Çorum'da, şehir merkezinde, çay ocağında oturuyorum...
*
Mekânın müdavimleri, genellikle emekli memurlardır.
Civarda iş yeri olan kimselerdir.
Öğlen sonrasında gelirler.
Hep beraber, yakındaki camiye ikindi namazına giderler. çay ocağına birlikte dönerler. Akşam namazından hemen önce de evlerine dağılırlar.
Bu insanlar:
Birbirlerini tanıyan, hep aynı çevrenin, namazında niyazında insanlarıdır.
*
Çay ocağında:
Siyasi ve dini konularda sohbetler yapılır, tartışılır. Hatıralardan bahisler açılır; artık hayatta olmayan arkadaşlar hayırla, rahmetle yâd edilir.
Haddi aşmamak kaydıyla şakalar yapılır, fıkralar anlatılır.
Sağlık sorunları daima gündemdedir.
Hastanelerden, doktorlardan, ilaçlardan konuşulur.
Tavsiyeler, tecrübeler tekrarlanır.
Şifalı otların tarifleri verilir.
*
Anadolu'da böyle mekânlar, çay ocakları çoktur.
Bir nevi sosyalleşme alanlarıdır.
Daha doğrusu:
Vakit geçirme ortamlarıdır.
Artık yapacak işi olmayan; tabiri caizse "Ununu elemiş, eleğini duvara asmış" kişilerin buluştuğu yerlerdir.
*
Memlekete her gittiğimde, çay ocağına mutlaka uğrarım.
Yıllardır tanıdığım insanlarla hasret gideririm.
Hemen tamamıyla paylaştığım anılarım vardır.
Geçmişim vardır.
İyi insanlardır.
Değer verdiğim kimselerdir.
*
Aradan aylar geçer, bazen yıl geçer...
Hevesle heyecanla, çay ocağına uğradığımda; bir yaşça büyüğümün, ya da bir arkadaşımın vefat haberini öğrenir, derinden üzülürüm.
Sarsılırım.
Tadım tuzum kaçar.
Kavuşma sevincim, eleme dönüşür.
Yüreğim yanar.
*
Ölümden konu açılmışken, bari bir şeyler söyleyeyim.
Her ölen, aslında sizden bir şeyler alır; alır da öyle gider.
Geride kırık dökük anılar kalır.
Zamanla unutulur, artık hatırlanmaz olur.
Hani derler ya:
"İnsan, asıl unutulduğu zaman ölürmüş" diye...
Bu söz, ne kadar da doğru bir sözdür.
*
Ölenlerin fotoğrafları da ölür.
Ya da bana öyle gelir.
O fotoğraflardan ölümün soğukluğu yayılır.
Sizi sarmalar, bir garip üşütür.
Bir başka yeis uyandırır.
*
Fotoğraftaki gözler, içinizden bir şeyleri usulca koparır.
Bu yüzden:
Hiç sevmem, tanıdık ölülerin fotoğraflarına bakmayı.
Mezarlık yerine:
Sanki albümlere, duvarlara gömülmüş gibidirler.
Araf'ta kalmış gibidirler.
Son sözlerini söyleyemeden gitmiş gibidirler.
*
Alaka görmemek, hatırlanmamak, ihmal edilmek, görmezden gelinmek, sevgiden mahrum kalmak, şefkatten uzak olmak, aranmamak, sorulmamak, adam yerine konulmamak; bana göre, yaşarken bir anlamda ölmektir.
Ölmeden mezara konulmaktır...
*
Alaka yoksa hayat da yoktur...
*
Anadolu insanının ölüme aldırmazlığı; ölümü kabullenmedeki tevekkülü, gerçekten tez konusudur.
Bu kayıtsızlığı, bu rahatlığı, bu soğukkanlılığı anlamakta sıkıntı çekmişimdir.
Daima zorlanmışımdır.
Bana hep bezginlik vermiştir.
İçimi karartmıştır...
*
Rahmetli ağabeyim Enver, bir tıp cinayetine kurban gittiğinde, Çorum'un mahalli gazetesi şöyle bir başlık atmıştı:
"Türk kolay ölür."
Bu manşet beni çok etkilemişti.
Çok düşündürmüştü.
Gerçekten de Türkler hep kolay ölmüştür.
Hep kolay ölüyorlar.
Hayatları zor, ama ölümleri kolay olmaktadır.
*
Neyse artık diyeceğimizi diyelim.
Anlatacağımızı anlatalım...
Kısa keselim.
*
Arkadaşlarla oturmuş; çaylarımızı yudumluyor, sohbet ediyoruz.
Konu camilerdi; camilerden bahis açılmıştı.
*
Birisi:
"Arkadaş camiler çok gelişti, çok güzelleşti" diye söze başladı.
Ballandıra, ballandıra anlatmayı sürdürdü.
"Camiye giriyorsun, tertemiz... Tuvaletler bile pırıl pırıl... Yaşlılar için alafranga klozetler dahi var. Şadırvanları açıyorsun, güldür güldür sıcak su akıyor, kombi dersen harıl harıl çalışıyor. Kışın kaloriferler yanıyor, içerisi hamam gibi. Yazın, cami serin mi serin. Klimalar çalışıyor, cami püfür püfür esiyor... Her tarafta avizeler, her yer ışıl ışıl... Yerler dersen duvardan duvara halı. Etraf mis gibi kokuyor. İnsanın içeriden çıkası gelmiyor. Eskiden böyle miydi arkadaş?"
*
Bir diğeri lafa giriyor:
"Geçen imam davet etti. Aşağı katta Kuran kursuna indik... Çay içtik. Daha önce hiç görmemiştim. İnsanın içi açılıyor. İçeride bilgisayarlar, mekteplerde gördüğümüz akıllı yazı tahtaları bile var. Yahu arkadaş olursa, ancak bu kadarı olur. "
*
Lafı ilk başlatan:
"Geçenlerde bir işim vardı; daha doğrusu orada görevli bir arkadaşı görmeye müftülüğe gittim. Orası da öyle arkadaş... Ben bunca yıl memurluk yöneticilik yaptım. Çok kaymakam, vali makamı gördüm; böylesini görmedim. Saray gibi... Arkadaşla müftü efendiye de uğradık. Müftü efendinin makamı, mükemmel döşenmiş. Sanki bakan odası. Kendisi ile tanıştım. İkramda bulundu. Epeyce sohbet ettik."
*
Öteden biri laf attı:
"Mehmet'in camiyle, dinle diyanetle pek işi olmaz... Nereden bilsin ki?"
Gülüştüler.
Yaşça benden hayli büyük bir başkası, babamı anarak, laf sokuşturdu:
"Rahmetli Niyazi Amca, namazını hep camide, cemaatle kılardı... İyi adamdı. Allah Rahmet eylesin..."
Hep bir ağızdan:
"Amin " dediler.
*
Geçen yıl hacca gitmiş birisi söze girdi:
"Kardeşim ben onu bunu bilmem. Namaz illa ki, cemaatle kılınacak ve de camide kılınacak" diye lafı başlattı.
Ayetle, hadisle cemaatle namaz kılmanın ecrini, faydalarını saydı döktü. Camide vakit geçirmenin, camilere yardım etmenin, camileri temiz tutmanın ne kadar sevap olduğunu anlatmaya başladı...
Çaylar gelip gidiyor; hemen herkes, sohbetin sağından solundan tutup, devam ettiriyordu.
Benim gibi dinleyenler azınlıkta.
*
Konudan konuya atlanıyordu.
Ama mevzu hep din, iman; cami, namaz, cemaat üzerine.
Herkes dini bilgilerini, dindarlığını öne çıkarma gayretinde.
Bazıları boş durmuyorlar:
Sükutumu, mevzuya ilgisizliğimi, başkalarını misal göstererek eleştiriyorlar.
Laf dokunduruyorlar.
Hiç aldırmıyorum.
*
Bu arada ikindi ezanı okundu.
Hep birlikte davrandılar.
Arkalarından:
"Duadan ihmal etmeyin" diye seslendim.
Birisi latife etti:
"Bedava dua olmaz, dönüşte çaylar senden olursa, dua tamamdır" dedi.
"Ayıp ettin. Sözü mü olur? Buradayım" diye karşılık verdim.
Tebessüm etti:
"Şaka şaka, sen misafirsin. Sana düşmez Mehmet kardeşim."
Hep birlikte çıktılar.
*
Çay ocağından fırladım, Henüz uzaklaşmamışlardı.
Arkalarından seslendim.
“Camiye giriş kaç lira!”
Hepsi durup, bana döndüler. Şaşkın şaşkın bakıyorlar.
İçlerinden birisi:
“Nasıl yani? Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
Güldüm:
“Hiç... Öylesine sordum” dedim.
Ne demek istediğimi anlayamadılar.
*
Konforlu tapınaklarda ibadet etmenin rahatlığını yaşıyorlardı.
Değirmenin suyu nereden geliyor, onları hiç alakadar etmiyordu.
Akıllarına dahi gelmediğine eminim.
80 milyon insanın vergilerinden kesilen paralarla; konforlu mekanlarda ibadet ediyorlardı.
*
Ocakçıya seslendim:
"Sade bir kahve yap Kemal biraderim! Okkalı olsun... Dışarıda sigara içeceğim."
Yıl bu yıl; Mart sonları gibi.
Çay ocağının önünden bir çocuk geçiyor.
On, belki on iki yaşlarında.
Sıska mı? Sıska.
Çocuğun boynu çöp gibi incecik kalmış.
Üst baş dökülüyor.
Başında tablası simit satıyor.
Soğuktan elleri pancar gibi kızarmış.
İri siyah gözlerinde bezginlik okunuyor.
Göz göze geldik; umutla sordu:
"Simit vereyim mi abi? Fırından yeni çıktı.”
Bir an duraksadım:
"Hadi, on beş tane ver bakalım" dedim.
Cami cemaati dönünce, hep birlikte yeriz diye düşünmüştüm.
Şaşırdı.
Önce alay ettiğimi sandı...
Uzattığım parayı görünce, tablayı başından indirip masaya koydu. Burnunu çeke çeke, simitleri dikkatle sayarak ayırdı.
"Ne kadar simidin kaldı?"
"Beş tane daha var abi."
"Onları da masaya koy bakalım..."
Paranın üstünü uzattı:
"Bereket versin abi."
"Öğrenci misin?"
Böbürlendi:
"Evet abi. Sekizinci sınıftayım" dedi.
*
Sonra…
Tablasını sallaya sallaya, keyifle yürüdü.
Bir ara arkasına döndü:
Bana baktı.
Baktı da gülüverdi.
*
Hayat gülüyordu…
*
Tam o esnada…
Feriz köyü yamaçlarında, bir sarıçiğdem çiçeği:
Tavlı toprağı yararak dikeldi.
Haşmetli Kös dağına gülümsedi.
Kovan kaçkını bir arı, sarıçiğdeme yapıştı kaldı.