaneye gitsek mi acaba?.. Yok yok, mutlaka bir doktora görünmelisin."
Boş ver dercesine elini salladı:
"Ihlamur kaynattım, birazdan içeceğim... İki de aspirin yutarsam; bir şeyim kalmaz, düzelirim. Evvelki gece, yine uyku tutmadıydı, açılırım diye Bostancı'ya doğru şöyle bir yürümüştüm; soğuğu öyle kaptım herhalde..."
*
Böyle olmazdı, adamın durumuna kayıtsız kalamazdım...
Hemen kararımı verdim:
"Ciğerim birazdan dönerim" dedim, kahvehaneden çıktım.
Paralel sokağın, Minibüs yoluna açılan köşesindeki duraktan bir taksi tuttum, geri döndüm.
Ahmet Abi bıraktığım sandalyede; masaya kollarını uzatmış, başını kollarına dayamış duruyordu.
Hafifçe dokunarak uyandırdım.
"Kalk üzerine bir şeyler giy. Hava soğuk, yağmur şiddetlendi. Hastaneye gidiyoruz."
Hemen itiraz etti.
Bin dereden bin su getiriyor.
İkna etmeye çalışıyorum, dil döküyorum:
"Abi hastane hemen şuracıkta... Taksi kapıda bekliyor. Ne olacak ki? Kuş gibi gider, kuş gibi döneriz. Doktorlar sana baksınlar, reçete falan yazarlar. Eczaneden alır geliriz. Çabucak iyileşirsin... Öyle ıhlamurla falan olmaz, belli soğuk almışsın... Allah göstermesin, zatürre filan olursan, zor toplarsın... Yahu niye inat ediyorsun ciğerim?"
Hayli konuştum; baktı kurtuluş yok, sonunda ikna oldu, razı geldi.
Anahtarı uzattı.
Çay kazanının altını kapattım, ışıkları söndürdüm, kapıyı kilitledim, anahtarı eline verdim.
Çıktık, taksiye kurulduk.
Şoför uykulu gözlerle, dikiz aynasından bizleri kesiyor.
Kara kuru bir herif.
*
Göztepe SSK Hastanesi acil servisindeyiz.
Ahmet Abi'nin kaydını yaptırdım.
Bizi büyük bir salona yönlendirdiler, salon beyaz perdelerle bölümlere ayrılmış.
Bölümlerde hastalar yatıyorlar, kimilerine serum takılmış. etraflarında bekleyenleri var.
Yan bölmede, bir hasta inliyor.
Ötelerde bir çocuk, ciyak ciyak ağlamakta.
Ortalıkta asık suratlı, yorgun insanlar dolaşıyorlar.
Beyaz önlüklü hemşireler, doktorlar geziniyorlar.
*
Ahmet Abi'nin başındayım.
Adam gözleri kapalı derin derin soluyor.
Göğsü körük gibi inip inip kalkıyor.
Çok geçmedi doktor geldi.
Gencecik sıska bir kızcağız.
Bezgin bir ifadeyle sordu:
"Nesi var?"
"Bilemiyorum... Üşüttüğünü söyledi, işte gördüğünüz gibi... Durumunu pek beğenmedim, aldım getirdim" dedim.
Tansiyonunu ölçtü, stetoskopla göğsünü dinledi, bir şey söylemeden ayrıldı.
Bilgi vermeden çekip gitmesine hem şaşırdım, hem hayli bozuldum.
Öylece kala kaldım.
Az sonra, yanında iri yarı kabak kafalı şişman bir doktorla geri döndü.
Adam uzaktan şöyle bir baktı:
"Hemen yukarı servise alın" talimatı verdi.
Endişeye kapıldım:
"Neyi var doktor bey?"
Homurdandı:
"Nesi oluyorsunuz?"
Arkadaşım olduğunu söyledim.
Kan oturmuş gözleriyle, beni şöyle bir süzdü:
"Kalp krizi geçiriyor... Durumu iyi gözükmüyor, zamanında gelmişsiniz..."
*
Mavi gömlekli görevli, tekerlekli sedye ile Ahmet Abi'yi götürüyor.
Uzun koridor boyunca ilerliyoruz.
Koridor asit fenik kokuyor.
Hastanemsi hastanemsi kokuyor.
*
Asansörün kapısında durduk.
Ahmet Abi anahtarı uzattı, zor konuşuyor:
"Dükkanı aç... Birazdan Nazım Bey gelir, durumumu haber ver... O ne yapacağını bilir..."
Teselli etmeye çalışıyorum, elini tuttum:
"Doktor hanımla konuştum. Bayağı üşütmüşsün. Ama hemen iyi olurmuşsun... Yukarıda tetkiklerin yapılacakmış, öyle dedi... Bir kaç saat sonra taburcu olursun... Ben aşağıda bekliyorum, buralardayım ciğerim... Hiç merak etme, birlikte döneriz tamam mı abi?"
Eliyle işaret etti; eğildim, buz mavisi gözleri dolu dolu.
"Hakkını helal et ciğerim" dedi.
Yüreğim cız etti.
*
Asansör geldi.
Ahmet Abiyi yüklenip, bir bilinmeze doğru yükseldi.
Bir başıma kaldım.
Çaresizlik bu olsa gerekti.
*
Acil serviste, doktor kızı buldum:
"Durumu nedir doktor hanım? Yapacağım bir şey var mı? Ne yapmalıyım?"
İri siyah gözleri üzerimde:
"Hasta iyi değil. Yoğun bakıma alındı. Ne yapılacaksa, orada yaparlar, ben bir şey söyleyemem... Geçmiş olsun."
"Bekleyeyim mi?"
Cevap vermedi, yürüdü gitti.
*
Acil servisten çıktım.
Ne yapacağımı bilemiyordum.
Bir sigara ateşledim.
*
Tekrar içeri girdim, bir bankın kenarına oturdum.
Bekleme salonu tıklım tıklım doluydu.
Gri duvarlarına çaresizlik sinmişti; o duvarlar, kim bilir ne yürek yakıcı, ne sarsıcı hikayelerin tanığı olmuştu?
Hangi acı feryatları yutmuş, hangi ölüm haberi çığlıklarıyla sarsılmıştı.
*
Hemen karşımda, iki adım ötede yaşlıca bir kadın oturuyor.
Kadının kucağında, dört beş yaşlarında bir kız çocuğu.
Sarı saçlarında mavi kurdele, öylece bana bakıyor.
Göz kırptım, dilimi çıkardım.
Gülüverdi...
Başını kadının göğsüne gömdü.
Kadınla bakışlarımız birleşti.
"Annesini ameliyata aldılar, torunumla dün akşamdan beri bekliyoruz. Bir şey de demiyorlar a oğlum" diye yakındı.
Sustum kaldım; ne diyebilirdim ki?
Necip Fazıl'ın şiiri düşüverdi aklıma.
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
*
İçim daralıyor sabırsızlanıyorum...
Ne yapacağımı bilemiyorum.
Gece gördüğüm kabus neye işaretti?
Ya Ahmet Abi'ye bir şey olursa?
Kaygılarım büyüdükçe büyüyordu.
*
Acil servisin koridorlarında volta atıyorum.
Ansızın bizi asansöre götüren görevliye rastladım.
Adamın yolunu kestim, durdurdum:
"Birader hasta nasıl acaba, görebilir miyim? Ne yapmalıyım? Az önce doktor hanıma sordum, bir şey söylemedi..."
Adam anlayışlı, tane tane anlattı:
"Yapacağınız bir şey yok...Yoğun bakıma alındı. İçeri sokmazlar, kimseyle görüştürmezler... Bir şey de söylemezler. Siz öğle sonu gelin, belki o zaman durumunu öğrenirsiniz. Boş yere beklemeyin. Allah yardımcısı olsun. Size de geçmiş olsun" dedi.
*
Ne yapacağım belli olmuştu, beklemenin anlamı yoktu.
Bir taksi çevirip Kahvehaneye döndüm.
Saat sabahın sekizi olmuş.
Aklım fikrim, Ciğerim Ahmet'te.
Gördüğüm rüya acaba neyin habercisiydi, nasıl yorumlamalıydım.
İçim daraldıkça daralıyordu.
*
Yağmur sağanağa dönüşmüş, şakır şakır yağıyor.
Yer gök griye boyanmış.
Uzaklarda bir yerlere yıldırım düştü.
Sesi kahvehanenin camlarında patladı.
Ocağın altını tekrar yaktım.
Sigaramı ateşledim.
Sandalyeye oturdum, ayaklarımı kaloriferin sıcak peteğine yasladım.
Karma karışık duygular içerisindeyim.
Uykusuzluk, yorgunluk, bezginlik bedenimi sarmış.
Zaman ve mekan ötesi şeyler yaşar gibiyim.
Düşle gerçek arası bir yerlerdeyim.
*
Geceden beri yaşadıklarım, gördüğüm kabus, Ciğerim Ahmet, taksici, hastane, doktorlar, hastalar, mavi kurdeleli kız; beynimin içinde fır dolanıyor...
Olup bitenlere kendimi kaptırmışım; sanki film seyreder gibiyim.
Filmdeki adam kim; acaba ben miyim?
*
Neyim?..
*
Devam edecek.