Ankara’da Bir Gönül Eri: Hacı Ahmet Kayhan’ın Ardında Bıraktığı Miras

Hacı Ahmet Kayhan Efendi, 1891-1998 yılları arasında yaşamış bir sufi velidir. Ankara’daki mütevazı evinde herkese kapısını açan Kayhan, eserleri ve manevi mirasıyla hatırlanıyor

Ankara’da Bir Gönül Eri: Hacı Ahmet Kayhan’ın Ardında Bıraktığı Miras
TÜRKİYE GÜNLÜĞÜ / ANKARA
Kayhan Dede HZ.
Ahmet Kayhan K.S.
Ahmet Kayhan Dede ( 1891 - 3 August 1998 ), Pötürge, Malatya'nın Mako-
Aktarlar Köyünden, Ali-İsmail oğullarından Ali oğlu Hacı Ahmet Kayhan
bir sufi velisidir. Demirlibahçe, Mamak caddesindeki evinde evini
...herkese açmış, gelen herkesi kabul etmiştir.
Babasını 5-6 yaşlarında kaybetmiştir.Bir müddet halasının yanında
kalmıştır. Henüz 11 yaşındayken Efendisi Hacı AHMED KAYA
tanışmıştır.Efendisi aynı zamanda akrabası olmaktadır.
Ahmet Kayhan Ankaraya yerleşmiş 1930'da eşi Hacer'le tanışıp 25 Mart
1937'de evlenmiştir (ölene kadar eşiyle kalmıştır).
Efendisi 7 Mayıs 1944'te vefat etmiştir. Efendisi Hacı AHMED KAYA
yüzlerce insan tarafından düzenli bir şekilde ziyaret
edilen çok muhterem bir insandı.
Aynı zamanda kendi Efendisi ile birlikte bu görevi yürüten Musa Kazım
efendiden de faydalanmıştır. Efendisinin vefatından sonra Musa Kazım
Efendi ile birlikte insanlara ışık tutmuştur.
Musa Kazım Efendinin vefatından sonrada 1966 yılında onunda yükünü
omuzlarına almıştır. Hacı Ahmet Kaya ve Musa Kazım Efendi aynı
zamanlarda insanlara ışık tutmuştur. Hacı Ahmet Kayhan Dede asıl
olarak Hacı Ahmet Kaya tarafından yetiştirilmiştir.
Musa Kazım Efendi de Hacı Ahmet Kayhan 'da görmüş olduğu büyük ışıkla
oda vefatından sonra kendi yerine insanlara ışık tutmasını istemiştir.
Kitapları
* Adem ve Alem
* Ruh ve Beden
* İrfan Okulıunda Oku
N. Kemal Zeybek'in Aygazetede 10.08.2005 tarihinde yayınlamış olduğu
yazıdan bir bölümünü aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazının
orjinalini görmek için burayı tıklayın lütfen.
Ahmet Kayhan Dede
Ankara'da Kayaş'ın Kızılcaköy'ünde küçük bir mescid var... Yanında da
küçük bir türbe... Burada büyük bir insan yatar: Ahmet Kayhan Dede...
Malatyalıdır ve Pötürgelidir. Yarım yüzyıldan bu yana da Ankaralı...
Mamak'ta Demirlibahçe'de bir çatı katında oturur ve yanına
gelenlere "maneviyat, milliyet, tarih bilinci ve siyaset" dersi
verirdi...
Yanına kimler mi gelirdi? Herkes...
Yani, her düzeyden insanlar... Rahmetli Başbuğ´u ve eşini de,
Başbuğ´un kızını ve damadını da orada görebilirdiniz... Bakanları,
generalleri, müsteşarları da, üst düzeyden kamu görevlilerini de...
Gençleri, çiftçiden, esnaftan, memurdan, işçiden insanları da,
işadamlarını da aynı yerlerde otururken ve aynı itibarı görürken
görebilirdiniz "Dede"mizin makam odasında...
"Makam odası" dediğim evinin oturma odası... Kendisi sedirde
otururdu, konukları karşısındaki koltuklarda...
1977 yılının güz aylarından birinde o zaman Hergün gazetesinde yazar
olan iki arkadaşımla ziyaretine gitmiştik... Beni sağ yanındaki yere
oturttu. Karşısındaki iki arkadaşımla söyleşiye başladı. Daha çok
siyaset konuşuyorlardı. Ben, tasavvuftan ve "Vahdet-i Vücuttan"
konuşmak istiyordum. "Bu arkadaşlar olmasaydı da Vahdet-i Vücuttan
konuşsaydık" diye düşünürken, cebinden bir kağıt çıkardı ve bana
uzattı. Aldım okudum... Vahdet-i Vücut ile ilgili ayetler ve
hadislerdi... "Tamam mı?" diye sordu... "Anladım efendim" dedim.
Karşısındakilerle söyleşiyi sürdürdü.
O günden sonra ne zaman canım sıkılsa, düşünce düğümlerine, tartışma
açmazlarına girsem yanına giderdim... Konuyu açmama gerek kalmazdı...
O anlatırdı, dinlerdim, kalkar giderdim Ruhu şad olsun.
Başbuğun koruması Tahsin PEHLİVANOĞLU ANLATIYOR
BAŞBUĞ'dan HATIRALAR
1997'nin Mart ayının ortalarıydı. Yoğun bir gezi proğramı dolayısıyla ağır bir çalışma ortamındaydık.. Kahramanmaraş ve Kayseri tarafına gidecek ve 21 Mart'ta nevruz bayramı için Kars'ta olacaktık peşine de Almanya seyahatimiz vardı.. Akşam Keçiören belediyesine ait Halil İbrahim sofrasında TİSAV'ın yemeğinden çıkmış eve giderken Konya yolu Or-an şehir kavşağında bana seslenerek:
- Tahsin, dönün oğlum Ahmed Kayhan Hazretlerinin evine gidiyoruz, dedi..
Ahmed Kayhan isimli zat Ankara'da yaşayan büyük bir veli, bir Allah dostuydu.. Başbuğ zaman zaman o nu ziyaret eder bu piri fani ile muhabbetten çok haz alırdı..
Mamak semtinde bulunan eve geldik.. Ahmed Kayhan Hazretleri'nin ayağı kırık olduğundan platin takılmıştı ve bu zor vaziyette kapıya kadar gelip Başbuğa ,
- Türkeş hoş geldin diyerek hararetle sarıldı.. Biz çaylarımızı içtik. Ahmed Kayhan Hazretleri önündeki çayın yarısını içmiş diğer yarısını elinde sallayarak sohbete devam ediyordu. Daha sonra elindeki yarım bardak çayıda Başbuğa ikram ederek,
- Türkeş buyur bunu da iç, dedi.. Başbuğumda aldı ve zaten soğumuş olan çayı bir yudumda içti.. On onbeş dakika daha oturduktan sonra Ahmed Kayhan efendi:
- Türkeş kalk git istirahat et yorgunsun, dedi..
Bunun üzerine Başbuğ:
- Peki şeyhım dedi ve hayırlı akşamlar dileyerek Ahmed Kayhan efendiye sırtını dönmeden geri geri çıkış kapısına kadar geldik.. Ayakkablarını giyip evin kapısına çıktığı anda Ahmed Kayhan efendi Başbuğuma seslenerek:
- Türkeş hakkını helal et de öyle git, dedi.. Bunun üzerine Başbuğ:
- Hakkım helal olsun şeyhım, sende hakkını helal et, dedi ve Ahmed Kayhan efendi üç defa Helalı hoş olsun dedi ve biz evden ayrıldık arabaya binerken:
- Başbuğum , Ahmed Kayhan efendinin dedikleri beni ürpetti, dediğimde..
- Ürperme oğlum onlar Allah dostudur ne dediğini bilir, Allah büyüktür dedi..
Bu olaydan onbeş gün sonra Başbuğum vefat etti.. Sekiz nisan 1997 günü Merhum Başbuğumu defnettikten sonra, Ahmed Kayhan efendinin evine gittim.. Beni görünce ağlamaya başladı.. Biraz oturduktan sonra :
- Şeyhım onbeş gün önce Başbuğumla geldiğimizde bir saati aşkın bir zaman yanınızda oturduk.. Kalkarken helallaşmadınızda tekrar kapıdan çevirip helalleştiniz.. Bu neydi ? diye sorduğumda...
- Evladım o an Türkeş'i bir daha göremeyecekmiş gibi bir hisse kapıldım ama ben mi öleceğim, Türkeş'mi ölecek bunu bilemezdim o sebepten ona bir daha sarıldım, dedi..
Ben bu gönül erinin yanından ayrılıp giderken, Ankara semaları sanki matem şiirleri okuyordu.. Kısa bir müddet sonra bu zatta Rahmeti Rahmana kavuşacak ve bu fani alemden göçüp gidecekti..
BENDE BAŞBUĞUN YOLUNDAN GİDEREK AHMET KAYHAN EFENDİYİ KAYAŞTA ÇEVRE YOLU YANINDA Kİ KÖYDE CAMİNİN İÇİNDE TÜRBESİ VAR ZİYARET ETTİM
"Ben Türk'üm!" (Hz. Mevlana)
Türk isminin kamil, olgun insan manasını yani Muhammed’i insan manasına geldiğini anladığınız zaman niçin Türk olmanın, Türklüğün bir kavmiyetçilik değil, Allah ve Resul’üne sahip yaşam sisteminin bir bakıma ismi olduğunu da anlayacaksınız. Hz Mevlana’mızın “Ben Türk'üm!” diye söylemesindeki hakikat budur.
Sevgili Peygamberimiz (Allah'ın Selamı Üzerine Olsun) şöyle buyurdu: "Ümmetimin idaresi bir gün Türklerin eline geçecektir."
Tarih iyi incelenirse görülür ki; İslamiyet, Maveraünnehir ufuklarında parlamaya başlayınca, tarihin en eski efendisi olan Türk, ruhunu tatmin edecek, gönlünü doyuracak ışıkları onda görmüş, özlediği ve vicdanının aradığı aşkı onda bulmuştur.
Hicretin doksandördüncü yılında Buhara’da cami yapıldığı zaman; Türk kalbinin meydanında iman abidesi dikilmiş, Türkler akın akın, bölük bölük İslam dinine girmeye başlamışlardı.
Yine tarih açıkça gösteriyor ki; Peygamberlik nuru Arabistan’da doğmuş olduğu halde, İslamiyet, aydınlığına can atan vicdanları Türkistan’da bulunmuştu.
Anlayıştan yoksun ve haksızlığı seven bazı kimseler, “Türklere İslamiyet zorla kabul ettirilmiştir.” derler.
Hayır!..
Bu soylu millete kimse İslamiyeti zorla kabul ettirmemiştir.
Türkler; ne Budizm’in uyuşturucu ayinlerine, ne ateşe tapanların acaip telkin ve geleneklerine, ne de Şamanizm’in ilkel büyülerine gönül vermiyorlardı.
Onlar yaradılışları itibariyle, ruhlarına ululuk, kanlarına hareket, nefislerine akıl, yiğitlik ve görkem, çevrelerinin yüksek ilhamlarına güç verecek bir din arıyorlardı.
İşte Hira Dağ’ında tek başına açılan “La ilahe illallah” davası İslamiyet, vicdanlarının yıllarca özlediği bir sevgili gibi karşılarına çıktı. Onlarda onu aşk ile karşıladılar.
İlk başta aşık oldukları nokta; İslamiyet’te hakim ve mahkum unsurlar olmayacağını anlamalıydı. Böylelikle İslamiyet, tarihin efendisinin ruhuna gayet yumuşak ve uygun geldi. Türk, Dini Ahmedi’de adaletle sınırlandırılmış olan hürriyeti görmüş ve ona tutulmuştu… Gerçek vicdanını geliştirecek esasları bulmuş, aşık olmuştu…
Ulusal geleneklerini onaylayan kuralları görmüş, zevk ve heyecanla “La ilahe illallah, Muhammeden Rasulullah” deyip, Hak meydanına girmişti.
Türk, yaratılıştan askerdi. Girdiği din olan İslamiyet de cihadı emrediyordu.
Türk doğuştan yüce gönüllüydü, kimsesizlere karşı alçak gönüllü, Allah’ın yarattıklarına karşı şefkatliydi.
İslamiyet’te zekatı, dinin şartlarından sayıyordu.
Kur’an-ı Mübin’de otuz iki yerde namaz emri, bir yerde hac emri, bir yerde oruç emri olduğu halde, yetmiş iki yerde “infak” yani “veriniz” emri vardı, “düşeni kaldırın” deniyordu.
Özetle, Türk, yaratılışına uygun dini İslamiyet’te bulmuş, İslamiyet da onun ruhsal ihtiyaçlarını doyurmuş ve onu birdenbire yükseltmiş, tarihin en görkemli sayfalarda ona seçkin bir yer kazandırmıştı.
Evet, tarihin en eski efendisi olan soylu Türk’ün doğal dini, yüce İslam dinidir.
Hacı Ahmed Kayhan Efendi