Ad
119

Yazar Mine KÖKER

YAS

Ev korkunç kelimeler fısıldıyordu gökyüzüne. İlerideki ormanın kuytu, ölümcül gözlerinden serin pınarlar fışkırdı. Kara giysili kadınlar, gövdelerinin üzerine çektikleri siyah tülleriyle dişi bir ölümü haykırıyordu. Düşsel bir matem… Çanaklarını açmış ürkütücü ölü yaprak yiyiciler, çelikten dişleriyle kin kusuyor, gövdesiz etten kopan parçalarla besleniyordu. Evin içini saran ebleh gövdeler tahtalarını kemiriyor, kusmukları sarı yeşil renklerle, yer yer yok olmuş, toprağın saydam rengine bürünmüş döşemelerinde yok ediliyordu. Kimyasal zarar! Yitirilen en son noktası… Erimiş, yok olmuş, aşağıdan bakılınca artık görünmüyordu. Sayısız, yeşil tepelerin kapladığı ormanlar yoktu. Bir balçıkta yok edilmişlerdi. Sonra hüzün dolu bakışları ardarda tepelere doğru… Çılgın bir ses… Bir uluma. Uzaktan gelen bağırışlar ve geceyi çelik bir gövdeyle bölen silah sesi. Ev kanamaya başladı. Bir yüreğin atışı gibi tahtalar hareketlendi. “Pıt, pıt, pıt” Her atışta ev kanadı, sessizce. Yasını belli etmek istemezcesine atışlarına; suskun, göçmüş tahtaları, inlemelerin avazını çıkardı. Dingin bir atın sessiz çığlığında büyüyordu göl. Derin! Sazlığında benekli kurbağalar kamp kurmuş, geceleri bir ağızdan türkülerinin eşliğinde, yüzüşlerinin estetik devinimlerindeydiler.

Bunca ürkütücü harekete rağmen o sessizce yürüyordu dümdüz bahçelerin arasından. Söylenecek bir tek söz yok. Durgun bakışlardan bir okyanus fırladı. Yeryüzünü maviye boyadı. Ayrılışlar… Kahr ve rengi koyu bir serzeniş mavinin ardından. Bir ölünün onbeşinci günüydü. Kokuyordu. Bu öyle bir kokuştu ki, burnunun en ince kılcal damarına yapışmış, oluk oluk serzeniş akıtıyordu. Her serzeniş çürümüş, etler ayrılarak yabancı konakçıların misafiri olmuştu. Beyaz, kıvırcık, mora bürünmüş… Alkol ve iltihap kokuyordu. Bu kokuşların ardında ben, sen ve o vardık. Sonra sadece o kaldı. Tepenin ardına yürümeye çalıştı, kökleri olmayan bir ağaçtı orada salınan… Yalvarıyordu. Oraya ulaşmaya çalıştıkça toprak onu içine alıp, yoğurdu. Bu defa kökleri toprağın alt katmanına uzanan bir söğüt oldu, kendi suyuna uzandı, uzun yeşil yapraklarıyla birlikte. Bir çocuk gölgesinde dinlendi, direndi. Kemirilmiş bir baykuşun direnişiydi gölgesi.

Sorular gövdesinin üstünde ağırlık yapıyordu. Ne ağaçların çılgın hışırtısı ilkbaharda ne de salkım söğütün toprakta duş alışı ya da tahtaları gıcırdayan siyah perdesini çekmiş ev bu sorulara cevap veremedi.

Sabah! Yavaş yavaş çekildi gökyüzünden kendini aşağılara, ormanın kuytularına inen göl göl birikmiş süzmelerine bıraktı.

 


 

Mine Köker 9.09.2019

Ad

Yazarın Diğer Yazıları

  1. YAS
  2. İslam Bilimcisi-Tarihçisi- Dil bilimcisi Prof. Dr. Fuat Sezgin Anısına
  3. BİR ŞEHİR EFSANESİ: SATİYE
  4. AYASOFYA’NIN CİNLERİ
  5. GÖLGELERİN BİTTİĞİ EN SON ÜLKE
  6. TAŞLAR VE MASKLAR
  7. KIRIK DÖKÜK TOPUKLAR
  8. RAHATSIZ YAZILAR
  9. Beyoğlu Söylenceleri-2
  10. Beyoğlu Söylenceleri-I
  11. Yazarın Tüm Yazıları

Yorum Yaz