Akşamın ilerlemiş saatleri, İstiklal Caddesinden aşağı doğru iniyorum. Sokak; galiba Mis Sokak.
Sokağın alt ucunda, iki geçeli ateşler yakılmış, etrafında bir takım insanlar kümelenmiş.
Yaklaşıyorum, irili ufaklı bir sürü çocuk...
Ellerinde kelebek bıçaklar, sopalar; tinerciler olmalı.
Endişeyle geri dönüyorum.
Tekrar İstiklal Caddesine çıkmak istiyorum.
Bu defa, yukarıdan, cadde istikametinden bir başka grup çocuk üzerime doğru yürüyorlar.
Kuşatılmıştım.
Elime belime atıyorum, eyvah silahım yok...
Kaçıp kurtulmalıyım.
*
Can havliyle, metruk bir apartmandan içeri giriyorum.
Karanlık merdivenlerden telaşla tırmanıyorum, arkamda tinercilerin boş binada yankılanan ayak sesleri, bağırışları.
Peşimdeler...
Kaçıncı kata kadar tırmandım bilemiyorum, açık bir kapıdan içeri giriyorum.
Nefes nefeseyim.
Demirden kapkara bir kapı, arkasında yine demirden büyük bir sürgüsü var. Kapıyı örttüm, sürgüsünü çektim...
Biraz rahatlıyorum.
*
Arkamı döndüm...
Oda dolusu tinerci çocuk, ellerinde bıçaklar.
Kahkahalarla gülüyorlar, sevinç çığlıklar atıyorlar.
Korkudan donup kaldım.
Birisi fırlayıp üzerime atıldı, tuttuğum gibi duvara fırlattım.
Tinerciler, bir sürü irili ufaklı kara köpeğe dönüştüler. Hırlayarak saldırdılar.
Yere yuvarlandım.
Üzerime üşüştüler, boğuşuyorum.
Birisinin sivri dişleri boğazımda, kıyıcı bakışları gözlerimde.
*
Duvarın dibinde, bir masa; masada üç adam...
Gözlerini dikmiş, beni seyrediyorlar.
Kocaman ayakları çıplak.
Bağırmak istiyorum sesim çıkmıyor.
Masada devasa bir şamdan; üzerinde titreşerek mumlar yanıyor.
Adamların gölgeleri, odanın duvarlarında.
*
Sıçrayarak uyandım, dehşet içerisindeyim...
Kalbim çatlayacak gibi atıyor, zangır zangır titriyorum.
Mutfağa geçtim, bir bardak su içtim.
Bir sigara ateşledim, hemen arkasından bir daha.
Sakinleşmeye çalışıyorum...
Nafile.
*
Saate baktım, gecenin beşi... Sabaha daha çok var.
Kendimi dışarı atmak istiyorum, duvarlar üstüme üstüme geliyor. Ama bu saatte nereye gideceğim, hangi kapıyı çalacağım?
*
Mutfağın küçük balkonuna çıktım, dışarısı buz gibi, şubat soğuğu şehre çökmüş.
Siyim siyim yağmur yağıyor.
Vıcık vıcık ıslanmış İstanbul, tir tir titriyor.
Karşı apartmanın pencereleri karanlık.
Koskoca bina, gözlerine mil çekilmiş bir heyula gibi karşımda çakılmış duruyor.
Kim bilir içerisinde hangi dertleri uyutuyor; çocuksu düşlerde hangi umutları yeşertiyor?
*
Salonda televizyonu açtım.
Sadri Alışık ve Ayla Algan oynuyor...
Ah Güzel İstanbul filmi, siyah beyaz.
Gözüm televizyonda, aklım gördüğüm kabusta...
Tesirinden bir türlü kurtulamıyorum.
Kafam karmakarışık; bir sürü kötü anı, bölük pörçük beynimde dolaşıp duruyor.
Dakikalar, sanki saat olmuş; vakit geçmek nedir bilmiyor.
Sabah olacak mıydı acaba, olur muydu acaba?
Daha fazla dayanamadım.
Aceleyle giyindim, şemsiyeyi kaptım, kendimi sokağa attım...
*
Gündüzleri çocuk telaşındadır İstanbul.
Çocuk telaşında yaşar.
Aynı telaş yavaş yavaş azalarak, gece yarısı sonralarına kadar sürer gider.
*
Sabaha yakın, bir kaç saatliğine yavaşlar İstanbul.
Geçkin, gizemli, güzel bir kadın oluverir İstanbul.
Yorgun gönlünde nice sevdaların, nice hasretlerin, nice hatıraların melaliyle; Boğazın sularında sessizce, sakin sakin akar İstanbul.
Ah güzel İstanbul.
Büyülü dünyadır İstanbul...
*
Yağmur hızını artırdı, minibüs yolunu geçtim Erenköy'e doğru yürüyorum.
Yürüdükçe açılıyorum.
Gördüğüm rüyayı yorumlamaya çalışıyorum.
Kafamda bin bir türlü soru...
Uzaklarda bir yerde sabah ezanı okunmaya başladı.
Sokaklarda tek tük insanlar.
Şehir uyanmak üzere.
İki saate varır varmaz; her meydanında ayrı bir mahşer kurulur; sokaklarına insan kusar Kadıköy...
*
Aklıma Yavuz Bülent Bakilerin şiiri düştü.
"Cebeci Camiinde ezan okunur;
Kapısı önünde fakir fukara.
Al git başımdan bu sevdayı rüzgar;
Al git uzaklara."
*
Geri döndüm...
Mahalle kahvehanesi açılmış mıydı acaba?
Ahmet Abi çayı demlemiş miydi, sıcacık simitler gelmiş miydi acaba?
Bir tanıdık, bir dost görmenin heyecanıyla, yaşadığım sıkıntıdan bir an önce sıyrılmak hevesiyle, adımlarımı hızlandırdım.
*
Ahmet Abi kimsesiz bir adamdı.
Evi yoktu.
Kahvehanede yatar kalkardı. Sabah saat altı demeden, kahvehaneyi açardı.
Bir defasında:
"Uyuyamıyorum ciğerim...Bu benimki uyumak değil, debelenmek. Uyumak için savaşmak. Bir kaç saat kestiriyorum, zaten tam uykuya falan da dalamıyorum. Sonra fırlayıp kalkıyorum. Sabahları iple çekiyorum. Yıllar var ki doya doya, doğru dürüst uyuyamadım, uyku bana çoktan küsmüş... Ah şöyle doya doya kesintisiz uyuyabilsem; keşke bir uyuyabilsem... Alıştım artık, alıştım ciğerim" diye yakınmıştı.
*
Ahmet Abi, herkese "Ciğerim" diye hitap ederdi.
Herkes ona:
"Ciğerim Ahmet" derdi, lakabı öyleydi.
*
Devamını yazacağım.