Son Sayı 

Cengiz Sunay

 27 Mayıs Ne İdi?

14 Mayıs 1950’den 27 Mayıs 1960’a kadar geçen süre zarfında, Demokrat Parti iktidarının yaptıkları ya da yapamadıkları hakkında pek çok şey söylenebilir. Köklerini DP geleneğine bağlayan muhafazakâr sağ nazarında DP, Türkiye’nin görüp görebileceği en başarılı iktidar iken, karşı cenaha göre DP, demokrasiyle iktidara gelmiş, ancak gitgide diktaya doğru kayma emareleri göstermiş; bu yüzden de kaçınılmaz ve haklı bir biçimde iktidardan uzaklaştırılması gereken bir partidir ve netice itibariyle uzaklaştırılmıştır da. Bu kesim nazarında, 27 Mayıs sabahından itibaren olan ne varsa doğru ve haklıdır; tek yanlış ise idamlardır...

 Avni Özgürel

Bürokratik Vesayetin Kilit Taşı Olarak 27 Mayıs

Yazıya günümüz siyasetinin kulağına küpe olması gereken bir hatırlatmayla başlamak istiyorum..

Son Menderes kabinelerinde Milli Savunma Bakanlığı yapan iki önemli isimden söz edeceğim... İlki Şemi Ergin, ikincisi Adnan Menderes’in çocukluk arkadaşı ve ona bağlılığının aynı soyadını alacak kadar ileri olduğunu söyleyen Ethem Menderes... Halef-selef iki bakan da ortalığı ihtilal dedikodularının kapladığı, herkesin ordudaki tedirginlikten söz ettiği günlerde konuyu önemsizleştirerek geçiştiren, dolayısıyla başbakanı durumu ciddiye almaktan uzaklaştıran isimler oldular...

İsmail Küçükkılınç 

27 Mayıs ve Basın

I. Giriş

27 Mayıs 1960 darbesi, şekavet, adavet, husumet, hıyanet, denâet, şenâet,  melanet, rezalet ve lügatin buna mümasil tüm menfî kelimelerinin mecmuunun tarifte acze düştüğü cibilliyetsiz ve haysiyetsiz bir hareketin adıdır. Tarihte belki de, 27 Mayıs gibi icrasına sebep addedilen maddî vakalarının hemen hemen hepsi yalan ve iftiraya müstenit, 27 Mayıs gibi dayandırıldığı gerekçelerin hepsi bizzat mücrimlerince ihlal edilen başkaca bir hareket de yoktur…  

Cengiz Sunay

 

 27 Mayıs ve Küfür Edebiyatı

Teolojik bir kavram olarak küfür; Allah’a inanmama onu inkâr etme manasındadır ancak Arap dilindeki özgün anlamı: gerçeği saklamak,  üzerini örtmek, nankörlük etmektir. Dolayısıyla, günlük dilde kullanılan küfür etmek fiili, sövmek olarak isimlendirilse de kavramın semantiğinde yine bir şeylerin üstünü örtmek, anlamından saptırmak, nankörlük etmek bulunmaktadır. Dolayısıyla bir insana ağır ve çirkin sözler söylemek, onu taşımadığı çirkin vasıflarla bezemek, bir anlamda onun olduğu şekilde görünmesini engellemek manasında güzel özelliklerini sıvayarak kapatmak anlamına da gelir ki, bu noktada küfür ile sövgü arasında herhangi bir semantik farklılık bulunmamaktadır...


Kemal Biberoğlu ile Mülâkat

Konuşan: Elif Emre - Kaya

Kemal Biberoğlu ile ölümünden birkaç yıl evvel yapılan bu söyleşide, Demokrat Parti’li yılları konuştuk. Kendisinin bu dönemi anlatan özellikle de tahkikat komisyonu sürecini değerlendiren kitapları bulunduğu için, anılarında bahsetmediği şeyleri ön plana çıkarmaya çalıştık. Bir dönemin canlı görgü tanığı olan Kemal Biberoğlu’nun sözlerinin aynen aktarıldığı bu çalışma, kendisinin yazılmasını istediği kadarıyla sınırlıdır. 1950 seçimleri ile iktidara gelen ve 1960 yılında askeri bir girişim ile iktidarı son bulan DP’nin on yıllık serüvenine, pozisyonu gereği bazen tanıklık, kimi zaman da etki eden Kemal Biberoğlu’nun anlattıkları, bir devrin kapı arkası sohbetlerini gün ışığına çıkararak, siyasi  tarihe yön verecek değerdedir...

Naci Bostancı

Kendini Evinde Hissetmek

 

Adorno, Minima Moralia’da, “İnsanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlâk sorunudur”, der. Bunu söylerken, uzun yıllar ülkesi Almanya’dan uzak kalışı, yaşanan Yahudi soykırımı, Amerika’dan dönüp geldiğinde artık ortada bir evin bulunmayışı gibi birçok unsurdan teşekkül etmiş bir arka plan olmalıdır. Bir de malum Auschwitz var. Evinde hissetmek, bütünüyle bir yere ait olmak, hiçbir eksiklik, aksaklık, problem düşünmeksizin, dünyaya ilişkin tüm kaygıları dışarıda bırakarak bir evde olmak. Bir tür cenneti yaşamak. İnsan kendisini dünyadan böylesine yalıtabilir mi, onca trajedi karşısında hala ev gibi sığınılacak bir yer olduğunu düşünebilir mi? Auschwitz yüz binlerce Yahudi’nin öldürüldüğü bir toplama kampıydı. Belgesellerden, çeşitli tanıklıklardan anladığımız, insan soyunun orada tam anlamıyla çökmüş bir örneğinin olmasıdır. Mesele “onlar”ın böylesine akla ziyan bir iş yapması değildir, insanın yapabilmesidir. Nitekim onların değil insanların yapabildiğini tarihin aynasında bir kez daha ancak bu defa şaşırtıcı şekilde İsrail’de görürüz. İsrail orada evine çekilmiş, dışarıdakini sadece kendisine değil insanlığa yabancı görmüş ve öylece de muamele etmiştir...

İlknur Türe

 Türkiye’de Anayasa Mahkemesinin Oluşturulma Süreci ve 1961 Anayasası

Yeni anayasacılık periyodu ile birlikte parlamenter sistemde değişmeler başlamıştır.Anayasacılık,iktidarı bölerek hükümetin faaliyeti üzerinde etkin sınırlamalar sağlamaktır.Parlamenter sistemin eski anayasacılıkta anlamı,kuvvetlerin ayrılığı, yasamanın egemen olması ve onun üstünde hiçbir güç olmaması demek iken, yani anayasacılık döneminde –ikinci dünya savaşından sonra- bu biçimde algılanmamaktadır. Artık anayasalar uzun uzun devletin görevlerine,devlet organları arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallara yer vermekte, kişi temel hak ve özgürlüklerini uzun bir liste şeklinde sıralamaktadır.8 Kişi temel hak ve özgürlüklerini yasamanın ve yürütmenin ihlal edebileceği endişesi ile de bağımsız denetim kurumları gibi yapılar oluşturulmuştur. Bu değişimde İkinci Dünya Savaşı öncesi seçimle gelen iktidarların diktatörlüğe dönüşmesi büyük etken olmuştur...

Hikmet Tülen

Son Anayasa

Değişiklikleri ve Türk Anayasa Yargısı

Sisteminde Reform Arayışları

 

Giriş

Bilindiği üzere, anayasa yargısı kavramı özü itibariyle, kanunların anayasaya uygun olup olmadığının yargı organlarınca denetlenmesi faaliyetini ifade etmekte ve buna dar anlamda anayasa yargısı da denilmektedir. Geniş anlamda anayasa yargısı ise, kanunların anayasaya uygunluğunun denetlenmesinin yanında diğer bazı anayasa hukuku sorunlarının da yargısal usuller çerçeve­sinde ve yine yargı organlarınca çözüme bağlanması süreci olarak tanım­lanmaktadır. Bu çerçevede, örneğin, siyasi partilerin kapatılması davalarının karara bağ­lanması süreci geniş anlamda anayasa yargısı kavramı içinde mütalaa edilmektedir...


     Cengiz Aydoğdu

 

Türkiye’de Seçkin Zümrenin Değişimine Dair

Bir İzah Denemesi

  

Hezar gıpta o devr-i kadim efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

Yahya Kemal /Süleyman Nazif

 

 Medeniyetleri, kültürleri, ülkeleri, devletleri, hâkimiyetleri, hükümetleri, iktidarları (adına ne dersek diyelim insan topluluklarının eseri olan ve onları bir arada tutan “anlam yapıları”nı) gerçekte kuran ve devam etmelerini sağlayanşey”in sırrın tam olarak çözüldüğünü henüz söyleyemeyiz. Ama böyle bir “sır” olduğunu ve bu sırrın birden fazla doğru çözümünün olabileceğini artık biliyoruz. Bir şeyi daha biliyoruz ki, bütün bir siyasi düşünceler tarihi sanki bu sırrın çözümüne dair tartışmalardan ibaret. Ayrıca her toplumun kendine mahsus sırrı olduğu gibi kendine mahsus çözümünün de olacağı aşikârdır...   

 

Gültekin Yıldız

“Sultanın Ordusu”ndan “Askerî Bürokrasinin Devleti”ne:

Yakın Türkiye Tarihinde “Siyasî Olan”,

Ordu ve Vesayet Ekseninde Süreklilik ve Kırılmalar

 

Avâmında ne ilim, ne din hiçbiri bulunmayan bir memlekette kıyâmet kopar. Avâmı mütedeyyin, havassı gayrimütedeyyin olan memlekette ise avam ile havass arasında tecânüs ve temâsül-i ruhî bulunmaz. Merâkiz-i ictimaiyye demek olan havâss ile muhit-i ictimaî olan avâm arasındaki bu tedafü, millet ve devlet denilen vahdet ve faaliyet-i ictimaiyyenin inşikâkı demektir.

 

Türkiye’de siyaset, ordu ve askerî vesayet üzerine tartışmalar, neredeyse bir asırdır süregelen sansür ve oto-sansür engellerinin aşılması ile birlikte gündemin başlıca maddesi haline gelmiş gözükmektedir. Bir “normalleşme” ya da “de-militarizasyon” süreci olarak da görülebilecek bu analizler, şimdiki zamana dair tesbitlerin yanısıra, sıklıkla tarihe göndermeler de içermektedir. Ancak, hızla ve eldeki kısıtlı araştırmaya dayalı olarak yapılan tarih okumalarının bu tartışmalara derinlik kattığını söylemek zordur. Bu kısa yazı çerçevesinde, söz konusu tartışmalar çerçevesinde Geç Osmanlı ve Cumhuriyet devri Türkiye tarihinin hangi meseleler etrafında ele alınabileceğine dair bazı tekliflerde bulunulmaya çalışılacaktır...

  Erhan Afyoncu - Uğur Demir

    Osmanlı İmparatorluğu'nda Askeri İsyanlar Hakkında Bazı Düşünceler

 

Osmanlı isyanları ve darbelerinin tarihi Fatih’in ilk hükümdarlığındaki 1446 Buçuktepe İsyanı ile başlar[ ve imparatorluğun son dönemlerine kadar gelir. Neredeyse Fatih Sultan Mehmed’den sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir. 36 Osmanlı padişahından 12 tanesinin askeri isyan ve darbe ile tahtını kaybetmiş olması bu durumun acı bir sonucudur. Ayrıca başarısız olan darbe teşebbüsleri veya devlet adamlarının katledilmesi ile sona eren isyanlar eklendiğinde karşımıza hiç de iç açıcı olmayan bir manzara çıkar...

 


 İhsan Fazlıoğlu

İstanbul’dan

Varlık, Var-olan ve Yokluk’a Kadîm bir Nazar *

 

 Mustafa Hocazâde (ö. 893/1488), Fetih’ten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) isteği üzerine, İstanbul’da kaleme aldığı Tehâfut el-felâsife adlı eserinin dibâcesinde, Hz. Ali’ye nispetle, insanoğlunun en önemli kaygısının ‘yer’ sorunu olduğunu, bu nedenle de insanın yerini bilmek istediğini belirtir. T(h)eo-logos, Kosmo(s)-logos ve Eschato(s)-logos anlayışlarını mecz eden bu bakış açısına göre, insan üç yer idrâkine sahiptir: Ne-re-den (min-eyne), ne-re-de (fi-eyne) ve ne-re-ye (ila-eyne) biçiminde üç yer sorusuna yanıt olarak verilebilecek, mebde(geliş), mead(dönüş) ve beyne-huma(ikisinin arası -duruş). Hem varolduğu yer, Evren, itibariyle hem de bizâtihi kendisi iki yer, geliş ve dönüş arasında, ara-da bir yer’de yer tutan, duran bir var-olan olarak insan, en temelde söz konusu üç yerin bilgisinin peşinde koşar: Ne-re-den’in bilgisi (ilm min eyne), ne-re-de’nin bilgisi (ilm fi eyne) ve ne-re-ye’nin bilgisi (ilm ila eyne). İlk anda ben’in etrafında raks eder görünen sorular, bir adım sonra, Varlık(Vucud), Var-olan(Mevcudât/Mümkinât) ve Yokluk(Adem) ekseninde daha küllî bir hâl kazanır, akabinde tekrar ben’de içselleşir ve üç yer, İnsanın yeri, dolayısıyla anlamı araştırmasına dönüşür...

 

 Hanifi Özcan

 “ Türk Düşünce Hayatında Mâtüridîlik”

Giriş

Başlıktan da anlaşılabileceği gibi, burada  “Mâtüridîlik”  dînî ve fikrî bir sistem olarak görülüp bu sistemin sosyal, kültürel ve felsefî boyutu üzerinde durulacak ve mümkün olduğu ölçüde felsefî bir yaklaşımla ele alınacaktır. Çünkü Mâtüridîliğin bir sistem olarak görülmesi demek, Mâtüridî’nin din alanındaki çeşitli görüşlerinin, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere birbiriyle uyumlu ve birbirine bağlı bir “fikrî örgü” ve buna dayanan  “dînî (ve hatta felsefî)  bir öğreti” oluşturduğunu ileri sürmek demektir...

    27 Mayıs için Seçilmiş Bibliyografya

        Hazırlayan: İsmail Küçükkılınç

  Kitaplar

147’ler Meselesi-Beyaz Kitap, İstanbul, 1962.147’ler?, İstanbul: B. Kervan Matbaası, 1961.27 Mayıs Askerî Darbesinde Gerçeği Savunan Yazarlar ve Yazıları, Ankara: Demokratlar Kulübü Yayınları, 1996.

27 MAYIS İNKILÂBINI YAYMA VE TANITMA BAŞKANLIĞI, Hürriyet Şehidi Ali İhsan Kalmaz, Ankara: Doğan Kardeş Yayınları, 1960.27 MAYIS İNKILABININ HİKAYESİ, y.y., t.y.

ACAREL, Salih, Akide Şekeri Hareketi ( 27 Mayıs 1960 Notları…), İstanbul: İGÜS Yayınları, 2007.

AĞAOĞLU, Samet, Arkadaşım Menderes, İstanbul: Baha Matbaası, 1967