Nur-u Ziya Sokağı’ndan eroinci Ziya

Ziya Hilmi’nin Eroinci Ziya olarak en son karşımıza çıkışı ‘41 yılındadır.

Nur-u Ziya Sokağı’ndan eroinci Ziya

 Taner AY KARAR

Kültür Tarihi Araştırmacısı Taner Ay “Eroinci Ziya’yı araştırmaya kalktığınızda, Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım ve Abidin Nesimi’nin Yılların İçinden isimli anı kitapları kafalarınızı hayli karıştıracaktır” diyor.

Mütedeyyin tıfıl Nâzım’ı, pederi Hikmet Bey’in Cavide Hanım’ı nikâhına almasından çok vâlidesi Celile Hanım’ın Yahya Kemal’i yatağına sokmasının sarstığının tanığı Vâ-Nû’dur, anlayacağınız ben uydurmuyorum. Hikmet Bey su katılmamış frankofon züppenin biridir, ‘32 yılında Sermet Muhtar’a mülakat verirken bile beş kelimenin üçünde Fransızcasını tercih ediyor, bu yüzden Türkçeci Nâzım’ın pederini kafasına pek takmadığını düşünüyorum.

Ayrıca, şâir nâmzedimiz Mevlânâ için yanıp tutuşurken, bizim Hikmet Bey yılda on beş kat elbise, yirmi potin ve seksen kıravat alıp, her ortamda “Liber mariyaj” yanlısını olduğunu ötermiş. Biliyorum, “Liber mariyaj” da nedir diyeceksiniz, efendim biz gariban Türkler ona “serbest evlilik” diyoruz. Buna karşın, Cavide Hanım’ın cüce oynattırdığı gecelerde aklına ansızın eski zevcesi Celile Hanım’ın Yahya Kemal’in altına döşek üstüne yorgan olması geliverdiğindeyse, kendisini bir alageyik gibi hissetmesine akıl sır ermiyor. Hadi, kıskançlık diyelim, bu duygu Nâzım’da da pederinden mevrûstur, vâlidesi “Le fam nonpa daj” cinsindendir, yani o yaşta bile deliksiz inciler gibi dolaştığının tanığı çoktur, oysa Cevizlik’teki köşkten çıkmayan Yahya Kemal akide şekeri değildir, aşınmıştır ve suratı da kasap süngeriyle silinmiştir.

Tıfıl Nâzım’ın anacığına Yahya Kemal’i hiç yakıştıramaması, adamın sadece yaşlı bir dombilli olmasından değildir, Celile Hanım’ın aksine edebiyatımızın üstâd-ı âzamının korkaklar arasına yazılmasındandır. Celile Hanım elbette monden biriydi, ama delidepek milliyetçilikte kimse onun eline su dökemiyormuş. Celile her sabah pencereye çıkıp, işgal askerlerini tencere tava çalarak protesto etmesiyle Kadıköyü’nde büyük şöhret kazanırken, dedesinin kuzusu Nâzım ise sinirinden tırnaklarını kemirirmiş. Cevizlik’e gitse, çılgın Celile’nin yatağından Yahya Kemal’in hayaleti çıkıyor, Bahariye’ye gitse, frankofon Hikmet’in yatağına yarma şeftali Cavide Hanım giriyor. Onlardan kaçmanın yegâne yolununsa, şehr-i İstanbul’u bırakıp, Millî Mücâdele’ye katılmak olduğunu nasıl fark ediyor, işte burası biraz kuşkuludur.

Anadolu’ya geçeceklerin isimlerini Ayn-Pe belirliyordu, tamam da, arkadaşı Vâ-Nû gibi milliyetçi olmamasına karşın, Doktor Adnan’ın ve Halide Edip’in onu “şahsen pek sevimli bulunduğundan” listeye almasıysa şaka gibidir. Teşkilâtın Anadolu’ya kaçıracakları 1 Ocak 1921 günü “Yeni Dünya” isimli köhne vapurda olacaklardır. Bizimki bir gün önceden köprünün yanındaki Cenyo’ya beş parasız ve elini kolunu sallayarak gelir. Sırtında kadife yakalı boz paltosu, başında püskülsüz fesi, ayaklarındaysa topukları yenik kunduraları vardır. Orada Vâ-Nû ile buluşup, ‘20 yılının son gecesini geçirmek için birlikte Mahmudiye Oteli’ne çıkarlar. Ertesi sabahsa, yani ‘21 yılının ilk gününde, Sirkeci’ye inip “Yeni Dünya” vapuruna binerler. İki gün sonra İnebolu’dadırlar, orada karşılarına Sadık Ahi, Vehbi, Servet ve Nafi Atuf çıkar. Ceyhun Atuf Kansu’nun pederi olan Nafi Atuf, arkadaşları gibi Spartakist değildir ama onların hayâllerinden de kör yılanı yemiş domuz gibi gitmiyordur. Berlin’deki sokak çatışmalarına hafif makineli tüfeğiyle katılan Sadık Ahi’nin mütedeyyin Nâzım’ın ve milliyetçi Vâ-Nû’nun inançlarını sarstığı doğru olmasına doğrudur da, bizim canciğer kuzu sarması kardeşler 19’uncu yüzyıldan asıl kopuşlarını Beyler Kahvehânesi’nde tanıştıkları ve Bolu’da vekâleten ağır ceza reisliği yapan Ziya Hilmi Bey sayesinde yaşayacaklardır. Vâ-Nû’nun yazdıklarından okursak, Ziya Hilmi Bey yirmi altı yaşındaymış, fakat bakıra çalan sakalı onu daha büyük gösteriyormuş. Adamımız gece gündüz Paris Komünü’nden ve Bolşevik Rejimi’nden bahsetmiş, tabii ki Sadık Ahi’den dinledikleriyle Ziya Hilmi’yi tanıyana kadar cembir cembir öten çocuklar, şıppadak ağızlarını iliklemişler. Ama, Ziya Hilmi’nin kendilerine anlattığı işçi sınıfı diktatörlüğünden de öylesine fazla etkilenmişler ki, sonunda dayanamayıp Rusya’ya geçmeye niyetlenmişler. Ziya Hilmi ise onlara “Ben de sizinle geleceğim!” diyor. İşte, bunda sonrası, hayli karanlıktadır. Ziya Hilmi Bey bizimkilerle Trabzon’a kadar gitti mi, yoksa Bolu’da mı kaldı, bir kesinlik yoktur. Kimi onun Bolu’da kaldığını, kimi de Trabzon’dayken Rusya’ya geçmekten vazgeçtiğini yazıyor. ‘22 yılından ‘35 yılına kadarsa Ziya Hilmi’nin sol câmiada unutulduğunu söylersek, yalan olmaz.

‘35 yılına vardığımızda, Milliyet gazetesinin 13 Şubat günlü nüshasındaki “Bir Eroin Fabrikası Daha Bulundu” başlıklı habere dikkatlerinizi çekerim. Arnavutköyü’nde, Amerikan Mektebi’nin yakınındaki yalıya merbût 214 kapı numaralı köşkün eroin ve morfin imâlâthânesi olduğunu öğrenen polis, oraya baskın yaparak, Ali Haydar, Ziya Hilmi ve Emil Kopulos isimlerindeki üç şahsı yakalıyor. 14 Şubat 1935 günlü Son Posta gazetesinde Ali Haydar’ın ve Emil Kopulos’un fotoğrafları vardır. Son Posta ayrıca Ali Haydar’ın Ostra-Türk Tütün Şirketi’nde çalıştığını, Ziya Hilmi’nin de komünistlik suçundan eskiden birkaç defa hapis yattığını yazıyor. Milliyet ise Emil’in madenci olduğundan bahsetmektedir. Polisin yakaladığı eroin imâlâtçısı Ziya Hilmi, maalesef Nâzım Hikmet’e ve Vâ-Nû’ya Bolu’da Bolşeviklik propagandası yapan ağır ceza reisi Ziya Hilmi’den başkası değildir. Pederi münevverândan meşhûr Hilmi Hoca’dır, kendisiyse Mekteb-i Sultani’de ve Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne’de okumuştur. Hâkimlikten istifâ mı etti, yoksa tard mı edildi, şimdilik doğru dürüst bilenimiz yok. Ama, sefil durumdayken eroin imâlâtına Erenköyü’nde bir bağ evinde başladığı muhakkaktır. Ziya Hilmi, ‘22 ile ‘35 arasında, başlarda komünizmden, daha sonra da eroinden birkaç defa yakalanıp içeriye atılıyor. 8 Nisan 1935 günlü Haber gazetesi “Mahkûm olan eroinciler” başlığının altında, Emil’in, bu defa soysimi Kapanos olmuştur, bir yıl hapse ve bin yüz altı lira para cezasına, Ziya’nın on ay hapse ve dokuz yüz yirmi bira para cezasına, Haydar’ın ise beş yıl hapse ve dört yüz altmış lira para cezasına mahkûm olduğunu yazıyor.

Eroinci Ziya’yı araştırmaya kalktığınızda, Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım ve Abidin Nesimi’nin Yılların İçinden isimli anı kitapları kafalarınızı hayli karıştıracaktır. Ben de ‘70’li yıllarda Şadi Alkılıç’tan Ziya Hilmi’nin eroin işine Türkiye Komünist Partisi’ne bir çeşit irâd-ı cedîd hazinesi amacıyla girmiş olabileceğini duymuştum ama bugün bunu eski tüfekler arasındaki akıl dışı rivâyetlerinden biri olarak gördüğümü belirmeliyim. Kesin olansa, ‘35 yılındaki baskından sonra Ziya Hilmi’nin artık Eroinci Ziya olmasıdır ve bu yüzden de sık sık içeride yatmasıdır.

Ziya Hilmi’nin Eroinci Ziya olarak en son karşımıza çıkışı ‘41 yılındadır. 11 Şubat günlü Haber gazetesi onu “Marûf bir eroinci cezasını buldu, atölyesinde eroin yaparken balonu patlayıp öldü” başlığıyla haber yapıyor. Gazete Ziya Hilmi’nin Nur-u Ziya Sokağı’ndaki evinde eroin imâl ederken balonun patlaması sonucunda öldüğünü, polis tarassutundaki atölyesine patlama üzerine girildiğindeyse Ziya’nın ölüsünün bulunduğunu yazmıştır. Ancak, 11 Şubat 1941 günlü Haber ile 12 Şubat 1941 günlü Vakit çelişiyor. Vakit gazetesinin “Eroin kaçakçısı Ziya nasıl öldü?” başlığıyla verdiği haberde, hapisten yeni çıkmış Ziya’nın bedeninin mosmor durumda bulunduğunu kayda geçirmiştir. Muhabirin haber metnini Eroinci Ziya’nın cesedinin ölümünden saatler sonra bulunduğunu ima eder şekilde kaleme aldığı muhakkaktır. 13 Şubat 1941 günlü Haber gazetesindeyse Eroinci Ziya’nın cinayete kurban gitmiş olabileceği belirtiliyor. Bunu da Ziya’nın pederi Hilmi Bey polise söylüyor. Ona göre oğlunu Anna ile Kenan öldürmüştür. Gazetede Anna isimli kadın Eroinci Ziya’nın karısı, Kenan da arkadaşı olarak karşımıza çıkıyor. Bir de Ziya’nın üç bin lira kadar parası kayıpmış.

15 Şubat 1941 günlü Son Posta’da olay biraz değişiyor, gazete Ziya’nın Çatıkkaş Sokağı’ndaki Saffet Bey Apartmanı’nda öldüğünü ve Anna’nın Ziya’nın karısı değil de metresi olduğunu yazıyor. Bütün sorun Eroinci Ziya’nın Beyoğlu’nda iki dairede birden kirada olmasından kaynaklanıyor olabilir. Sanırım eroini de onlardan birinde imâl ediyor, diğerindeyse yatıp kalkıyordu. Gazete ayrıca Ziya’nın Basra eski meb’uslarından olan pederi Mehmed Hilmi Algün’ün Arnavutköyü’ndeki Takkeci Sokağı’nda, kızkardeşi Fehmiye’nin de Cağaloğlu’nda oturduğunu belirtiyor. Ziya’nın öldürüldüğüne dair iddia bu gazetede de eniştesi olarak zikredilen Şaban Bilgin tarafından tekrarlanmıştır. Ancak, 8 Şubat 1941 günlü Cumhuriyet gazetesindeki “Hazin bir ölüm” başlıklı ilanda, Ziya’nın Dr. Alb. Hamdi Akoğuz’un ve Sular İdaresi’nden Ayetullah Sarp’ın kayınbiraderi olduğunun, kullanılan dün ifâdesinden ise 7 Şubat günü bir kaza neticesinde öldüğünün, na’şının Bâyezîd Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Bakırköyü’ndeki aile makberesine defnedileceğinin vurgulanmasına karşın, Şaban Bilgin ismi hiç geçmiyor.

Vâ-Nû’nun Bu Dünyadan Nâzım Geçti isimli anı kitabında yazdığına nazaran hesaplarsak, Ziya Hilmi öldüğünde en fazla kırk beşinde çıkıyor. Kat kat içinde, kat kitap içinde, ne molla bilir, ne de kitap içinde diyeceksiniz, biliyorum, bu yüzden Eroinci Ziya’nın bahsine şimdilik yekûn çekerken, şu hurde teferruatı da kayda geçireyim: Şâyet Nâzım’ı ve Vâ-Nû’yu Bolşevikliğe yönlendiren Ziya’nın bir fotoğrafını arayan olursa, ona 12 Şubat 1941 günlü Vakit gazetesine bakmasını söyleyin.

Nâzım Hikmet’i ve Vâ-Nû’yu Bolşevikliğe sardıran Ziya Hilmi’nin yaşamının son günlerini geçirdiği Nur-u Ziya Sokağı’nın eski ismi Polonya Sokağı’dır. Masonların Türkiye Büyük Locası’nın ‘29 yılında Polonya Sokağı’ndaki 25 numaraya taşınmasından sonra, ‘32 yılında sokağın ismi İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Muhittin Bey’in imzasıyla Nur-u Ziya Sokağı olarak değiştirilmiştir. Muhittin Bey de Mason’dur, ancak hangi nedenle olursa olsun cadde ve sokak isimlerinin değiştirilmesini şehre ihânet olarak düşünüyorum. İsimleri değiştirilen sokaklar beni hep rahatsız ediyor, onlardan Nur-u Ziya Sokağı’nı ise bana kasvetli geldiği için bugüne kadar bir türlü sevemedim. Oysa, benim aksime Refik Erduran güneş ışığı inmez Nur-u Ziya Sokağı’na bayılıyormuş, Nâzım Hikmet’in kızkardeşi Fatma Melda ile evlenince de oradaki aile apartmanının bir dairesine yerleşmişlerdi.

Tek gezer çift yürür, âlemin karnını doyururların yazdıklarını bırakın, size sorum şudur: Acaba, ‘50 yazında içeriden çıktıktan sonra Fatma Melda’yı ve Refik’i görmek için ara sıra Nur-u Ziya Sokağı’na sapan Nâzım Hikmet’in aklına hiç Ziya Hilmi gelmiş midir?