GUY STANDING (1948- ): YENİ GÜVENSİZ VE TEHLİKELİ SINIF PREKARYA
Prekarya kavramı, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla yeniden tartışılıyor; uzmanlara göre yeni bir sosyal sınıf doğuyor.
Şöyle bir çevrenize bakın, sık sık iş değiştiren, aynı anda birden fazla iş yapan, farklı coğrafyalarda çalışmak isteyen kimler var? Müzisyenler, tasarımcılar, yazılımcılar, içerik üreticileri, spor hocaları, koçlar, eğitmenler, kuryeler, emlakçılar … listeyi uzatmak hiç de zor değil.
Çok eğitimli, birden fazla dil bilen, nefis hobileri olan, entelektüel olarak derinliğine imrendiğimiz bu kişilerin geleceğe yönelik kaygıları için ne diyebilirsiniz?
Belki mezun olduktan kısa bir süre sonra kurumsal hayatı terk edip, hayallerinin peşinde koşmuş olabilirler. Belki aldığı eğitimden tamamen farklı bir alanda birkaç sertifika sonrasında kendini daha iyi hissettiği, daha iyi ifade edebildiği bir alana geçmeyi denemiş olabilirler. Esnek çalışma modelleri ile birden fazla alanda var olmaya çalışıp, fonda da instagram takipçilerini artırtmanın yolunu arayabilirler.
Saatlerini, günlerini doldurabildiği sürece, kısa süreli sözleşmelerle gelir yaratmalarına karşın, olası bir iş görememezlik durumu karşısında birkaç aylık temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak olmanın farkındalığı ile kaygılı ve hatta kızgın da olabilirler. Günü kurtarmak üzere yaşamanın ağırlığını genç yaşta hisseden renkleri belki de grileşmeye başlayan bir kesimden bahsedelim bu hafta, kısaca konumuz Prekarya
Bu hafta 2010’larn bu yana ekonomistlerin ve sosyologların üzerinde tartıştığı bir başlık olsa da “Büyük İstifa” ve “Sessiz İstifa” ile birlikte daha sık karşımıza çıkan “Prekarya” tanımına biraz daha geniş bir lense bakmaya sizi davet ediyorum. Önce tabii ki tanımı, sonra biraz makroekonomik notlar ve Yönetim Kurulunda konunun bayrağını taşıyan“Prekarya- Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabının yazarı Guy Standing’i ağırlayarak biraz fikir uçuşturabiliriz. 1 Mayıs ile de aynı tarihe gelmesi hoş tesadüf oldu Buyurunuz
Önce “Prekarya” ne ola ki? Kelime köküne bakarsak ilk durağımız İngizlice’de güvenilmez, istikrarsız anlamına gelen “precarious” kelimesiyle “proletarya”nın birleşmesinden türediği olur. Biraz daha derinleşirsek de “precarious” kelimesinin Latince kökeninde “dua etmek ve yalvarmak” ile karşılaşırız.
O zaman sorularımız şekillenmeye başladı diyebiliriz?
* Kimlere prekarya diyebiliriz?
* Bir sınıf olarak tanımlayabilir miyiz?
* Prolaterya vardı, onlardan farkı ne?
* Neden güvensizler ve ne için dua ediyorlar?
* Peki nasıl bir tehlike ile karşı karşıyayız?
Global ekonomik bir dönüşümün tam ortasındayız ya da başında, sahneye dijital dönüşüm ve yapay zeka da gelince bir yönümüz var mı kestirmek gittikçe zorlaşıyor. Zeminin yer değiştirdiği bu ortamda makroekonomik dengeleri okumaya çalışırsak...
Başlangıç noktamız 1950’li yıllar olsun, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal devlet anlayışıyla, çalışan sınıfın refah düzeyi hiç de fena değildi. Kadınların iş gücüne henüz dahil olmaya başlamadığını da değerlendirirsek, tek gelir kalemiyle yaşamak mümkündü. Arz talep dengesi hala üretim yönünde fırsatlar barındırdığı için karlılık çalışanlara da doğal olarak yansıyabiliyordu. İyi bir okuldan mezunsanız, hatta iyi bir liseden, iyi bir kurumda işe girebilirdiniz. Sonra da bir aksilik olmazsa oradan emekli olurdunuz. Bugünün dünyasında belki “çok sıkıcı” bulduğumuz o dönemde kurumlar çalışanlarına tatil kampları, lojmanlar, ek emeklilik paketleri, sosyal yardımlar gibi seçenekler de sunuyordu. Hatta gerçekten haftada beş gün ve mesai saatleri arasında da çalışılıyordu. Biraz “Plesantville” dünyasını anlatmış olabilirim. Küçük bir parantez Truman’ı sevdiyseniz bu filmi de sevebilirsiniz, izleme listenize girmeye aday olabilir. Ve parantezimi kapattım.
Peki sonra ne oldu? Tüm dünyada liberalizm prim yapmaya başladı, serbest piyasa ekonomisiyle tanıştık. Arz talebin önüne geçince üretim gelişmekte olan ülkelerde kendine alan buldukça, hizmet sektörü daha da parlamaya başladı. Artık İşletme Fakültelerinin puanları yükselmişti, girmesi zor ama mezun olması çok daha kolaydı. Finans sektörü hızla büyürken hep birlikte de borçlanmaya başladık. Hepimizin kredi kartları vardı artık. Kadınlar da çalışmaya başladı, artık tipik bir ailede iki gelir kalemi olsa da nedense daha da borçlanmıştık. Daha yeni arabalar, daha çok yıldızlı tatil köyleri ve daha büyük evlerimiz olmaya başladı. Bizler de anne ve babalarımız gibi “sıkıcı” bir iş hayatı yerine, profesyonelliği yeniden tanımladık. Dört – beş yılda bir daha yüksek bir ünvanla, transfer primleriyle iş değiştirmeye başladık. 1990’ların ortalarına geldiğimizde internet ile birlikte artık kartvizitlerimizde mail adreslerimiz de yer almaya başlamıştı. Artık hepimiz neredeyse 24 saat çalışmaya da başladık, karar alma süreçleri hızlandıkça, serbest piyasa pazar yeri internete taşınınca verimlilik de arttı. Hepimiz hızla büyümenin ve yeni “lüks” hayatımızın tadını çıkarmaya başladık. Aslında o dönemin hevesli bir Management Trainee’si olarak o lüks hayatın pek farkında değildim, çünkü çok saat çalışıyordum. Ancak bu benim seçimimdi ve bu kadar çok çalışmaktan, bu kadar karlı plasmanlar yapmaktan gurur duyuyordum. Bugün baktığımda ise neo-liberalizimin her şeyi nasıl metalaştırdığını, aslında kendimizden başlayarak nasıl yabancılaştığımızı görüyorum.
Kapitalizm ise güçlendikçe tuzaklarımız da pırıltılı olmaya başladı ve esnek bir kapitalizm ile artık karşı karşıyaydık. Foucault’ın disiplin dünyası yerini Chul Han’ın ifadesiyle “istersen yapabilirsin” motivasyona bırakmıştı. Kurumsal dünyanın sistemleri içinde var olmaktansa bir çoğumuz canımızın istediği zamanda, canımızın istediği yerden çalışma “özgürlüğünü” seçtik. Evet cesur bir karardı ancak istediğimizi yapmak çok daha “cool” olmuştu.
Kurumsal dünya için de bu kontratın bozulması nefis bir fırsattı, kariyer sözü vermenin mümkün olmadığı bir dünyada, organizasyon yapılarının daha yatay ve çevik olduğu bir dünyada “sözleşmeli, part time, proje bazlı, geçici çalışma” gibi modeller öne çıktı. Herkes artık çok daha mutlu olabilirdi… Sosyal medya da bu durumu tetikledikçe, kendi yaşamlarımızın tasarım sorumluluğunu büyük bir heyecan ve cesaretle aldık… Öyle ceketler ve kravatlar takmak zorunda değildik, dilediğimiz kafede ya da tatilde çalışabiliyorduk. Hepimiz işimizi çok seviyor, hiçbirimiz de kahvesiz uyanamıyorduk… Belki hala böyleyiz… Bu arada kurumlardaki toplam çalışan paketlerinin içinde tatil köyleri, ek yardımlar, emeklilik planları yerini renkli armut koltuklar ve langırt masasına bıraktı. Bir de hala daha çok saat çalışıp, her yıl bir önceki yıldan daha da verimli olmaya devam ettik. Bu arada dışarıdaki dünya daha da pahalılaştıkça, sözleşmem yenilenir mi, önümüzdeki ay da fatura kesebilir miyim kaygılarımız artmaya başladı. İş arkadaşlarım da rakiplerim olmaya… Kurumların da kar marjları azaldığı için pek başka bir şansımız da kalmadı, ama sevdiğimiz işi yapmak her şeye değer, aynı işte 20 yıl çalışıp emekli olmak gibi bir seçeneğimiz nasıl olsun ki? Çok çalışıp, gittikçe daha az kazanan, ancak bunun kredisini de üzerimize alıp grileşen bir sınıf olduk. Guy Standing’in tanımıyla hepimiz prekarya sınıfının bir üyesiyiz. Sayımız da gittikçe artıyor, bir kısmımız ise kurumsal ünvanlarımızın ardında prekarya olduğumuzun farkında olmasa da…
Guy Standing’in sınıf hiyeraşisi
Guy Standing sosyal sınıfları tanımlarken üçgenin en tepesinde her gün toplam varlıkları geometrik olarak artan plütokratları konumlandırır. İkinci basamakta sosyal güvenliği olan maaşlarının yanı sıra toplam kazanç paketleriyle gelecek güvencesini hisseden üst düzey yöneticiler yer alır. Tabii ki yıllar içinde sayıları azalırken, onlar da kendi çocuklarının geleceği için endişe duyarlar. Çünkü iyi okullara da gitseler kariyer yollarının hiç de eskisi gibi olmayacağını çok iyi bilirler. Sonrasında profesyonel uzmanlar gibi okuyabileceğimiz “proficians” ve çok iyi tanıdığımız mavi yaka çalışanlar gelir. İş güvencesi olmayan, gelecek endişesi yoğun olan prekaryalar ise ancak bu sırada sahneye çıkar. En alt sırada ise işsizler ya da göçmenliğin bedeliyle yüzleşen kesim kalır.
Noam Chomsky ise bize çok daha sade bir kırılım olduğunu söyler, plütokratlar ve prekaryalar olarak sadece iki basamaktan bahseder. Referansı ise 2005 yılında Citigroup’un yatırımcılara yönelik bir broşürdür. Efsane FED Başkanı Alan Greenspan’ın büyüyen ekonominin sırrını “çalışanların büyüyen güvensizliği” olarak açıklaması da Chomsky’nin notları arasında yer alır. Bu bir dil sürçmesi mi midir, yada talihsiz bir cümle mi sanırım hiç bilemeyeceğiz…
Üç düzeyde prekarya
Şimdi prekarya tanımını Guy Standing’in gözüyle biraz daha mercek altına alalım. Kendi iş güvensizliğini ve tekinsiz yaşamını inşa etmekte olan bir sınıf olan prekarya, önceki dönemden gelen Proletarya tanımından tam bu noktada ayrılır. Proleterya kendi için olan, ortak varoluşsal amaçları paylaşan bir sınıf iken, prekarya varoluşsal sorularının farkında dahi olmayabilir. Guy Standing’in bahsettiği üç gruba baktığımızda, neden sınıf mı değil mi tartışmasının hala sıcak olduğunu anlayabiliriz.
* İlk prekarya grubu “Atavistler” Türkçesi olmasa da en sık kullanıldığı şekilde biz de “Atacılar” diyelim. Bu kesim geçmişe özlem duyan bir kitle, ailelerinin güvenli gelir düzeyine ve tanımlı yaşam standardına inat, bu hayatta o kadar şanslı olmadıklarını düşünenler diyebiliriz. Belki bir kurye, belki kuaförde bir çırak yada kahve servisi yaparken onlarla karşılaşabiliriz.
* İkinci prekarya grubunda ise göçmenleri, azınlıkta kalan temel vatandaşlık haklarını elde etmeye çalışan kesimi görürüz. Evlerini ya da eve aidiyetlerini kaybetmiş bu kesim geri dönse de, gittiği yerde kalsa da mutlu olmakta çok zorlanacağını hepimiz biliyoruz. Kayıp nesillere prekarya da diyebiliyoruz.
* Üçüncü katmanda ise “İlerlemeciler” olarak tanımlayacağımız kesim var. Zamanıyla, yaşamıyla ne yapacağını bilemeyen, her yıl yeni ilham kaynaklarını keşfetmek için inziva kampından, yazarlık kursuna koşturan bu kesimin kendisi için hatta tüm toplum için en büyük derdi de kızgınlığı… Sahip olduğu donanım, eğitim düzeyi yaptığı işin genellikle çok üzerinde kaldığı için tatminsizliği kolaylıkla kızgınlığa dönüşebiliyor. Hatırlayalım fonda duvara karşı hızlanan neoliberalizm var, dolayısıyla tüm kavramların metalaşması “kendini, yaşam amacını arayan” eğitimli bu kesimi muhteşem tüketicilere dönüştürebiliyor. Tabii ki mevcut birikimleriyle paralel olarak, astronomiden, spiritüalizme kadar ilgi alanları genişleyebiliyor. Günün sonunda kaygısıyla ne yapacağını bilemediğinde “pozitif düşün” mesajlarını yok saymak iyi gelebilir diyeceğim, bu da bir nasihat olur mu bilemediğim için, sustuğumu varsayın lütfen
Ez cümle doktora dereceleri, sertifikaları ile birlikte borçlarıyla geleceğe umutsuz bakan, proje bazlı günlük işleri kovalayan ve çok çalışan bir kesim
Hepimize tanıdık gelen “prekarya” neden tehlikeli olarak adlandırılıyor? Gelecek güvenceleri olmadığı için değil, çok borçlu oldukları için de değil… Dertleriyle bireysel olarak başa çıkmaya çalıştıkları için uçtaki politik görüşlere tahmin ettiğimizden yakın olmaları onları tehlikeli kılıyor. Guy Standing özetle prekaryanın neo-faşist bir görüşe kayma yönünde bir tehlike barındırdığına dikkat çekmeye çalışıyor.
Peki ne yapalım?
Dijital dönüşüm mavi yakanın otomasyona dönüşecek değer zinciri halkasından daha çok, uzun yıllar insani tarafımızı koruyacağını sandığımız yaratıcılık alanından karşımıza çıktı. Esnek kapitalist iş modelleri doktoralı baristaları, karşılaştırmalı edebiyat mezunu pilates hocalarını doğurdu. Ne güzel istediğim zaman, istediğim kadar çalışıyorum demek kızgınlığa hiç de iyi gelmedi. Plazalardaki beyaz yakalıların da durumu o kadar farklı değil, Guy Standing’e göre, ilk bütçe kısıtlaması ya da stratejik bir karar sonrası tüm anahtarlarını ve kartvizitini masaya bırakmak durumunda kalacaksa, taksi şoförü veya kurye ile sandığından da fazla ortak yönü olabilir.
Kurumların ana ortakları kötü, çalışanlar da kurban rolünde demiyor Guy Standing. Chomsky’nin de referansını eklersek global ölçekte baktığımızda hep birlikte isimlerini sayabileceğimiz beş altı kişi dışındaki belki de birçok kurum sahibi de prekaryaya dahil. Onların da iş almaya devam edebilmesi için başka seçenekleri yok…
Yönetim Kuruluna Guy Standing’i davet edersek…
Büyük istifa ile konuşmaya başladığımız belki daha yüzeysel bir tatla vardığımız sonuçları konuşmaya gerçekten derinleşerek masaya taşıyabiliriz.
Yeni nesil o kadar da sabırsız olmayabilir, ya da bu onların suçu olmayabilir. Onları bu şekilde etiketlemek belki de biraz kolay kaçmak, acaba gerçekten onları dinleyebiliyor muyuz? Onlara doğru sorular sorarak daha derin bir düşünme için alan yaratabiliyor muyuz? Derdim plastik bir kişisel gelişim önerisi sunmak değil, kurumun şeffaflığını ve ortak değer paylaşımını sorgulamaya davet etmek istiyorum
Eğer hepimiz aynı takımın bir üyesi isek, birbirimizi rakip olarak görmek şu anda masada bizimle birlikte olmayan başka birilerinin işine yarıyorsa, (Hegel’in egemen ve köle diyalektiğine küçük bir dokunuş olarak okuyun lütfen) o zaman “birbirimize nasıl yardımcı olabiliriz?” sorusunu yüksek sesle sorabiliriz.
Global ölçekte bir çözüm alternatifi geliştirmek ve ötesinde pazarlayabilmek romantik gelse de Yönetim Kurulundan başlayarak birbirimize nasıl iyi geleceğimizi konuşabiliriz
Guy Standing’in Yönetim Kurulunda soruları ne olurdu derseniz…
01. Hangi düzeyde çalıştığından bağımsız gelecek kaygılarını en aza indirmek adına neler yapıyorsunuz?
02. Önümüzdeki dönemde çalışanlarınızın finansal sağlığına yönelik planlarınız neler?
03. Finansallarınızı ne kadar şeffaflıkla paylaşıyorsunuz?
04. Toplantı odalarınızı ne sıklıkta terk ediyorsunuz? Giriş düzeyindeki bir çalışanınızın bir günü hakkında nasıl bir deneyiminiz var?
05. Kapınızın açık olmasından öte, kapınız olmadan da Yönetim Kurulu olsanız nasıl olurdu?
Umut güzel kelime, bir kesimin kaygısı varsa, bir kesim tehlikede hissediyorsa, bu hepimizin kaygısı ve hepimizin tehlikesi…
Konuşalım, dinleyelim ve paylaşalım
Bulduğumuzdan daha güzel bir dünya bırakabiliriz ve 01 Mayısımız kutlu olsun
Mine, Urla
Mine Kobal Ok
minekobalok.com (Kişisel)
mct.com.tr (Şirket)













