EDİTÖRDEN (101. Sayı Okuyucu Mektubu)

 

27 Mayıs Mektubu

Cumhuriyet’i kuran Meclis’i dağıtıp, Cumhuriyet’in tarihini ‘enva-i çeşit’ zulüm ve barbarlıkla kirleten ‘Yeniçeri ayaklanması’nın 50. senesindeyiz. Neredeyse her aya birkaç ‘yıl dönümü’nün düştüğü ülkemizde bu kadar nefret ve lânetle hatırlanan bir yıl dönümü daha yok...

‘27 Mayısçı’ katiller, sadece 3 vatan evlâdını değil, daha neleri asmadılar ki!... Yalnız millete ve milletin temsilcilerine düşman değillerdi, Menderes’in şahsında ‘zarafet’e de düşmandılar... Zarafeti de astılar!..

Muhatapları, ‘terbiye’ sahibi insanlardı; hâlbuki, bu eşkıya çetesi, kahir ekseriyetiyle zaten çok ‘terbiyesiz’ heriflerdi... Terbiyeyi de astılar!..

İktidarı devirdikleri gün, bütün DP ileri gelenlerini kurşuna dizselerdi eğer, ‘Yassıada yargılamaları’ kadar büyük bir cinayet işlemiş olmazlardı. Öyle yapmadılar. Gûya bir mahkeme kurdular. En az kendileri kadar aşağılık bir takım hukuk cânilerini, hukuk mesleğinden ekmek yiyen lânet olası adamları da cüppe giydirip kürsüye oturttular. Ondan sonra da kâh mahkemeye çıkarıp, kâh koğuşa götürüp, milletine hizmet etmiş bu insanlara 15 aydan fazla âdice işkence ve hakaret ettiler.

27 Mayısçı Yeniçeri gürûhunun hakla hukukla işleri yoktu. Hukuka veya mensup oldukları mesleğin ahlâkına en küçük saygıları olsaydı şâyet, emri altında bulundukları en üst rütbeli komutanlarını, ‘Sen misin bizden evvel davranıp darbe yapmayan, suç işlemeyen!’ diye, kodese tıkarlar mıydı?!

Öyle bir mahkeme kurup öyle bir ‘muhakeme’ ettiler ki suçsuz insanları, Menderes ve arkadaşlarından önce hukuku astılar! Bir tek vicdanları ve hâfızaları asamadılar. ‘Sehpa’sını bulsalar onu da asacaklardı. Şimdi, millî vicdan ve hâfızada, her 27 Mayıs geldikçe yeniden asılıyor zarâfetin, terbiyenin, millî iradenin, hukukun ve Menderes’lerin kâtilleri...

Öte yandan, o günden sonra onlarca yıl, memleketimizde resmî ve yahut gayrı resmî vazîfelerin çoğu, ‘hukuk’a göre değil, ‘durum’a göre târif edile geldi ve lüzum hâsıl olunca hukuk yeniden darağacına çekildi. Öyle ki, sonunda hukuk da alıştı ‘asılmaya’... Bir ân geldi ki, artık şikâyet bile etmemeye başladı. Hattâ, boynuna ilmeği geçirenlere teşekkür dahi edecek kadar inceldi, yufkalaştı. Kısacası, millet bu işi pek beceremedi, ama hukuk iyice ‘adam oldu’; orasından burasından çekiştirilerek, itilip kakılarak hizaya getirile getirile, nihayet öyle bir meleke kesbetti ki, en küçük komutta derhal hizaya girmeye başladı. ‘As!’ dediler, astı; ‘Kes!’ dediler kesti; ‘Gel!’ dediler geldi; ‘Git!’ dediler gitti; ‘Brifing var!’ dediler koştu; ‘Kapat!’ dediler, kapattı; ‘At!’ dediler attı, ‘Öt!’ dediler öttü... Nihayet öyle bir zaman geldi ki, ‘hukuk’la ‘guguk’ iyice birbirine karıştı; neredeyse hukuk deyince guguk, guguk deyince hukuk akla gelmeye başladı

……….

Daha öncekiler gibi elinizdeki Türkiye Günlüğü’nün de entelektüel bir çekiciliği elbette olacak, ama bunun dışında, ‘zevk’le okuyacağınız bir sayı değil bu. Sağalması bir yana, elli yıldır bir türlü kabuk bağlamayan ve hâlâ kanayan ‘açık’ bir yaranın trajik hikâyesini anlatmaya çalışıyoruz. Millî tarihin, daha asırlarca mâtemi tutulacak ‘vak’a-yı şerriye’lerinden biridir bu. ‘Kerbelâ’ gibi, 17. Asrın 27 Mayısçıları Yeniçeriler tarafından kuytu bir zindanda hayaları sıkılarak, boğularak şehîd edilen halîfe-pâdişâh Genç Osman’ın katli gibi, millî ve ma’şerî hâfızanın aslâ unutamadığı bir fâciânın hikâyesidir, ele aldığımız mevzu.

Hukuk, demokrasi ve ahlâk tarihimizin ‘Kerbelâ’sı varsa 27 Mayıs’tır! O üç mazlumu, o şartlarda ve o şekilde katleden adamların yürekleri, Yezid’in adamlarından daha yufka değildi. Bırakın Menderes’i, her kim olursa olsun, bir adamı ipe çektikten sonra, onun çoluk çocuğundan ipin parasını istemek nasıl bir şeydir Allah, lillâh aşkına?! Herkes etrafında gördüğüne sorsun, bu dünyada bunu kaç kişi yapabilir? Alçaklığın böylesini kim akıl edebilir? Zulmün bu mertebesine hangi mahlûk çıkabilir? 27 Mayısçılar insanlığı tükettiler. Tıpkı Genç Osman’ın katilleri gibi, Sultan Abdülaziz’in katilleri gibi, Naziler gibi, Stalin gibi insan ruhunu kirlettiler, insanlığı eksilttiler… ‘Memleket meselesi’ne gelince, bizi neredeyse elli sene geri götürdüler. Bu vak’a-yı şerriye ve onun kendisi kadar gayr-ı meşrû dölleri olmasaydı ihtimal ki, bu gün dünyanın en demokratik ve en zengin, en müreffeh üç-beş ülkesinden biriydik. O ‘fâciâ’nın faturası böylesine ağırdır.

Bu sayının münderecâtını da kısaca arzetmeden geçmemeliyim

101. sayının ‘dosya’sına en çok hizmeti geçenler Cengiz Sunay ve İsmail Küçükkılınç oldu. Okuyacağınız metinlerin üçte biri ikisinin kaleminden çıktı. 27 Mayıs ve yakın tarihimizdeki diğer askerî darbeler konusunda bu değerli araştırmacıların her ikisi de hakikî birer mütehassıstırlar…

Türkiye’nin en iyi gazetecilerinden biri olan Sayın Avni Özgürel’in, 27 Mayıs’ı, yakın zamanlara kadar devam eden ‘bürokratik vesayetin kilit taşı olarak’ anlattığı yazısı, bu sayıdaki kazançlarımızdan biri oldu.

Kemal Biberoğlu, hâkimlik mesleğinden gelme, DP’nin mutedil milletvekillerinden ve ismi pek öne çıkmamış siyasîlerimizden biridir. Elif Emre-Kaya’nın, kendisiyle ölümünden kısa bir müddet önce yaptığı mülâkatı, zaman zaman tebessüm ederek okuyacağınıza eminim.

Naci Bostancı, 27 Mayıs’ın yol açtığı ruhî keşmekeşin, kendisi doğrudan doğruya darbenin hedefinde olmayan insanların hissiyatına bile nasıl hasar verdiğini, her zamanki gibi derin tahliller barındıran zengin ve renkli üslûbu ile tasvir ediyor.

İlknur Türe’yi, okurlarımız daha önceki yazılarından hatırlayacaklardır; ‘anayasa yargısı ve demokrasi’ münasebetini ele alan en esaslı incelemeler onun kaleminden ve Türkiye Günlüğü vasıtası ile gün ışığına çıktı. Türkiye, malûm, Anayasa Mahkemesi ile 27 Mayıs sayesinde(!) tanıştı; ancak, Mahkeme’nin bu güne kadar ‘anayasa yargısı’ndan ziyade, anayasanın bazen ‘ruh’una, bazen ‘ideoloji’sine yaslanarak Meclis’in yasama faaliyeti ve onun arkasındaki millî iradeyi ‘yargılamak’la meşgûl olduğunu biliyoruz. Türe, buradaki yazısında da bahis mevzuu ‘meşgûliyet’in ihdas edildiği süreci ele alıyor.

Hikmet Tülen, hem bulunduğu vazîfe itibariyle, hem de akademik anlamıyla ‘meslekten’ bir anayasa hukukçusu... Son yıllarda iyiden iyiye siyasî-ideolojik faaliyete dönüşen ‘anayasa yargısı’nın hukukî bir zemine kavuşabilme imkânları açısından, geçtiğimiz aylarda TBMM’den geçen anayasa değişikliklerini incelediği yazısı öğretici olduğu kadar, ufuk açıcı ve düşündürücü… Dikkatle okununca, alınacak daha çok mesafe olduğu anlaşılıyor.

Cengiz Aydoğdu’nun yazısı, ‘umur altında’ki bir mütefekkirin, her adımda hakikat telkin eden sahihliğiyle içerisinden geçtiğimiz köklü değişimin derinliğine ışık tutuyor. Bu değişim, 27 Mayıs’ın korku ‘efekt’leri refakatinde, tedhiş ve tasallutla inşâ ettiği ‘2. Cumhuriyetin vesayet sistemi’ndeki çatlamalardır.

Yazı Kurulumuza 100. sayıda dâhil olan Gültekin Yıldız, fevkalade parlak bir metin kaleme alarak, 101. sayıda da iddialı bir adımla yazar kadromuza dâhil oldu. O kadar ki, onun yazısı olmaksızın, 27 Mayıs dosyası ‘tarihsiz’ ve temelsiz bir ‘dâvalaşma’ hâlinde kalabilirdi.

Erhan Afyoncu ve Uğur Demir’in birlikte imza attıkları yazı ise 27 Mayıs eşkıyalığının nasıl da ‘isyanlar ve âsîler tarihi’nin çok yakınımızdaki yansıması olduğunun karineleriyle dolu…

Bu sayıda yer verdiğimiz, ‘dosya’ hâricindeki iki yazıdan biri İhsan Fazlıoğlu’nun… Fazlıoğlu’nun makalesini, kolay kurulacak bir cümle ile takdim etmek çok zor. Arkadaşımız, mübalâğa etmiyorum, çok üst seviyede bir metin inşâ etmiş. Yazdıkları, ilim ve fikir tarihçileri kadar, felsefecileri de hayrette bırakacak evsafta… Bu yazıyı, bahusus bencileyin sahanın dışındaki okur ve yazarlarımız, lûtfen, birkaç kere okusunlar.

‘Dosya’ dışı ikinci yazımız da Hanifi Özcan hocamıza ait. Onun yazısı da ‘dosya’ ile alâkasız olsa bile behemahal ve bir an evvel ilim ve fikir dünyamıza taşınması elzem ürünlerden biri. Sayın Özcan’ın, ‘Türk Düşünce Hayatında Mâtüridîlik’ başlığı ile Türkiye Günlüğü okurları için kaleme aldığı bu yazının, bir ‘serî’nin, kısmetse ilk faslı olacağı bilgisini de sizlerle paylaşmalıyım. Son yıllarda, ne mutlu ki, gittikçe daha çok alâka toplayan bu konu, ilk bakışta akla getirdiğinden çok daha mühimdir ve doğrudan doğruya zihin damarlarımızdaki tıkanıklıkların devâ bulabileceği bir iklim sağlayabilir. Devamı için, inşallah fazla beklemeyiz.

……….

Son olarak, bizi çok mahcup ve mütehassis eden bir merâsimden bahsetmek istiyorum. Türkiye Günlüğü’nün 100. Sayıya ulaşması münasebetiyle geçtiğimiz 22 Mayıs günü, Millî Kütüphane Konferans Salonu’nda Avrasya Yazarlar Birliği ve Millî Kütüphane Başkanlığı’nın müştereken tertib ettiği ‘panel-konser-sergi-kokteyl’den mürekkep bir ŞÖLEN ve ‘kutlama’ programı icra olundu. Üstelik, kendileri düşünüp, lâyık görüp, hazırlayıp bize sadece ‘haber vermek’ gibi zarif bir ‘cemîle’de bulunmanın ötesinde, üstlendikleri onca zahmet ve sarfettikleri emekten ötürü bu iki güzîde müessesemizin, başta Sayın Tuncel Acar ve Yakup Deliömeroğlu olmak üzere bütün idareci ve çalışanlarına, bir kere de okur ve yazarlarımız adına ve alenen teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca, 100. Sayımızın ardından idarehanemize gönderdiği o kocaman çiçekten başka, ulaşabildiği her yere, kendine mahsus bir ‘selâm’ göndermeyi de ihmâl etmeyen Muhterem Efendi Barutçu’yu — emsali yüzlerce vefakâr dostumuzun mümessili sıfatıyla— hürmet ve muhabbetle zikretmeyi borç sayıyorum.

……….

Temmuz’da çıkacak Yaz sayısında buluşmak üzere bâkî selâm ve muhabbet…

Mustafa Çalık

 

Yazar: Mustafa Çalık     Devamı

EDİTÖRDEN (101. Sayı Okuyucu Mektubu)
YAYIMLARIMIZ
İNDEKS (YAZAR İSMİNE GÖRE)
101. SAYI KAPAK