Zekeriya Kurşun • Ortadoğu''ya İçerden Bakmak
Son zamanlarda Kuzey Afrika’da başlayarak, Güneybatı Asya’yı (Ortadoğu ülkelerinden Suriye, Yemen ve Bahreyn) da etkisine alan gelişmeleri, değişim taleplerini bölgenin tarihinden bağımsız anlamak mümkün değildir. Yapılan ve çoğu kere modern siyaset teorilerine dayandırılan tarihi temelden yoksun yorum ve tahlillerin paradigmaları, maalesef bir gün sonraki gelişmeleri görmeden yıkılmaktadır. Kimi zaman, bölgenin jeopolitiğine, kimi zaman, kaynakların paylaşımına, kimi zaman da uluslararası sistemin bölgeye yeniden düzen verme arayışlarına bağlanan gelişmeler, bu günlerde halkın dönüşüm talepleri olarak özetlenmektedir. Şimdilerde yaşanmakta olan olaylara girmeden önce Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın tarihi arka planını anlamak yerinde olacaktır. Bu gelişmeler, hangi teorik çerçeveye oturmaktadır? Doğrusu bu güne kadar yapılan çalışmalarda bunun cevabının verildiği kanaatinde değilim. Ben de burada bu soruya cevap vermek yerine bir denemede bulunmayı hedefliyorum. Bu deneme, bu günlerde sıkça bahsedilen dış müdahale ve komplo teorilerinden mümkün olduğunca uzak, içerden bir tahlil ile sınırlı olacaktır...
Ahmet Kavas • Afrika''daki Ayaklanmalar Yeni Bir İstilânın Başlangıcı mı?
Mısır ve Kuzey Afrika’da 2010 yılı biterken ortaya çıkan halk ayaklanmaları sömürgecilik sonrasında geçen 50 yıllık tarihte benzeri bugüne kadar yaşanmayan gelişmelere vesile oldu. Sıradan insanlar bir tarafa, ömrünü Afrika tarihine, hatta hayatlarını bir ülke ve belki de dar bir alan araştırmasına ayıran uzmanlar dahil kimsenin tahmin etmediği süratte seyretti. Toplum psikolojisi adına en ilginç örneklerden birisinin ortaya çıkmasını hep birlikte yaşadık.
20. yüzyılın ilk yarısını sömürgeciliğin en ağır şartlarında geçiren Afrika ülkeleri, ikinci yarısında ise bağımsızlık mücadeleleri vererek yeni bir dönemin temellerini attılar. Hatta bağımsızlığını ilk elde eden Mısır, Etiyopya ve Gana gibi ülkeler birbirlerini destekleyerek bu amaçlarına henüz ulaşamayan ülkeleri de birer birer müstakil hale getirmek için gayret ettiler. Bu amaçla 1963 yılında Afrika Birliği Teşkilâtını kurdular. Günümüzde Hint Okyanusunda Fransa’nın elindeki Mayotte ve Reunion adaları gibi bazı yerler hariç kıtanın tamamı bağımsız hale geldi...
Ali Bulaç • Ortadoğu: Öfkenin Patlaması
1979’da Camp David anlaşmasının altına attığı imzanın bedelini hayatıyla ödeyen Enver Sedat suikastı için Haseneyn Heykel “Öfkenin sonbaharı” demişti. O günden ve daha öncesinden biriken öfke Tunus’ta, ardından Mısır’da patladı, bir ateş denizi gibi bütün Ortadoğu’yu içine aldı. Ne olup bittiğine ve bundan sonra ne olabileceğine yakından bakmaya çalışalım: Tunus’ta bir adam kendini yaktı
“El Hürriyatu’l amme fi’d Devleti’l İslam/İslam Devletinde Kamu Özgürlükleri” (Beyrut-1993) adlı kitabında Raşid el Gannuşi, “İslam’ın vaat ettiği sivil ve kamusal özgürlüklerin Batılı demokrasilerin fiili özgürlüklerinden çok daha geniş olduğunu savunur. Gannuşi ve bu çizgideki İslamcı düşünürlerin temel iddiasına göre, Batı dünyası İslam dünyasının kendi bildiği çerçevede reform yapmasına izin vermiyor. Bu konuda İslam dünyası üzerinde politik ve fikri hegemonya kullanmaktadır. Batı’nın reformların muhteva ve çerçevesini kendisinin çizmesi konusunda ısrarlı davranmasının sebebi iki yüzyıldır sahip olduğu refahı buna borçlu olmasıdır. Batı’da süren refah ile İslam dünyası üzerinde politik-fikri hegemonya arasında mutlak bir bağ var...
Hakan Yavuz-Umut Uzer • Arap Baharı ve Orta-Doğu''da Demokratikleşme
1989 yılında Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin Kadife Devrim adı verilen halk ayaklanmaları ve gösterileri ile teker teker devrilmeleri sonucu, demokrasi idealinin sadece Batı Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya özgü bir fikriyat ve siyasi sistem olmadığı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Yarım asra yakın bir süre boyunca komünist parti diktasıyla, aslında Sovyetler Birliği’nin kontrolünde, yönetilen Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’da halk kitleleri artık özgürlük ve demokrasi istediklerini ve tek parti sistemine son vermek istediklerini açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Nitekim iki yıl içinde Sovyetler Birliği de tarihe karışacak ve 50 yıllık soğuk savaş sona erecektir. Her ne kadar Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya Federasyonu başarılı bir şekilde demokrasiye geçememiş ve Vladimir Putin’in yönetiminde yarı-otoriter bir ülkeye dönüşmüşse de Doğu Avrupa’da ülkelerin çoğu hem Avrupa Birliğine hem de NATO’ya üye olmuşlar ve siyasi yönelimlerini açıkça ortaya koymuşlardır...
Gökhan Çetinsaya • “Ortadoğu''da Türklerin Bin Yılı”
Bugün Ortadoğu’da olan biteni anlayabilmek için tarihe rücu etmek gerekiyor.11 ve 13. yüzyıllarda Haçlı seferleri döneminde Avrupa Ortadoğu’ya müdahale eder ve Ortadoğu’daki askeri güçler buna başarıyla direnir. Ortadoğu’yu Avrupa’dan kurtaran (bugünlerde şarkiyat aleminde Ortadoğu’daki bin yıllık varlıkları üzerine konferanslar düzenlenen) en geniş manasıyla ‘Türkler’dir. O dönem Ortadoğu’da iki büyük askeri güç mevcuttur: Türkler ve Memlukler. Mısır ve Suriye’deki Memlukler ile Anadolu ve İran coğrafyasındaki Türkler Haçlı seferlerini püskürtür. Osmanlı Devleti’nin kurulmasından sonra zaman zaman canlanan Haçlı seferleri başarılı olamaz. Bizim Osmanlı tarihinin ilk döneminde (neredeyse İstanbul’un fethine kadar) bildiğimiz bir çok savaş aslında Haçlı savaşlarıdır. Ondan sonra “Osmanlı barışı” diyebileceğimiz bir barış dönemi başlar bütün Ortadoğu’da; tıpkı Haçlı seferlerinden öncekidönemde İslamiyet’in yayılmasıyla ortaya çıkan İslam barışı dönemi gibi...
Hüseyin Arslan • Yasemin Devriminin Etkisindeki Tunus''un Siyasal Sistemine Bir Bakış
Demokrasinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla tamamen işlemediği, çok partili sistemin kabul edildiği ancak tek parti ya da egemen bir partiye dayalı siyasal sistemlerin birçok ülkede varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Kendilerini demokratik olarak nitelendiren bu tür ülkeler uygulamada ise tamamen demokratik unsurlara zıt bir tutum içindedirler.
Bu ülkelerde devlet, hegemonik tek parti yönetimiyle hayatın bütün alanına hâkimdir ve her türlü uygulamayı yapmaya muktedir bir konumdadır. Görünürde herşey demokrasiye uygun bir şekilde yürütülmekte, siyasal sistemin gerektirdiği bütün kurum ve kuruluşlar düzen içinde yer almaktadır.
İşte böyle bir düzenin neşvünema bulduğu ülkelerden birisi de Tunus’tur. Tunus, tek bir siyasi partinin her alanda egemen olduğu güçlü bir başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Önce Tunus’a bağımsızlığını kazandıran Habib Burgiba daha sonra da Burgiba’yı devirerek iktidarı ele geçiren Zeynelabidin Bin Ali tarafından günümüze kadar getirilen hegemonik tek parti yönetimi Tunus’un kaderi olmuştur...
Hakan Albayrak • Bahasına Yüz Sene Verdiğimiz İnkılâb-ı Hürriyet
Bediüzzaman Said Nursi 1911’den sesleniyor: “Yine bak, maşaallah, hem Nurun Zülfikar ve Hüccetullahi’l-Bâliğa gibi mecmualarını, hem Yemen, Mısır, Cezayir, Hind, Fas, Kafkas, Fars ve Arap gibi İslâm milletlerini haber verir gibi şifreli bir fıkradır.
Sağlam, keskin ve bilenmiş Hüccetten kılıcı sağ eline ve Hürriyeti de, parlak renkli Arap atının dizgini gibi sol eline alacak olan İslâm, bağ ve bahçelerimizin kökünü kurutan İstibdadın başını parçalayacaktır. Eğer siz sahife-i efkârı okusanız, tarîk-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan, doğru konuşan cerâidi dinleseniz, anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla, âlem-i İslâmın efkârında öyle bir tahavvül-ü azîm ve inkılâb-ı acip ve terakkî-i fikrî ve teyakkuz-u tam intaç etmiştir ki, bahasına yüz sene verseydik yine ucuzdu.” (Münazarat, 3. Haşiye)
Sene 2011. Arap âlemi inkılâb-ı hürriyetle yanıyor. Yanıp kül oluyor. Küllerinden diriliyor. Kendi kendilerini ululayıp duran sahte ilahların fiyakalarına tükürerek insanlık haysiyet ve şerefini ayağa kaldırıyor Arap sokakları. Kelimenin tam anlamıyla “La İlahe İllallah”. Kıyamların esası budur. Kula kulluğa son!..
Said Nursî • Hutbe-i Şâmiye ve Zeyl''i
(Arapça aslından muhtasar bir tercüme)
Hutbe-i Şamiye’nin Arabî Zeylinde, gayet latif bir temsil ile imandan gelen manevî ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor. Bu mes’elemiz münasebetiyle bir hülâsasını beyan ediyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşad’ın Rumeliye seyahati münasebetiyle vilayat-ı şarkıye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki: “Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?” O zaman dedim: Biz müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine -yani menafi’-i şahsiyesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal’ası olmalı...
Yahya Sezai Tezel • Ben Bu Gidişle Galiba CHP''ye Oy Vermeyeceğim; Çünkü...
Türkiye’yi gözlemleyerek, içinde yaşayarak, anlamağa çalışarak, bana göre “daha iyi bir Türkiye” olması için benim yapabileceğimi, elimden geldiği kadar yapmaya çalışarak 69 yaşına geldim. Bu kadar yaşayacağımı ummazdım. İnşallah sağlıklı olarak bir süre daha yaşarım. Türkiye’de yaşamayı kendim seçtim. Türkiye dışına yerleşme fırsatı iki kere ciddi olarak önüme geldiği halde Türkiye’de yaşamayı, yaşlanmayı ve ölmeyi tercih ettim. Memnunum. Bu benim kaderimdi ve şikâyetçi değilim.
Çocukluğumdan bu güne kadar, beni önemli ölçüde “solcu” yapan bir algılamam ve itirazım oldu. Bu, bazı insanların, babalarından, ailelerinden ötürü hak etmedikleri bir kayrılma ile yaşamalarıydı. Üniversite’deki hocalıktan ülkenin başbakanlığına kadarki kamusal alana ait ve liyakat ve ehliyetle tahsis edilmesi gereken birçok mansıb ve makamın, âdeta arka plandaki bir görünmez mekanizma tarafından onlara madalya gibi verilmesi beni rahatsız etti hep. Çok ciddi bir “haksız rekabet “ vardı. Osmanlı’nın kapılanma, Harbiye-Mülkiye yolundan geçerek Padişah kapısında kendilerine ulûfe gibi verilen mansıblar, makamlarla sosyolojik statüsü köle, uşak ve aristokratın melezi olan/ arası bir gûya “yönetici sınıf” Cumhuriyetin içinde devam etmiş, buna Cumhuriyetin mütevazı kökenli de olsa hızla bir kayrılan imtiyazlılar sınıfı oluşturan yeni aile kadroları eklenmişti...
Ayşe İrmiş • Küreselleşme... Fason Üretim ve Çin Dişlisi Küreselleşme Süreci ve Kapitalizm
Küreselleşme olgusu, uzun bir süredir konuşuluyor olmasına rağmen, kavramsal olarak ilk defa 1964’te M. McLuhan’ın Understanding Media (Medyayı Anlamak) adlı kitabında bahsedilmiştir. McLuhan bu kitabında, imkanları ve kapasitesi son derece geniş olan medyanın ve onun arkasındaki bilgi birikiminin ve teknolojinin, dünyayı küçülttüğünü ve onu “küresel köy” haline getirdiğini anlatmıştır (Aydın, 2002:11). Küreselleşme kavramı, 1980’li yıllardan sonra medyanın katkısıyla daha sık ve sürekli kullanılmaya başlamıştır. Bu arada, hızla artan ve ucuzlayan ulaşım sistemi, ülkeler arasında yer değişimi ve taşıma faaliyetlerini kolaylaştırmıştır. Özellikle, 1989 yılında Berlin Duvarının yıkılmasıyla beraber sembolik olarak dünya üzerinde geçişleri engelleyen tüm duvarların ortadan kaldırılması sağlanmış, akademik, politik, kültürel ve ekonomik bütün alanlarda, hem dünyanın küçülmesi hem de küresel dünya imajının güçlendirilmesi üzerinde durulmuştur...
Mustafa Kahramanyol • Siyasî İdare, Türkiye ve Başkanlık Yönetimi
Dünyada mevcut olan canlıların cümlesi, derecesi farklı olmak üzere, beden, nefis, akıl ve ruh sahibi olarak yaratılmışlardır. Hepsinde ortak taraf, belirli bir düzen içinde yaşıyor olmalarıdır. Her bir türün metabolizması, vücut ısısı, üreme ve yaşayış ortamı ve tarzı ile hayat süreleri farklıdır. Canlıların çoğunda ise, doğuştan gelen birçok kabiliyet ve maharet vardır; kulun, kuzu, oğlak, gibi yaratıklar doğar doğmaz yürümesini ve anasını bulup meme emmesini bilirler. İnsanoğlu ise doğuştan tam bir muhtaç, tam bir zavallı görünümündedir. Ne var ki, kendisine verilmiş olan kabiliyetler, meziyetler, ihtiraslar ve önceki kuşakların birikimi sayesinde, başlangıçta âciz olan bu insan, cihana hükmedecek hâle gelebilmektedir.
İnsanoğlu, yaşama azmi, üreme dürtüsü ve hükmetme tutkusunun sahibi olarak yaratılmıştır. Zâten, hayatın tüm faaliyeti bu vasıfları çevresinde ve gölgesinde cereyan eder. Yaratıcımız, insanı en güzel bir şekilde yaratmış olmakla beraber, insan ruhunun ve nefsinin, aynı zamanda çok câhil ve çok zâlim olduğunu ve ancak terbiye ve güzel sözle yola gelebileceğini bize bildirmektedir.1 Demek ki, öyle murâd edilmiştir...
Cengiz Aydoğdu • Bilginin Sebep Olduğu...
“Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” demişti Nurettin Topçu. Ne dediğini bilen insanlardandı Rahmetli: “Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lâkin onların hareketleri şuurlu değildir; alelade yer değiştirmeden, kımıldanmadan ibarettir. Yalnız insana mahsus olan hareket (action) ise, kendi kendisini ve başka varlıkları değiştirmek demektir.” Çünkü insan, düşünerek yapar. Yapıp eylediği her işin zihinde bir ön tasavvuru mutlaka vardır. Yaratılmışlar içerisinde sadece insan, önce düşünür sonra yapar. Elbette insanın da düşünmeden yaptığı hareketleri vardır ama bunlar insiyaki hareketlerdir ve diğer canlıların da gösterebileceği içgüdüsel tepkilerdir.
İnsan, en sade şekliyle, akleder, tefekkür eder, tasavvur eder, ister, niyet eder ve eyler.1 Bu fikri biraz derinleştirerek insanın yaptığı her işin bir felsefesi vardır diyebiliriz. Hele bu iş, insan topluluklarının karıştığı devlet, siyaset, idare gibi insanî eylemler yumağından oluşan girift ve çetrefilli bir saha ise felsefesiz iş olmaz demek yanlış olmayacaktır.
Şayet devlet söz konusu ise düşünce ve eylem arasındaki ilişki iyice netleşir. Çünkü siyaset ve felsefe iç içe girmiş eylem alanlarıdır. Gerçi sadece felsefeyle siyaset yapıldığına ihtiyar dünyanın şahit olmadığını biliyoruz...
Hanifi Özcan • Mâtüridî Metafiziğine Bir Bakış(II)
Mâtüridî metafiziğinin temel ilkelerinden birini oluşturan “Tanrı’yla âlem arasında hiçbir benzerlik yoktur” ilkesiyle ilgili “ulûhiyet kavramı”nın açıklığa kavuşturulması bağlamında üzerinde durulan önemli problemlerden biri de “Tanrı-insan ilişkisi”dir.
1) Tanrı-İnsan İlişkisi
Aslında, burada, literatürdeki yaygın kullanıma uyarak “Tanrı-âlem ilişkisi” denilmesi gerekirdi. Fakat o zaman bu, bir “galat-ı meşhûr”un devam etmesine katkıda bulunmak anlamına gelirdi. Çünkü konuya epistemolojik açıdan bakıldığında, burada ve bu bağlamda “ilişki” bilinçliliği ve ruhsal katılımı gerektirir ve en az iki bilinçli varlık arasında ilişkiden söz edilebilir. Dünyevi varlıklar arasında bilinçlilik sadece insanın bir özelliğidir.1 Öyle ki, insan bilinçliliği ölçüsünde ilişki kurar ve ilişkinin bulunduğu yerde de mutlaka bir “beşerîlik” unsuru bulunur. Bu bağlamda “ilişki” dil vasıtasıyla ortaya konulduğu için, bilinçlilik düşünceye, düşünce de dile yansır. Bir başka deyişle, dil düşünceyi, düşünce de bilinçliliği etkiler...
Sevgül Türkmenoğlu-Yüksel Çabaz • Nurettin Topçu''da İdeal Gençlik Kavramı...
İnsanlık ağacının en kıymetli meyvesi olan gençlik, fiziki faydalarının yanında toplumların manevi yaşantılarına da kıymet kazandırmış bir değerler çağıdır. İnsan ömrünün yanı sıra milletlerin ve toplumların en verimli, en kıymetli ve sevimli zaman diliminin “gençlik” şeklinde tabir olunması, gençlik ve onun ihtiva ettiği güzelliklerin ne kadar kıymetli olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Toplumu ve tarihi inşa edecek milletlerin yapı malzemesi, temelde genç nesillerdir. Millet, gençlerin kalbine tohum olarak atılır, savaş meydanlarında yeşerir ve deneyimli devlet adamlarının elinde meyve verir. Tarihin bu tekâmül seyrinin en önemli basamağı şüphe yok ki yükselme dönemini yaşadığı devirdir. İnsanlık tarihi boyunca gençlik hep, farklı suretlerle de olsa, toplumların güç ve enerji kaynağı olmuştur. Milletler, istidatlarına göre, gençlerini yetiştirmiş ve yetişen bu gençlerin omuzlarında yükselmişlerdir. Savaş meydanlarında, bilim dünyasında, politikada, sanatta, edebiyatta ve dindeki gelişmelerin pek çoğunda gençlerin damgasını görmek mümkündür. Atilla’dan Einstein’e, Büyük İskender’den Farabi’ye, Mimar Sinan’dan Picasso’ya kadar pek çok deha, gençliğin kanatlarıyla zirvelere ulaşmış ve insanlığın ufkunu aydınlatmıştır...
H. Bahadır Türk • Siyasal Bir Figür Olarak Uğur Mumcu...
Cemal Süreya, “99 Yüz: İzdüşümler-Söz Senaryosu” kitabında Uğur Mumcu için şöyle yazar: “Bugün Aziz Nesin gibi, İlhan Selçuk gibi, Çetin Altan gibi bir Uğur Mumcu var. Alanında en parıltılı adlardan biri. Kuşağının en ünlü gazetecisi. Ülkemiz basın tarihinde ve demokrasi tarihinde daha şimdiden yerini almış biri. (...) Başarıya nasıl ulaştı acaba? Bence başarıya mahkumdu. Kuşağının, aydının, demokrasinin sesi oldu çünkü.” (Süreya, 1992: 353-354). Bu çalışmanın amacı Süreya’nın “kuşağının en ünlü gazetecisi” diyerek selamladığı Uğur Mumcu’yu siyasal bir figür olarak konumlandırmaktır. Bunu yaparken öncelikle iki ana dönemlendirme üzerinden Mumcu’nun siyasal pozisyonu üzerinde durulacak, ardından 12 Eylül 1980 öncesi ve 12 Eylül’den öldürüldüğü 24 Ocak 1993 gününe kadar olan on üç yıllık zaman dilimindeki “Uğur Mumcu fikriyatı”na odaklanılacaktır. Son bölümde ise Mumcu’nun bir siyasal figür olarak sahip olduğu konumun kendisine düzenlenen suikastin ardından kazandığı yeni boyut tartışılacaktır...
Ali Yaşar Sarıbay • Bir Politik İktisatçının Güncel Dünyaya Bakışı
Sosyolog Anthony Giddens'ın ifadesiyle “elimizden kaçıp giden dünya”nın içinde bulunduğu güncel durum ve karşı karşıya olduğu meseleler, “iktisat biliminin vicdanı, rahibe Terasa'sı” olarak tanımlanan (Wikipedia) Amartya Kumar Sen tarafından enine boyuna teşrih masasına yatırılmış bulunuyor. Söz konusu meselelerin Amartya Sen tarafından analiz edilip, çözüm önerilerinde bulunulmasını çok değerli kılan sebep, Sen'in İktisat Biliminin sınırlarını aşan bir sosyal teorisyen olmasıdır. Bunun önemli kanıtı bizatihi Sen'in eserleridir. Mesela, Collective Choice and Social Welfare (1970) başlıklı çalışması; sosyal tercih kavramı ekseninde Siyaset Bilimi ve etik sentezinin zorunluluğunu vurgulayan bir yaklaşım sergiler. Keza, 1998'de kendisine Nobel ödülü kazandıran eseri Poverty and Famines (1981), birçok sosyolog tarafından “en sosyolojik” kitabı olarak nitelenmiştir (Swedberg, 1990: 253). İktisat Biliminde rasyonalite kavramının baş tacı edildiği bir zamanda Sen, “Rational Fools” (1976-1977) adlı makalesiyle, rasyonalite kavramının ufkumuzu darlaştırıcı bazı yönlerine işaret etmiş; insani, etik faktörlerin mutlaka dikkate alınmasını vurgulamıştır. Bu doğrultuda, İktisat Biliminin mallar (commodities) hakkında değil, insanların sürdükleri yaşantılar hakkında olduğunu cesurca ifade etmiştir...
Durmuş Hocaoğlu • Batı''da Kurumsallaşmış Sosyal Patolojik Davranışlar
Batı tarihinde, bilhassa Aydınlanma ile birlikte insânî hasletlere yapılan vurgunun, tarihin tersten okunması metodu ile, bu hasletlere duyulan hasretlerden neş’et ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü, Batı tarihi, bir bakıma, aynı zamanda, insanlık suçlarının en başatlarından olan şiddet ve kan ve insanlık zaaflarının en ezicisi olan sistematik korku ile örülmüş bir tarihtir de; yâni, Batı tarihi, aynı zamanda bir şiddet, kan ve korku kültürü tarihidir; hem de oldukça ileri ve belirleyici olmak üzere. Bu patolojik kültür unsurlarına, en az onlara irrite edici bir başkasını, ibrâ edilmiş seksüel sapkınlığı, yâni seksüel patoloji de eklemek îcap edecektir. Bu husus, yâni şiddet, kan, korku ve ibrâ edilmiş seksüel sapkınlık, Batı’da uzun bir tarihî sürece yayılarak kıvamlanmış ve, Batı’yı Batı yapan en temel kültür elemanlarından olmuştur.
Bu patolojilere olan bağımlılık, Batı’da kendisini bütün tarihi boyunca, din, san’at, edebiyat ve spordan siyâsete kadar hemen her insânî varoluş alanında, bâzı hâllerde alenî, bâzı hâllerde de zımnî olarak ortaya koymuştur ve koymaya devam etmektedir...